Hem pıtlamak hem hışırdamak üzerine

Hayatta kalıp ülkelerinden ayrılanların yaşadıklarını göçmeden önce, göçerken ve göçtükten sonra diye ayırmak yerinde olacaktır. Bir resimli çocuk kitabının bu ayrımı renklerle ortaya çıkarması, şiddet pornografisini tercih etmemiş olmaması, yarattığı karakter ve ülke isimlerinin anonimliğinin yanında yaratıcı bir hikayeyle zorlu bir konuyu anlatması; bütün mümkünlüklerin buluşma noktası gibi.



30-05-2021 00:26

Evrim Sayın

Mavi su damlalarıyla başlayıp turuncu yapraklarla biten resimli bir çocuk kitabıysa elinizdeki, başlangıçta ve sondaki minicik çizgiler dahi hikayeye dahil. Sözcükler ve onları yansıtan görselleri, her resimli çocuk kitabı gibi eserin bütünlük kazanması için birlikte verilen emeğin belgesi bu eserde de. Sema Aslan'ın yazdığı, Cansu Dinç'in resimlediği "Galiba Hışırdıyorum";"; İletişim Yayınları tarafından önce çocuklara belki ama aslında her yaştan okura sunulmuş bir göç hikayesi. 

Çok yakın bir zamanda "Çocuk Kitaplarında Barış" içerikli bir buluşmaya katıldım. Barışı anlatan kitaplar üzerinden barışı konuşurken "savaşmak"tan ve "göç etmek"ten de geçti yolumuz. Barışa giden yolda hepsi bir süreç gibi görünüyor kabaca bakıldığında ama bizler, tam da böyle kanıksanmaması gerektiği üzerine konuştuk atölyede. Barışın, daimi ve sorgusuz sualsiz sürdürülen bir tavır olması gerektiğinde hemfikirdik. "Önce savaş, sonra barış..." diye düşünmek, insan haklarının tümünü yok saymak olacaktı çünkü. Atölyeden sonra elime tekrar aldığım "Galiba Hışırdıyorum", paylaşma ihtiyacımın giderilmesinden dolayı sanırım, özellikle "ana dili" ve "göç" kavramları üzerine farklı pencerelerden bakmamı sağladı konuya.

"Ana dilini, arkadaşının dilini, kuş dilini
ve tersinden dili (nednisret ilid)
konuşmaya doyamayanlara..."

diyerek başlayan hikaye, zorlayıcı ve teorik kavramlarla uğraşmak yerine konuyu çocukların zihninde somutlamak için çabalamış. Hikaye; öğrenilmek durumunda kalınan dil ve ana dili arasında bir tercih yapmıyor gibi görünse de ana dilinin ne denli kıymetli olduğunu, insanın ana dilinde konuşurken ancak kendi olabildiğini birçok somutlamayla seziyoruz: 

"Sözcükler ağzından hışırdayarak çıkıyor ama hepsinin içinde pıt var. Ben duyuyorum."

Doğru ya, Hışırca ve Pıtçadan bahsetmem gerekiyor size hemen. "Kalabalık" ülkesinde doğup ailesiyle orada yaşayan bir çocuktan öğreniyoruz Kalabalık'ın renginin mavi olduğunu. Kalabalık ülkesinde her şey mavi. İnsanların saçları, kıyafetleri, bitkiler... Bir yandan bu ülkede mavinin tonlarını da görmek mümkün. Bir ülkeyi bir kara parçası olarak yaşamak üzere paylaşmak aynılıksa, aynılığın içindeki farklılık da mavinin tonları olsa gerek. Ayrıca burada Pıtça konuşuluyor, karakterin ve ailesinin Pıtça konuşarak iletişim kurduğunu anlıyoruz. Sonra bir gün bu Kalabalıklar ülkesinde "korkunç vınlamalar ve çirkin vızıldamalar" başlayınca savaşla burun buruna geliyor insanlar. Hışırcayla tanışma faslı da bu bölümle birlikte başlıyor.

Hikayenin çocuk karakteri, ailesiyle başka bir ülkeye gitmek zorunda kalıyor. Bu ülkede Kalabalık ülkesine kıyasla büyük bir farklılık var: Her şey turuncu! İnsanların saçları, kıyafetleri, bitkiler... Ama aynı Kalabalıık ülkesinde olduğu gibi turuncunun tonlarını görmek mümkün. Bu turuncu ülkede insanlar Hışırca konuşuyor ve bir çocuk, annesi-babası ve ninesiyle birlikte "ıssız"lığın içinde yaşamaya devam etmek istiyor. Turuncu, ıssız bir ülkenin içindeki çocuk; başka bir ülkeye seyahat etmenin değil de göç etmek zorunda bırakılmanın ona yaşattıklarını şöyle aktarıyor:

"Bana gelince...
Tamamen, büsbütün, baştan sona,
tepeden tırnağa yalnızdım.
Oysa Kalabalık ülkesindeyken
bir tekerleme söylerdim,
ohoo, bir sürü çocuk toplanırdı."

Savaşı başlatanların halklar olmadığı; uzun namlulu silahların ekonomik çıkarlar uğruna halklara doğrultulduğu; tarafların hak, hukuk, anlaşma kuralları demeden insanlıktan çıkmışçasına şiddeti beslediği ve iyice körüklediği hatırlanırsa hikayenin asıl kahramanlarının, yani halkların, baltalanan yaşamları da görünür olacaktır. Sadece rakamlardan ibaret olmayan bu insanlar, ülkelerinde kalsalar da ülkelerinden ayrılsalar da öldürülmeyip hayatta kalan olsalar da uğradıkları zulüm ve hak gaspları bitmiyor. Hayatta kalıp ülkelerinden ayrılanların yaşadıklarını göçmeden önce, göçerken ve göçtükten sonra diye ayırmak yerinde olacaktır. Bir resimli çocuk kitabının bu ayrımı renklerle ortaya çıkarması, şiddet pornografisini tercih etmemiş olmaması, yarattığı karakter ve ülke isimlerinin anonimliğinin yanında yaratıcı bir hikayeyle zorlu bir konuyu anlatması; bütün mümkünlüklerin buluşma noktası gibi. 

Göçten sonra mavi bir çocuğun, bir yetişkinin zorlandığı en büyük şey nedir "ıssız" ve turuncu bir ülkede? 

"Biz de öğreniriz değil mi hışırdamayı?"

Pıtlamaktan sonra hışırdamayı öğrenmek zaman alıyor elbette. Zaman, yaraları kapatmasa da sızısını hafiflettiği için daima hasretle beklenen şey sanırım. Çoğu zaman sevmesem de zamanın hızla akışını, çoğu zaman da aksın diye beklerim. Aksın da baş edebileyim olan biten her şeyle. Hikayedeki çocuk da zamanla ve akışın doğallığında hışırdaya hışırdaya öğreniyor hışırdamayı.

Ana dilinin bilimsel bir kavram oluşu, su götürmez bir gerçek. Doğduğumuz yerde, bakımverenimizden duyduğumuz ilk sesler belirliyor anlam dünyamızı. Öyle bir iki vızıldama ve vınlamayla unutulacak, unutturulacak bir kavram değil nihayetinde. Hikayede hışırdamaların başlamasıyla birlikte pıtlamaların devam etmesi, tüm hafıza kayıplarına yanıt niteliği taşıyor. Bir dili öğrenmek istemekle öğrenmek zorunda kalmak asla aynı şeyler olmasa da gündelik hayatta iletişimi sürekli kılmanın yolu "bir iki sözcük kapmak"tan geçiyor hikayede. Turuncularla maviler, hışırdamalarla pıtlamalar birlikte dans etmeye başlayınca bir çocuk için anlaşılmanın ve anlatmanın kıymetini yeniden düşünüyorum. Sonra çocuk benden daha iyi anlatıyor:

"Canım isteyince hışırdıyor, canım isteyince pıtlıyor ama çoğu zaman hışırdıyor muyum pıtlıyor muyum bilmeden öylece konuşuyordum."

Coğrafyaların tümünde ana dilini konuşmaktan çekinen, fısıldayarak konuşan, konuştuğunda onu anlamayanlar tarafından şiddet gören, kendini rahatça ifade edemediği için yalnızlaşan ve kendini suçlayan çocukların çoğu bugünün yetişkinleri ve maalesef bugünün çocukları da bunların hiçbirinden azade değil. Diller, halklar ve çocuklar elbet barışır; yeter ki gölge edilmesin! 

Künye: Galiba Hışırdıyorum, Sema Aslan, Res. Cansu Dinç, İletişim Yayınları, 2020.