Her ütopya distopyayı, her distopya da bir ütopyayı içerir

Üzerinde yaşanabilir bir ütopya kurmak için imparatorluğun o ideolojik deli saçmasını ters yüz etmek ve duygusallıktan uzak ama saygı da kusur etmeyerek, karaçalınmış ve leke sürülmüş kültürleri yeniden ziyaret etmek şarttır. ‘ Ütopya’ daha iyiye ulaşmanın siyasal tahayyülüdür. 



02-08-2020 00:00

Şadi Erarslan

İnsanlığın hayalini kurduğu, gerçekleşmesi zor olan, sınırsız bir dünyanın ne kadar mümkün olacağı üzerine birçok düşünür kafa yormuştur. İdeal bir dünya düzenini düşünen, özlem içinde hayalini kuranların neden bu şekilde düşündüklerini, niçin bir dünya tasavvur ettikleri üzerine düşünecek olursak; bu dünyanın çekilmez, ömrünü artık tamamladığı yönünde olacaktır. Elimiz de beğenmediğimiz ve işimize yaramayan bir şey varsa ilk işimiz onu daha iyisiyle değiştirmek olacaktır. Değiştiremiyorsak eğer en ideal olanı tahayyül ederiz; fakat elimizdekini değiştirme imkânımız yoksa yapmamız gereken ise onu en iyi şekilde yeniden düzenlemektir. Dünyayı yeni baştan düzenlemek, iyileştirmek çok az kişinin düşündüğü bir şeydir. Başka bir ifadeyle açıklarsak, iyileştirecek cesareti kendilerinde bulamayışlarıdır. Yazımızın konusu olan Thomas More’un ütopyası, dünyayı değiştirecek niteliğe sahip olmasa da, yeni bir dünya arayışı için, geriye doğru giden ileriye bakanların el kitabı. İlk ortaya çıktığı günden günümüze kadar değerini hiç kaybetmeyen Ütopya, geçtiğimiz ay Dipnot yayınlarından okurlarıyla buluşmuştu.  More’un ütopyası China Mieville’nin önsözü,  Ursula K. Le Guin’in sonsözüyle bambaşka bir arayış içerisine sürüklüyor okuyucuyu.

Ütopya kavramı Yunanca  ‘’ou-topos’’ kelimesinden türetilmiştir ve ‘’olmayan yer’’anlamına gelir; bazı kimseler ‘euro’daki eu(yu) sesiyle telaffuz eder, böyle olunca ‘’sağlıklı yer ve güzel yer’’ anlamına gelir. Bu durumda ‘’ütopya’’ güzel ama var olmayan bir yer anlamına geliyor. Ütopyalar sadece zihinsel yeteneğimizi kullanarak kurduğumuz bir şey mi? Bu soru bizi fiziksel dünyanın ötesine taşıyor; fakat ütopyalar fiziksel dünyanın en temel ve değişmez temel kurallarıyla da kurulabilir.  Bu da hayali kurulan ütopyaların fiziksel dünyayla temas kurmasını sağlıyor. Buradan da anlaşılacağı üzere kurduğumuz ütopyaların dünyanın bir parçası olduğudur; ancak birbirini dışladığı da bir gerçektir. Ütopyalar dünyanın içinde kurgulanıp birileri tarafından hayata geçirilmek için tasarlanmış en ideal olandır. Yukarda da değindiğimiz üzere ütopyaların dünyadan izler taşıdığını, dünyanın ütopya tarzında yerlere sahip olduğunu belirtmiştik; ancak bu yerler insan üretimi olduğundan, insan tarafından bertaraf edilme tehlikesiyle de karşı karşıyadır.

Dünyanın sonu diye adlandırdığımız birçok bölge daha fazla kazanç için beyaz adamın ehlileştirme adı altında deney malzemesi olarak kullandığı yerlerdir. Beyaz adam sadece orayı cehenneme çevirmekle kalmaz. Aynı zamanda terör estirerek ütopya olarak niteleyebileceğimiz dünyayı ve orada yaşayan yerlilere hem cehennemi yaşatıyor hem de yeni bir cehennemin parçası haline getiriyor. Her şeyin ortak olduğu ve ortak bir amaçla kullanıldığı ortamlar, ehlileştirme ve modernleşme hamleleriyle hayata kalma uğruna herkesin birbirini kılıçtan geçirmeye başladığı ve bunun meşru bir hale geldiği bir yer haline geliyor. Bu durumda insanlara ilerde asıl dünyanın bu dünya olmadığı, gerçek ve ideal dünyanın ölümden sonra başlayacağı inancı empoze edilerek kendi kaderlerine razı gelmelerine sebep oluyor.

Thomas More’un ütopyası ise bir yergi mi? yoksa başka bir şey mi? Bu iki soru birbirini içeren ve dışlayan olarak ortaya çıkıyor. Yeni bir dünya tahayyül etiğimizde genel de bu dünya, fiziksel dünyadan çok uzakta bir adada veya bir dağın tepesinde ya da bulutların üzerindedir. Kısacası insanoğlunun/kızının ulaşamayacağı kadar uzaktadır. Bu arayış bununla da sınırlı kalmayıp insanları fiziksel dünyanın ötesinde bilimsel olmayan veya hiç gerçekleşmeyecek bir arayışa sürüklüyor. Bu dünyada yapmamız ve istediğimiz şeyleri ya çok uzakta arıyoruz ya da önümüzdekini göremeyecek kadar körleşiyoruz.  İnsanların distopyadan ütopya çıkaracak bir güce erişmeyi beklemesi, bizi geçmişten koparacak duruma getirir. Geçmiş yaşanmış olsa dahi geleceği kurmak için üstünde düşünülmesi gereken en ideal şeydir. İnsanlığın geçmişte yaptığı ve hala yapmaya çalıştığı yıkım, dünyayı adeta kaosun yaşandığı bir yer haline getiriyor. Yıkım ve kaos bunların sonucunda artık amaç haline geliyor. Hal böyle olunca dünyanın yaşanılamayacak kadar kötü olduğu sonucu ortaya çıkıyor. Medeniyet adı altında dünyanın en ücra köşeleri bile bu kaostan nasibini almış bulunmakta. Daha fazla üretim için geçmişten günümüze kadar süregelen sömürgecilik elimizde ütopya olarak adlandırabileceğimiz yerleri adeta distopyaya dönüştürmüş, geleceği olmayan bir durumun sınırına getirmiştir.

Hayali kurulan her ütopya kimilerine göre uzakta olmasına rağmen More kendi ütopyası Tanrısal bir fenomen değildir. Sonradan adaya çevrilen tamamen insan eliyle şekillendirilen, dünyanın içinde olan Ütopya, hiçte sanıldığı gibi ne dünyadan çok uzakta bir adada,  ne bir dağın tepesinde, ne de bulutların üzerindedir. O tam anlamıyla insanın bir ussal yaratısı ve denetimi altındadır. Bu sayede çok uzaklara gitmemize gerek yoktur. Her an düşünü kurduğumuz dünyayı asıl hüviyetine dönüştürecek tek gücün yine biz olduğu gerçeği; yıkıcı olduğumuz kadar aynı zamanda yeniden yaratabileceğimizi; More’un ütopyasında göreceğiz.

Thomas More’un ‘Ütopya’yı yergi için mi yazıldığı bilinmez; fakat ‘ütopya’yı okurken biraz durup düşünmeye koyulursak, egemenlerin kendi ütopyalarını kan ve gözyaşı üzerine kurduğunu görmek pekâlâ mümkün. Nazilerin esir kamplarında binlerce Yahudi’yi öldürmesi kendi ütopyalarını kurmak için bir adımdı. Bu ütopya Yahudiler ve diğer insanlar için distopyadan başka bir şey değildi. Ta ki distopya ütopya karşısında çaresiz ve yıkılmaya mahkûm olduğunu görene kadar. Azınlığın kurmaya çalıştığı ütopya çoğunluğun düşlerinden ortaya çıkmaz. O tam anlamıyla çoğunluğun kemikleri ve kanı üzerinde yükselir. Bize karşı bir avuç insanın kurmaya çalıştığı ütopyalar kapitalizmin ikiyüzlülüğü sonucunda ortaya çıkıyor. Sistemin mantığını anlayıp buna karşı koymak, onların ütopyasını anlamak için başlangıç noktasıdır. Liberaller ve sağcılar genel de çoğunluğun hayalini kurduğu ütopyalara karşı bir konumda yer alır. Çünkü onlara göre böyle bir ütopyanın gerçekleşmesi için insanın fazlasıyla kötü olmasıdır. İnsanlara bakarken gördükleri kötü olma hali onların yansımalarından başka bir şey değildir Onlar kendi ütopyalarını güç ve baskı üzerine kurarken, gözleri sadece kendi ideal dünyalarını görmektedir. Kendi ütopyalarını istedikleri gibi şekillendirirken, üzerinde egemen oldukları topraklar üstünde yaşayanlar için bu ütopya kan ve göz aşından başka bir şey değildir. Asıl karşı oldukları şey ise kendilerinden olmayan insanların onlara karşı ütopya kurmaları, çoğunluğun ütopyası bir avuç insanın kendi çıkarlarının sonucu kurdukları ütopyanın sonu demektir.

Umut vardır. Fakat umudun gerçeklemesi, bir hayal ürünü olmaktan çıkması için her zamankiden daha fazla cesarete ve isyana ihtiyaç vardır. Bir canavar gibi tetikte bekleyen sistemin, mantığını reddederek başlar yolculuk. Sistemin bir avuç insan için yaratığı ütopya milyonların düşlediği ütopyanın yanına yaklaşmayacak kadar güzellikten ve iyiden mahrumdur. Bu gerçeğin yıkıcılığı,  ütopyaları umuttan ziyade mecburi hale getiriyor. Bir avuç insanın zorbalığına karşı umutla ütopyalar kuralım.

KÜNYE: Utopıa, Thomas More, Çev. İbrahim Yıldız, Dipnot Yayınları, 2020,240 Sayfa.