Güray Öz ile yeni romanı 'Kuşların Kanat Sesleri' üzerine: 'Gezi'nin heyecanı henüz içimizde küllenmedi'

"Şu sıralarda içinde doğrudan ya da dolaylı Gezi olmayan metinlere metin demem ben. Baksanıza sayfalar dolusu 'iddianameler' bile Gezi'yle başlıyor, Gezi'yle bitiyor. Artık Gezi'siz olmaz. Bu büyük, kitlesel, her anlamda demokratik Gezi ancak bir üst düzeyde kendisini yinelediğinde, terk etiğinde, o zaman, biz de tarihimizin bir parçası olarak anacağız. Şimdi değil, şimdi hayatımızın bir parçasıdır..."



31-03-2019 16:26

Berna Metin - Söyleşi

ABD’nin Irak işgalini ele alan yazılarından oluşan Salı Sabaha Karşı, deneme tarzında yazdığı ve yaşamı sanat ve felsefe ile yorumladığı Hala Şafakta Geliyorlar Angela, şiir kitabı Kurumuş Gül Ağacı adlı eserlerinden sonra bu ay okurla buluşan Kuşların Kanat Sesleri, Güray Öz’ün yeni romanı.

Kuşların Kanat Sesleri Hikmet, Erde ve Ali’nin yıllara ve nice acıya meydan okuyan dostluğunun hikâyesi. “Maceradan kaçmayacak kadar onurlu ama kazanamayacak kadar da çaresiz” bu üç yetişkin adam artık çok sık görüşemeseler bile mektuplaşmaya ve birbirleriyle sıkıntılarını, acılarını, “ütopyalarını” paylaşmaya devam ederler ta ki, Hikmet’in aniden kayboluşuna kadar.

Erde ve Ali, Hikmet’in nereye gittiğini bilmeseler bile ne yapmak istediğini bilirler. “Kaderin bekçisi olmak isteyen” Hikmet “durdurulmuş devrimi sürdürmek” için çöle gitmiştir. Her şeyin bitmediğini hem kendisi görmek ister hem de tüm dünyaya göstermek…

Kuşların Kanat Sesleri’ni tüm kahramanları “uydurulmuş” bir roman olarak da okuyabilirsiniz, yaşanmış bir devrin tarih kaydı olarak da… Hatta öyle ki yaşanması muhtemel bir ütopya da olabilir, sözlü tarihin reddi de…

Yolu yarım kalmış bir devrimden Moğol çöllerine, umudun sönmeye yakın ışığından Gezi’ye savrulan Kuşların Kanat Sesleri’ni, yazarı sevgili Güray Öz’le konuştuk.

Keyifli okumalar…

Uzun yıllar aktif gazetecilik yaptınız, Cumhuriyet gazetesinde muhabirlik, yazı işleri müdürü, okur temsilcisi olarak çalıştınız, köşe yazarıydınız, şu anda da BirGün gazetesinde yazmaya devam ediyorsunuz. Size “roman yazmalıyım” dedirten itki neydi?

Şairliğim, gazeteciliğimden daha öncedir. Bir zamanların Türkiye’de edebiyata yön veren dergileri arasında adı geçen Soyut’ta, 1967 olmalı, ilk şiirlerim yayımlandı. Derginin sahibi ve yönetmeni Halil İbrahim Bahar’ın yüreklendirici mektubunu hiç unutmuyorum. Bir Şiir kitabım var, bir şiir dosyam da yayıncı arıyor. Daha sonra şiirin yanısıra hikayeler yazmaya başladım. Yayımlamadım. Yalnızca birisini, Sözcükler dergisinde ama yıllar sonra yayımladım. Türkiye’de devrimci mücadeleye katılanların zamanlarını denetlemeleri zor bir iştir ya da kolay kolay başaramazlar. Bende de öyle oldu. Edebiyatın yerini şimdi okuduğumda gülmekten kendimi alamadığım, cesur, ama ham siyasi yazılar aldı. Ant dergisinde yazılar, galiba gençlik liderleri ile yapılmış üç dört gün süren söyleşi, gençlik örgütü Fikir Kulüpleri Federasyonu’nda yöneticilik, TİP üyeliği bir araya gelince şiir de hikaye de geride kalmış oldu. Yalnızca Şili’de Salvador Allende’nin öldürülmesi faşist darbenin zulmü şiir damarımı yeniden canlandırmış olmalı sekiz dokuz şiir yazmıştım. Kayıptırlar. Bir arkadaşımın onları sakladığını günün birinde bana armağan edeceğini umuyorum. Daha sonra amatör gazeteciliğin yerini profesyonel gazetecilik aldı. Yurt dışında bir enstitüde basın sözcülüğüne Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazılar eklendi. Teklif üzerine Cumhuriyetin önce Ruhr, sonra sırasıyla Almanya ve Avrupa temsilcilikleri izledi. Daha sonra Türkiye’ye döndüm ve İlhan Selçuk’un önerisiyle yazı işleri müdürlüğü dönemim başladı. Bütün bunların, burada anlatmadığım siyasi hayatımın birikimi beni hep yazdığım denemelerdeki üslubun romana uygun olduğuna, romanı deneyebileceğime, roman yazabileceğime inandırdı beni. Kısası, hani hep “abi benim hayatım roman” derler ya benimki de böyle galiba. Şaka şaka, romanda kendimi anlatmıyorum, yaşadığımız dünyayı anlatıyorum. Romana hazırlanarak başladım, devam edecek.
  
Denemeleriniz haricinde Kurumuş Gül Ağacı adlı bir şiir kitabınız var. Şiir-öykü / şiir-roman arasında sizce nasıl bir ilişki var? Sizce bir metin nerede şiir olmaktan çıkıp düzyazı olur?
 
Şiir-öykü, şiir-roman bunların hepsi de birbirinin aynasıdır. Şiir olmadan ötekilerin olabileceğine inanmam. Olur da, ya kuru metinler çıkar ortaya ya da metinlerin ruhuzluğu sırıtır. Şiir, şairanelikten söz etmiyorum, hikayenin de romanın da üslubuna yansımalı; kendini belli etmeden esere can vermelidir. Herhangi bir şiiri düzyazıya çevirdiğinizde aradaki fark kendini belli eder. O zaman şiirde olmayan ama sessizce söylenmiş, düşünülmüş olan ne varsa onları eklemek ihtiyacı hissedersiniz; sessizliği, becerebiliyorsanız, uygun sözcüklere çevirdiğinizde şiir düzyazıya dönüşür. O metnin şiir olmaktan çıkması ille de gerekmez. Kimi ustaların teorik metinlerinde bile şiiri görmek mümkündür.

İçinde sizin de kahraman olarak yer aldığınız Kuşların Kanat Sesleri roman mı, anı mı, bir tür tarih okuması mı, sözlü tarih zaptı mı yoksa tarihin bir reddi mi?

Ben Kuşların Kanat Sesleri’ni roman olarak yazdım. Siz o romanın girişindeki “editör”ün sözlerine aldırmayın o gerçek bir editör değil, yazarı azıcık kıskanan bir roman kahramanı, kendisine daha çok söz düşsün istemişti, olmadı, o nedenle arada sırada sayfalar arasında boy göstermek gibi bir huy edindi. Romanım kuşkusuz bir tarih okuması değil; amacım, derdim, bir dönemin orada söylendiği gibi halet-i ruhiyesini, o zamanın ruhunu anlatmak. Sözlü tarih bildiğiniz gibi  kuşkusuz yararlı ama dönemin kahramanlarının kendilerini hep güzelleştirdikleri, objektif olmakta zorlandıkları bir tarihe katkı türüdür; anıları, anlatımları dikkatle okumak, karşılaştırmak belgelerle çarpıştırmak gerektiğini düşünüyorum. Benim romanımın bu konuyla doğrudan ya da dolaylı bir ilişkisi ya da iddiası yok.     


 
Bize biraz Kuşlar'ın Kanat Sesleri'nin sizdeki yolculuğundan söz eder misiniz? 

Çok kısa bir yanıt verebilir miyim? Kuşları bekliyorum; gelmediler, ama gelecekler; onların önce kanat seslerini duyacağız, sonra gökyüzünü kaplayacaklar. Onlara denizdeki, çöldeki canlılar, ki sandığınızdan daha çokturlar, katılacak. Bizler en önde balıkçılar, büyük bir coşkuyla gökteki, yerdeki, denizdeki bu şenliğe, törene katılacağız. Bu, benim romandaki yazarımın rüyasıdır. O nedenle ikide bir “nerde kaldılar, neden gelmediler” diyor. O umuyor, bense biliyorum, gelecekler. 

Kuşların Kanat Sesleri kısa kısa bölümlerden oluşuyor ve her bir bölüm başlangıcı Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’sinden bir epigrafla başlıyor. Peki neden Proust?
 
Proust’u seviyorum da ondan. Bölüm başlarına yerleştirdiğim Proust alıntıları için iyi bildiğimi sandığım Proust’u bir kaç kez yeniden okumam gerekti. Doğrudan metinle ilişkili alıntılardır. Proust ruhu olan bir hayat ansiklopedisidir. Kimileri onu ayrıntıyla sayfalar dolduran bir yazar sanıyor, yanılıyorlar. Ayni “yargı” Yaşar Kemal usta için de dillendirilir, fena halde yanılıyorlar. O “ayrıntı” dedikleri hayatın kendisidir. 

Kuşların Kanat Sesleri çölde yitip, vazgeçme hikayesi mi yoksa Gezi Direnişi ile yeniden filizlenen umudun öyküsü mü?

Şu sıralarda içinde doğrudan ya da dolaylı Gezi olmayan metinlere metin demem ben. Baksanıza sayfalar dolusu “iddianameler” bile Gezi'yle başlıyor Gezi'yle bitiyor. Artık Gezi'siz olmaz. Bu büyük, kitlesel, her anlamda demokratik Gezi ancak bir üst düzeyde kendisini yinelediğinde, terk etiğinde, o zaman, biz de tarihimizin bir parçası olarak anacağız. Şimdi değil, şimdi hayatımızın bir parçasıdır.  

Çölün sihrinden ve bilinmezliğinden mayısın sonu haziranın tümüne yayılan, bulut bulut isyan, sokaklardan taşan insan ve içimizde birden ateşlenen o dev direniş ateşi yani Gezi, sizce Türk edebiyatına nasıl yansıdı? Gezi’yi yazmak, nostaljisiyle kendimizi avuttuğumuz bir anıya dönüştürmek mi yoksa onu her daim yaşar kılma direnci mi?

Sizin cümlelerinize yansımış gibi sanki. Biraz önce söylediğimi tekrar edeyim; Gezi henüz tarih olmadı. O nedenle ne edebiyat ondan kaçabilir ne de Gezi'nin yazıcıları, kahramanları Gezi’den. Bir de ben bu türden olayların olguların daha sonra daha iyi yazılacağına inanmam, yazılır da giderek tahlillere, analizlere, mantık arayışlarına dönüşür; doğrusu heyecan soğumadan, şiir yok olmadan yazılmasıdır. Gezi’yi yazanlar, yazacak olanlar onun birebir anlatılması, aktarılması ile yetinmemelidir, Yine söylediğim gibi, mesele onun ruhunu verebilmek. Yapılabilir. Henüz içimizde onun heyacanı küllenmedi. Onu her zaman yaşatabilmek ise kararla olabilecek bir şey değildir, ileride anıya dönüşeceği, hatta dönüşmeye başladığı söylenebilir. Bir başka alemde kendini yinelemesi. kitlelerin aradıkları bir gerçeği bir yerde görüvermeleri ile başlar. Siyaset planlamacılarının işi değil, onlar kitlenin neyi ne zaman göreceğine gözlerini dikmeli bana sorarsanız.