Hitler'i ve Fleet Caddesi'ni ele geçiren öncü kadınlar



05-04-2021 00:10

Soldan sağa doğru: Daily Mail'den Margaret Lane, kendisine yabancı muhabirliğin kadınlar için olmayan bir meslek olduğu söylenen Shiela Grant Duff, cinsiyetçilik ve ırkçılıkla başa çıkmak zorunda kalan Una Marson.

Yazar: Sarah Lonsdale

Çeviren: Elif Orak

Yabancı muhabirlik, savaşlar arasında kadınlara uygun olmayan bir meslek olarak addedilmişti. Bunun tam aksini kanıtlayan gazetecilerin hayatları, bu yeni kitapta anılıyor.

Málaga iç savaşında zifiri karanlık bir gece, 19 Şubat 1937. General Franco'nun milliyetçi birlikleri kasabayı günler önce ele geçirmişti. Hapishaneler siyasi mahkûmlarla dolmuş, duvarlar faşist Avrupa'nın "güçlü adamları" olan Mussolini, Franco ve Hitler'in posterleriyle sıvanmıştı. Suikast timleriyse o sırada cumhuriyetçi sempatizanları idam etmekteydi.

Çiçekli elbisesiyle 23 yaşında bir İngiliz kadın bu girdaba doğru sürüklenmişti. Görevi, ABD konsolosu ile irtibata geçmek ve Franco'nun adamları tarafından kaçırılan ünlü yazar Arthur Koestler'i bulmaktı. Aynı zamanda İtalya'nın uluslararası tarafsızlık anlaşmalarını ihlal ettiğini kanıtlamak için İtalyan birliklerinin faaliyetlerini gizlice kaydediyordu.

Ele verilmesi, kuşkusuz hapis demekti ya da daha kötüsü...

Bu genç kadını Málaga'nın karanlık sokaklarında tehlikelere karşı koymaya iten sebep neydi? Ve neden gece ABD Konsolosluğu’nun heybetli kapısını kilitli bulduktan sonra, bahçe duvarından atlayıp görgü kurallarını hatırlayarak onu akşam yemeğine davet eden şaşırmış haldeki konsolosun karşısına çıktı?

Shiela Grant Duff'un babası Birinci Dünya Savaşı sırasında öldürülmüştü ve o, faşizmin Avrupa'da yükselişini bildiren yabancı bir muhabir olarak tüm dünyayı Hitler'in durdurulması gerektiğine ikna edebileceğine inandı. Fakat erkeklerce yönetilen gazetenin iletişim organları tarafından reddedildi. İş için Times'a başvurduğunda editör Geoffrey Dawson, dış yazışmanlığının kadınlar için bir meslek olmadığını söyledi. Reddedilmiş ve bağımsız olarak Grant Duff, yola tek başına devam etti. Kuzey Afrika aracılığıyla İspanya'ya ve Akdeniz'den Cebelitarık'a yaptığı yolculuğu, her zerresiyle bir erkek kadar cesur ve yetenekli olduğunu kanıtlama arzusundan kaynaklanıyordu.

Hâlihazırda, kontrolsüz milliyetçiliğin; sıradan, Tanrı'dan korkan insanları, vahşetin çanak tutucularına nasıl dönüştürdüğüne ilk elden tanık olmuştu. Ocak 1935'te Observer için bağımsız bir görevde, Saar referandumunu örtbas etmek için daha sonra milletler cemiyeti himayesinde olacak olan Saarbrücken'e gitti. Lüksemburg'a bitişik 730 mil karelik kömür bakımından zengin tepelerden oluşan Saar bölgesi, Versay Barış Antlaşmalarında Almanya'dan alınmıştı. Ocak 1935'te Saar'ın Alman kontrolüne geri dönüşü hakkındaki referandum; Yahudileri, komünistleri ve faşizm karşıtlarını Fransa'ya kaçmaya zorlayan şiddetli Alman vahşeti olarak kayda geçti.

Shiela Grant Duff, Saarbrüchen'de Observer için Saar referandumunu örtbas etti, 1935.

Fotoğraf: Keystone- Fransa/ Gamma-Keystone/ GettyImages

 

İngiliz basınında yer alan haber, her şeyin sona ermesi, yani Hitler'in Saar'ı alma hedefinin kesilmesiyle gelen rahatlama olarak nitelendirildi. Diplomatik basın topluluğundan bağımsız olan Grant Duff, Saarbrücken'de kaldı ve gözleme devam etti. Observer'da şöyle yazdı: "Saar'daki duvarlara asılan milyonlarca gamalı haç (svastika), örümcek vebasının çöktüğü izlenimini veriyor... Naziler düşmanlarını gözlerinden tanıyabiliyorlar. Panik hali, nasıl tehdit edildiğini, nasıl alay edildiğini ve üzerine tükürüldüğünü anlatan işçi sınıfı kadınlarının tüm tavır ve hareketlerinde görülebiliyor... Diğerleriyse, kapılarının gecenin bir yarısında nasıl kırılıp açıldığını anlatıyor."

Grant Duff, daktiloları, eylemciler için bilgi kaynaklarını ve cephaneyi sınırdan Fransa'ya kaçırmaya yardımcı olmak içinkendi basın kimliğini kullandı.

Kadınların çoğunun dışlandığı bu dünyayla olan alakası yüzünden çok ağır bedeller ödedi. Hastalık ve anksiyeteden çok çekti, diplomatik basın topluluğu tarafından dışlandı ve haber için Nazilerle yattığına dair aşağılık söylentilere konu oldu. Grant Duff bir yabancıydı ama asla yalnız değildi. Birçok öncü kadın 1920-30'larda sık sık zekice, tehlikeli ve hileli yöntemler kullanarak gazeteciliğin maskülen dünyasında kendilerine de bir pay koparabilmek için çabalıyordu. Bu hafta yayınlanan kitabımda, erkeklerin aktardığı bu dünyaya seslerini karıştıran, savaşların arasında yaşayan birçok kadın gazetecinin şimdiye kadar gözden kaçan çalışmalarını gün yüzüne çıkarıyorum.

Cinsiyetçilik ve ırkçılığın benzer engelleriyle karşı karşıya kalan Jamaikalı şair Una Marson, her renkteki insanların arasında anlayışı teşvik eden bir gazete olan The Keys'in editörü oldu. 1932'de İngiltere'ye geldiğinde iş bulmasını engelleyen renk ayrımına karşı savaştı ve kadın gruplarının ataerkilliğe karşı olan mücadelesinde sömürgeciliğe karşı olan savaşa da yer verilmesi gerektiğini kabul etmeleri için uğraş verdi.

Alison Settle, Observer için bir görevdeyken, Fransa 1944.

Fotoğraf: Brighton Üniversitesi Design Arşivleri/ Tricolor

Marson, güçlü beyaz erkekler tarafından BBC'deki yapımcılık işini bırakmaya zorlandığında ona direnen bir dünyanın kurallarını çiğnediği için çok ağır bir bedel ödedi. Benzer şekilde Daily Mail'in "gözde" muhabiri Margaret Lane de cinsel yaşamıyla ilgili skandal söylentileri, basın odasındaki bir masanın üzerinde, yalanlamak zorunda kaldı. Stella Martin ise gazetedeki kadın bölümünü tüketim çılgınlığı ve reklam için bir araç olmakla suçladığı eleştirilerinden sonra gazetesinin "hayvanat bahçesi muhabirliğine" indirgendi.

Savaşın ortasında Avrupa'dan Rusya'ya oradan İspanya'ya dolanıp savaş ve kıtlık mağdurlarına yardımlar eden yardımsever Francesca Wilson, The Friend ve The Manchester Guardian yayınlarında bu insanların sıkıntılarını yazdı. İnsani yardım kuruluşlarının, yardıma muhtaçlara karşı olan bakış açılarını kökten değiştirerek onları, dolup taşan gizli potansiyellerini açığa çıkarmak için olanak verilmesi gereken kişiler olarak değil de pasif mağdurlar olarak görmeyi reddetti. Málaga'nın yukarısındaki tepelerde, tam da Grant Duff'un ABD Konsolosluğu’nun bahçesine tırmandığı sırada Wilson, Franco'dan sığınmacı olarak gelen 50 İspanyol çocuk için bir çiftlik kurmaktaydı. Bu çiftlikte domates, mısır ve biber yetiştirip bir araziye sahip olmanın onları çaresiz mağdurlar olmaktan nasıl sağlıklı çiftçilere dönüştürdüğünü gösterdiler.

Bir de hayat boyu arkadaş olan Edith Shackleton ve Allison Settle var. İki rakip magazin dergisinde kadın bölümü editörleri olarak her ikisinin de bu acımasız dünyada hayatta kalabilmesi için birbirlerinin moda ve ünlü haberlerini kopyalayıp makaleleri ve cümleleri değiştirerek yazarlardı.  Settle, önce Vogue'da daha sonra ise meşhur Observer'da kadın editör olarak çalıştı. Bu işleri "başardıktan" sonra bile ön yargılardan kurtulamadı. 1944'te Almanya'nın geri çekilmesini gizlemek için Hollanda'ya gönderildi. Brüksel Havaalanı’na geldiğinde tüm resmî muhabirlere verilen ordu desteğinin, Settle'a verilmesinin, kadın gazetecilerden nefret eden General Montgomery tarafından reddedildiğini öğrendi. Buna aldırmadan, keçileri, inekleri ve süpürgeleri birbirine çarşaflarla bağlanmış şekilde, ilerleyen ordulardan kaçan Hollandalıların heyecanlı hikâyelerinin kaynağı olan ön cephelere otostop çekerek vardı. Sorumlu olan adamlara ulaşamayınca savaşın "ıvır zıvırları" yerine, hayatları yok edilen sivilleri yazdı.

Onun ve diğerlerinin hikâyesi, eşitliğin nasıl da uğruna savaşılacak bir şey olduğunu ve küçük kazanımların bile sürdürülebilmesi için nasıl şiddetle korunması gerektiğini gösteriyor.

Kaynak: TheGuardian