Hepimiz haftada 4 gün çalışmalıyız

İzlanda'da yapılan toplu bir deney, haftada dört gün çalışan işçilerin daha mutlu, daha sağlıklı hale geldiklerini ve aynı verimlilikte çalıştıklarını ortaya koydu. Böyle bir talebin gerçekleşmesi için işçi örgütlenmesi gerekli.



26-07-2021 00:26

Yazar: Annına Claesson

Çeviren: Hicriye Alptekin

Salgının üzerinden geçen bir yıldan fazla bir süre boyunca, çalışma hayatının gerçekliği tüm çıplaklığıyla karşımızda duruyor. Kaç tane uzun süreli bıktırıcı Zoom toplantısı yerine aslında bir e-posta da olabileceği ya da kaç kasiyerin kahve zincirlerinin kârını korumak için hastalık riskine zorlandığını fark etmiş olsak da, işin saçmalıkları çoğumuz için her zamankinden daha net hale geldi. Bu da doğal olarak şu soruya götürüyor: Neden bu anlamsız zahmet, günümüzün bu kadar büyük bir bölümünü hâlâ yiyip bitiriyor?

Neyse ki ülkenin büyük bir kısmında bu soru retorik olmaktan fazlasına dönüşmeye başladı. Sol kesimin uzun süredir talep ettiği çalışma saatlerinin kısaltılması ihtimali, yıllarca süren seferberlik ve daha az çalışmanın faydalarına dair artan bulgular sayesinde, genel olarak kabul edilen bir siyasi hedef haline gelmeye devam ediyor.

İzlanda'da, Reykjavik Şehir Konseyi, sendika konfederasyonu (BSRB) ve ulusal hükümet, 2015 ve 2019 yılları arasında haftada dört günlük bir çalışma haftası için bir dizi deneme gerçekleştirdi. Bu, ücretlerde kesintiye gitmeden çalışma saatlerini azaltma konusunda dünyanın şimdiye kadarki en büyük deneyi. Haziran 2021'de, İngiltere düşünce kuruluşu Autonomy ve İzlanda Sürdürülebilirlik ve Demokrasi Derneği'nden araştırmacılar, denemelerin değerlendirmelerini özetleyen bir rapor yayınladılar. Sonuç? Çalışanların refahı ve üretkenlik düzeyleri ile ölçülen "Üstün bir başarı".

İzlanda deneyleri, sendikalardan ve diğer taban örgütlerinden gelen kampanya baskılarına doğrudan bir yanıttı. Kamu sektöründeki 2.500'den fazla işçi (ülkenin tüm çalışan nüfusunun yüzde 1'inden fazlası), ücretlerinde herhangi bir azalma olmaksızın kırk saatten otuz beş veya otuz altı saatlik çalışma haftasına geçti. Denemenin ölçeği, ilgili iş yerlerinin çeşitliliği ile birleştiğinde (dokuz-beş arası çalışanlar ve standart olmayan mesailerde çalışanlar dahil), İzlanda deneyinin artık çalışma haftasını azaltmak olasılığ hakkında mevcut en iyi verilerden bazılarını sağladığı anlamına geliyor.

Bu verilerin olumlu bir tablo çizmiş olmasına şaşırmamalı. İşçiler daha sağlıklı, daha az stresli, daha az tükenmişlik hissetiklerini; aileleriyle daha çok vakit geçirdiklerini ve daha çok boş vakitleri olduğunu bildirdi. Verimlilik ve hizmet sunumu ya benzer seviyelerde kaldı ya da iş yerlerinin çoğunda arttı.

İzlanda sendikaları her aşamada önemli bir rol oynadıklarından, azaltılmış çalışma saatlerini kalıcı olarak müzakere etmek için denemenin başarısına dayanarak zaman kaybetmediler. 2019-2021 yıllarında başarılı bir şekilde müzakere edilen bir dizi sözleşme sayesinde, İzlanda'nın çalışan nüfusunun yüzde 86'sı ya azaltılmış çalışma saatlerine geçti ya da gelecekte bu tür azaltmaları müzakere etme hakkını kazandı.

Böylece İzlanda, çalışma saatlerini azaltmanın faydalarına dair net kanıtlar sağlamak için bazı İskandinav komşularına katıldı. Bu fikir, sosyal demokrasinin kalesi olan İskandinav ülkelerinde siyasi olarak başka yerlerde olduğundan daha fazla kabul edilebilir. Geçen yıl, Finlandiya Başbakanı Sanna Marin, Finlandiya'nın 1990'larda altı saatlik bir iş günü için kendi denemelerinden yirmi yıl sonra, ülkedeki çalışma saatlerini azaltmak için özel tedbirler önermek üzere bir çalışma grubu kurdu. Aynı zamanda İsveç, 2015 yılında emekli işçiler için altı saatlik bir gün boyunca denemeler yaptı. Her iki deney de İzlanda'dakine benzer sonuçlar verdi: daha mutlu, daha sağlıklı işçiler ve günün sonunda her zamankine çok yakın üretimin sağlanması.

Fakat yine de bu İskandinav istisnacılığının hikayesi değil. Özellikle pandemi bağlamında dünyanın diğer ülkeleri de bu konu için kollarını sıvamaya başladılar. 2021 sonbaharında İspanya, dört günlük çalışma haftasının kendi öncülüğünde, çalışma haftasını ücret düşürmeden otuz iki saate indiren şirketlere mali yardım sağlayarak ayak uydurdu. Şimdilik altı binden fazla işçi içerecek şekilde ayarlandı. Yeni Zelanda başbakanı Jacinda Ardern de salgın sonrası ekonomik toparlanmaya yardımcı olmak için dört günlük çalışma haftasını önerdi ve çok sayıda firma ve personele maaş kesintisi yapmadan dört günlük çalışma haftasını sunarak aynı şeyi yaptı. Hatta, sürekli fazla mesainin "aşırı çalışma sonucu ölüm" ifadesinin bir konu olduğu Japonya'da bile hükümet, şirketlerin personeline dört günlük çalışma haftasını tercih etmelerine izin vermesini tavsiye etti.

DAHA AZ ÇALIŞMA İÇİN NE UYGUNDUR?

Bu deneylerin ortak noktası nedir? Başarıları için gerekli iki koşulu sergiliyorlar: genellikle hükümet tarafından büyük ölçekli mali destek gibi sendikaları merkezi aktörler olarak dahil etme ihtiyacı. Başarı hikayelerinin yanı sıra, özellikle hükümet desteği almayan şirketlerde yapılanlar olmak üzere, daha çeşitli sonuçların ortaya çıktığı örnekler de mevcut.

Doğrusu işverenler, ücretleri aynı tutarken çalışma saatlerini azaltmanın acil maliyetlerini üstlenme konusunda oldukça az isteklidirler. Onları yalnızca fiilen daha yüksek saatlik ücret ödemeye değil, aynı zamanda işçileri kontrol altında tutabilecekleri zamanı azaltmaya ikna etmek için bu zararın giderilmesi gerek. Tarihsel olarak, bu karşı koyuş işçi hareketinin on altı saatten on iki saate, on ila sekiz saatlik iş gününe geçme mücadeleleri boyunca sabit olmuştur. Pandemi sırasında işverenlerin evden çalışan personelini izlemek için kullandıkları giderek artan distopik gözetim araçlarının ortaya çıkması, işverenlerin kontrolü elinde tutmak için ne kadar ileri gitmeye istekli olduklarını kanıtlıyor. Bu nedenle, devam etmekte olan deneylerin, işverenlerin direncini azaltmak için hükümetin önemli miktarda mali desteğine duyulan ihtiyacı tanıması cesaret vericidir.

İzlanda örneğinin gösterdiği gibi, bu önerilerin İskandinav ülkelerinde yaygınlığı, bölgedeki sendikaların bağlantılı kurumsal gücüne atfedilebilir. Bu tesadüfen gerçekleşmedi. Aksine, çoğu yerde olduğu gibi, çalışma örgütleri uzun zamandır, genellikle şiddetli geri tepmelere rağmen, sermayenin çıkarlarına karşı zemin kazanmak için yoğun bir mücadeleye giriştiler. İskandinav bölgesi bugün, -son yıllarda düşmüş olsa da- dünyadaki en yüksek sendika yoğunluğuna sahiptir ve bu, hâlâ emek politikalarındaki reformların gerçekleştiği temel süreç olan işverenle toplu sözleşme görüşmelerinde yalnızca insan sayısı sayesinde daha büyük bir pazarlık gücü sağlar.

İzlanda'da, ülkenin sendika konfederasyonlarının aralıksız çabaları, davaları işçilerin günlük yaşamlarında gerçek bir değişime dönüştürdü. 2015-19 denemelerinden sonra konfederasyonlar tarafından müzakere edilen yeni sözleşmeler, herkes için yalnıca çalışma saatlerinin azaltılmasına kapı açmadı, aynı zamanda birçok sektörde maaş ve faydalarla ilgili önemli kazanımlar sağladı. Deneme değerlendirme raporunda, İzlanda Hemşireler Birliği lideri Guðbjörg Pálsdóttir (Gütbörg Palşdoştir), müzakere edilen sözleşmeleri "kırk yılı aşkın süredir gördüğümüz en büyük ilerleme" olarak nitelendirdi.

Bu ilerlemenin İzlanda'daki yüksek sendika üyeliği sayesinde işçilerin sadece bu kadar büyük bir kısmına yayılabilir olduğunu belirtmek gerekir: sözleşmeler İzlanda'nın yaklaşık 197.000 çalışan nüfusundan 170.200 sendika üyesini kapsıyordu. Bu üyelik sayıları, sendikaların onlarca yıldır baskı altında olduğu ABD ve İngiltere de dahil olmak üzere birçok ülkede hala boş bir hayal olarak görünebilir. Bu nedenle sendika üyeliğinin artırılması, azaltılmış çalışma saatlerinin olumlu etkisini en üst düzeye çıkarmak için gerekli bir ilk adım gibi görünmektedir.

İŞİ DOĞALLIK GÖRÜNÜMÜNDEN ÇIKARMAK

Çalışma saatlerini azaltmak, çalışma hayatının saçmalıkları veya korkuları için kesin çözüm değildir. Kapitalizmin vahşiliğini hafifletmeye hizmet eden vatandaşık maaşı türevi diğer önerilerde olduğu gibi, bu tür politikaların uygulanması potansiyel tuzaklarla doludur. Bu risklerden biri, işverenlerin öngörülen verim kaybını telafi etmek için işlerin yoğunlaşmasını teşvik etme olasılıklarıdır. Altı saatlik iş gününüz daha kısa bir öğle yemeği molası ile sona erebilir veya Perşembe öğleden sonra hafta sonunuza başlamadan önce daha zorlu hedefleri ve son tarihleri karşılamanız için baskı görebilirsiniz. Bu, özellikle işçi refahı açısından, bu tür politikaların amaçlarına doğal olarak ters etki ediyor.

Bu risk söz konusu olduğunda, çalışma saatlerini azaltmanın verimlilikte bir azalmaya yol açmak zorunda olmadığı argümanı tartışılmalıdır. Bu argüman genellikle işverenlerin rızasını almak için gerekli görülse de, daha az iş yapan işçilerin daha mutlu ve sağlıklı olması kendi başına yeterince iyi bir neden değil midir? Bir pandemi sırasında bile, hemşireler için tükenmişlik ve omurga yaralanmalarından kaçınmanın yeterince politik olarak arzu edilen bir amaç olarak görülmemesi, işin neoliberal kutsallaştırmasını sökmek için hala ne kadar ileri gitmemiz gerektiğini göstermektedir.

İyi haber şu ki, çalışma saatlerini azaltma projesi, özellikle çalışma hayatının zararlarını azaltmak için diğer önlemlerle birleştiğinde olumlu bir normal etkiye sahip olabilir. Patronların kontrolüne karşı direnmenin, çabaya değer olduğuna dair iyimserliği daha da örgütlemek ve yeniden canlandırmak için bir platform oluşturmaya yardımcı olabilir. İşyerinde daha az zaman geçirmenin gerçekten daha iyi olacağının kabul edilmesi, “çalışmak çalışmak içindir” fikrinin değerini doğal olarak bozar. Buna ek olarak İzlanda’daki denemeler, çalışma saatlerini azaltmaya yönelik girişimlerin sadece daha hızlı değil, gerçekten daha az çalışmak amacıyla yapıldığı sürece somut faydalar sunabileceklerine dair bulgular sunmaktadır: toplantıları kısaltmak, mesaileri yeniden düzenlemek ve görevleri azaltmak için çaba sarf edildi, böylece hiçbir işçi yoğunlaştırılmış bir iş yüküne sahip olmadı.

Amelia Horgan, 2021'de yazdığı Lost in Work (İşe Dalmış) adlı kitabında, tıpkı çalışmanın bize çok farklı şekilde zarar verdiği gibi, direniş fırsatlarının da lejyon olduğunu savunuyor. Kapitalist çalışma sorunu için net bir reçete olmadığını vurguluyor. Horgan, aslen mülkiyetin dönüştürülmesine odaklanan çözümleri benimsese de şöyle der, "hibrit bir taktik kombinasyonu, yalnızca güç veya talepler kazanmak için değil, aynı zamanda çalışmayı doğallık görünümünden çıkartma süreci için de yararlı olabilir" ve bu, kapitalizm altında çalışma şeklimizde doğal ya da değiştirilemez bir şey olmadığını görünür hale getirebilir. Sadece daha azını yapmak kesinlikle böyle bir taktik sunabilir.

Bu nedenle, “normalleşme" dürtüsü dünya çapında güçlendikçe, çalışma saatlerinin azaltılmasını araştıran denemelerden hayatımızın kontrolünü yeniden ele geçirmek için bir hareket inşa etmek önemlidir.

Kaynak: https://jacobinmag.com/2021/07/four-day-week-work-iceland-reduced-hours