Göçmenleri Avrupa’dan uzak tutmak için kurulan gizli hapishaneler

Göçmenleri Avrupa’dan uzak tutmak için kurulan gizli hapishaneler

Afrika'dan gelen göçmenlerden bıkan AB, göçmenleri daha kıyılarına ulaşmadan yakalayarak Libya gözaltı merkezlerine gönderen bir hayalet göç sistemi yarattı.

Fotoğraf: Pierre Kattar/The Outlaw Ocean Project

Yazar: Ian Urbina

Çeviri: Kubilay Cenk Karakaş, Nilban Bora, Umut Devrim Çelik

Bu haber Washington D.C. merkezli kâr amacı gütmeyen, dünya çapında denizlerde gerçekleşen çevre ve insan hakları sorunlarıyla ilgilenen ve bir araştırmacı gazetecilik kuruluşu olan The Outlaw Ocean Project için Ian Urbina tarafından hazırlanmıştır.

Libya'nın başkenti Trablus'ta oto tamirhaneleri ve hurdalıkların bulunduğu köhne bir mahalle olan Ghout al-Shaal'da otoyol boyunca bir dizi derme çatma depo yer alıyor. Eskiden çimento için bir depolama alanı olan bölge Ocak 2021'de yeniden açıldı, dış duvarları yükseltildi ve dikenli tellerle kaplandı. Siyah ve mavi renkli kamuflajlar giyen ve kalaşnikof tüfekleriyle silahlanmış adamlar bir ofis için geçen mavi bir nakliye konteynerinin etrafında nöbet tutuyor. Kapıda “Yasa Dışı Göçle Mücadele Müdürlüğü” yazan bir tabela var. Tesis göçmenler için gizli bir hapishane. Arapça adı ise Al Mabani, yani "Binalar".

5 Şubat 2021 günü 03.00’te, Gine-Bissau kökenli, yirmi sekiz yaşında, yapılı ve utangaç bir göçmen olan Aliou Candé bu hapishaneye geldi. Ailesinin çiftliği iflas ettiği için bir buçuk yıl önce evden ayrılmış ve Avrupa'daki iki kardeşin yanına gitmek için yola çıkmıştı. 100’den fazla göçmenle birlikte lastik bir botla Akdeniz'i geçmeye çalışırken Libya Sahil Güvenliği tarafından durduruldu ve Al Mabani'ye götürüldü. Candé ve diğer göçmenler, yaklaşık 200 kişinin tutulduğu 4 No'lu hücreye ittirildiler. Cesetlerin arasında oturacak neredeyse hiçbir yer yoktu ve yerdekiler ezilmekten kaçınmak için kenara kayıyorlardı. Yukarıdaki floresan lambalar bütün gece açık kaldı. Kapıdaki yaklaşık bir ayak genişliğindeki küçük ızgara, tek doğal ışık kaynağıydı. Kirişlere yuva yapan kuşların tüyleri ve pislikleri yukarıdan düşüyordu. Göçmenler metanetlerini korumak için duvarlara "Bir asker asla geri çekilmez" ve "Gözlerimiz kapalıyken ilerliyoruz" şeklinde yazılamalar yapıyordu. Candé uzak bir köşeye çöktü ve paniklemeye başladı. Bir hücre arkadaşına "Ne yapmalıyız?" diye sordu.

Al Mabani'nin duvarlarının ötesindeki dünyada hiç kimse Candé'nin yakalandığını bilmiyordu. Bir suçla itham edilmedi veya bir avukatla konuşmasına izin verilmedi ve ne kadar süreyle gözaltında tutulacağına dair hiçbir beyanda bulunulmadı. Oradaki ilk günlerinde, çoğunlukla kendiyle baş başa kaldı ve hapishanenin acımasız rutinlerine uymak zorunda kaldı. Hapishane, kendini muğlak bir isim olan Kamu Güvenlik Birimi olarak adlandıran milisler tarafından kontrol ediliyor ve bu birimin silahlı adamları koridorlarda devriye geziyor. Cinsiyetlerine göre ayrıştırılan yaklaşık 1500 göçmen, sekiz hücrede tutuluyordu. Her 100 kişiye sadece bir tuvalet düşüyordu ve Candé sık sık bir su şişesine işemek ya da duşta tuvaletini yapmak zorunda kalıyordu. Göçmenler zeminin üzerindeki ince yastıklarda uyuyordu. Fakat bu bile göçmenlere yetecek miktarda değildi. İnsanlar bu yüzden biri gece biri gündüz olmak üzere sırayla uyuyordu. Tutuklu göçmenler, daha iyi havalandırmaya sahip duşta kimin uyuyacağı konusunda kavga ediyordu. Günde iki kez, tek sıra halinde, gökyüzüne bakmalarının ya da konuşmalarının yasak olduğu avluya götürülüyorlardı. Muhafızlar, hayvanat bahçesi görevlileri gibi, ortak yemek kaselerini yere koyuyor ve göçmenler yemek için etrafında toplanıyordu.

Gardiyanlar, emirlere uymayan mahkumları kürek, hortum, ağaç dalı veya kablo gibi ellerine geçen her şeyle dövüyorlardı. Candé'nin yanındaki yastıkta uyuyan Kamerunlu yaşlı Tokam Martin Luther, "Herhangi bir sebep yokken herkesi dövüyorlar" diyor. Tutuklular, birisi öldüğünde, o kişinin cesedinin hapishane yerleşkesinin dışındaki tuğla ve moloz yığınlarının yanına atıldığını iddia ediyor. Gardiyanlar, yaklaşık 500 dolar karşılığına göçmenlere özgürlüklerini teklif ediyor. Yemek sırasında gardiyanlar cep telefonlarıyla dolaşarak tutukluların ödeme yapabilecek akrabalarını aramasına izin veriyor. Ancak Candé'nin ailesi böyle bir fidyeyi karşılayabilecek bir durumda değildi. Luther bana, "Eğer arayacak kimsen yoksa, sadece oturursun" dedi.

Son 6 yılda Sahra Altı Afrika'dan gelen göçmenlerden bıkan Avrupa Birliği (AB), göçmenleri daha kıyılarına ulaşmadan yakalayan ve milisler tarafından yönetilen acımasız Libya gözaltı merkezlerine gönderen bir hayalet göç sistemi yarattı. Ülkedeki milislerle bağlantılı yarı askeri bir örgüt olan Libya Sahil Güvenliği’ni, Akdeniz'de devriye gezmek, insani kurtarma operasyonlarını sabote etmek ve göçmenleri yakalamak için donattı ve eğitti. Göçmenler daha sonra milisler tarafından yönetilen kâr amaçlı bir hapishaneler ağında sonsuza dek tutuklu kalmak üzere gönderiliyor. Bu yılın eylül ayında, çoğu Al Mabani'de olmak üzere yaklaşık 6 bin göçmen yakalandı. Uluslararası yardım kuruluşları göçmenlere yönelik bir dizi suistimali belgeledi. Elektrik şokuyla işkence gören tutuklular, gardiyanlar tarafından tecavüze uğrayan çocuklar, fidye için zorla çalıştırılan aileler, zorla çalıştırılan kadın ve erkekler… 2012-2014 yılları arasında Libya Adalet Bakanı olarak görev yapan Salah Marghani, bana "Avrupa Birliği uzun yıllar boyunca dikkatlice düşündükleri ve planladıkları bir şeyi uyguladı. İnsanları Avrupa’ya gitmekten caydırmak için Libya’da bir cehennem yarattılar” dedi.

Candé, hapishaneye getirildikten üç hafta sonra bazı mahkûmlar bir kaçış planı hazırladı. Fildişi Sahili'nden bir göçmen olan Moussa Karouma ve diğer göçmenler, bir çöp kutusuna tuvaletlerine yaptılar ve kötü koku katlanılmaz hale gelene kadar iki gün boyunca hücrelerinde tuttular. Karouma ilk defa hapishanede kaldığını ve çok korktuğunu söyledi. Gardiyanlar hücrenin kapısını açtığında sayıları 19’u bulan göçmenler hızlıca hücreden kaçtılar. Bir banyo çatısının üstüne çıktılar ve yaklaşık 5 metre yükseklikteki duvardan atlayarak hapishanenin yakınındaki bir ara sokakta gözden kayboldular. Geri kalanlar için ise sonuçlar kanlı oldu. Gardiyanların çağırdığı takviye kuvvetler hücrelere ateş açarak tutukluları dövdüler. Uluslararası Af Örgütü’ne konuşan bir göçmenin daha sonra aktardığına göre koğuştaki bir kişiyi bayılıncaya kadar silah dipçiğiyle dövdüler: Bu göçmen "Gece onu almak için ambulans göndermediler. Hala nefes alıyordu ama konuşamıyordu. Ne yaptığını ve ona ne olduğunu bilmiyorum" dedi.

Gardiyanların iki ay sonra Ramazan ayı şerefine onun da kaldığı hücredeki mahkûmları serbest bırakacağına dair bir söylenti duyan Candé beladan uzak durmaya çalıştı. Luther, kendi günlüğüne "Tanrı mucizevidir. Onun kudreti dünyadaki tüm göçmenleri ve özellikle Libya'dakileri korumaya devam etsin" yazmıştı.

Göçmen krizi olarak adlandırılan şey, Ortadoğu ve Sahra Altı Afrika'daki şiddet, yoksulluk ve iklim değişikliğinin etkilerinden kaçan insanların Avrupa'ya akın etmeye başladığı 2010 yılı civarında başladı. Dünya Bankası, önümüzdeki elli yıl içinde kuraklık, mahsul kıtlığı, denizlerin yükselmesi ve çölleşmeyle birlikte çoğu Küresel Güney'den 150 milyon insanın yerinden edileceğini ve hem Avrupa'ya hem de başka yerlere göçü hızlandıracağını tahmin ediyor. Sadece 2015 yılında Ortadoğu ve Afrika'dan bir milyon insan Avrupa'ya geldi. 200 kilometreden daha kısa olan yaygın bir göç yolu, Libya'dan geçerek Akdeniz'e ve oradan da İtalya'ya doğru devam ediyor.

Avrupa uzun süredir bu göçü engelleme konusunda yardımcı olması için Libya'ya baskı yapıyordu. Libya'nın eski lideri Muammer Kaddafi bir zamanlar Pan-Afrikanizmi benimsemiş, Sahra Altı Afrikalıları ülkenin petrol çıkarma sahalarında çalışmaya teşvik etmişti. Ancak 2008 yılında dönemin İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi'yle katı kontroller uygulamayı taahhüt eden bir "dostluk anlaşması" imzaladı. Kaddafi zaman zaman bunu bir pazarlık aracı olarak kullandı. Örneğin 2010 yılında eğer 6 milyar dolar yardım parası göndermezlerse "Avrupa'yı siyaha boyayacağını" söyledi. 2011 yılında Arap Baharı'nın yol açtığı bir ayaklanmanın ABD liderliğinde işgale dönüşmesiyle iktidardan devrildi ve öldürüldü. Sonrasında Libya kaosa sürüklendi. Bugün, meşruiyet için mücadele eden iki hükümet var. Birleşmiş Milletler (BM) tarafından tanınan Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ve Tobruk merkezli, Rusya tarafından desteklenen Libya Ulusal Ordusu. Her ikisi de ülkenin büyük bir bölümünü kontrol eden aşiret bağlantılı silahlı milislerle kurulan hassas ve kaygan ittifaklara güveniyor. Libya'nın giderek daha da denetimsiz hale gelen uzak sahilleri, Avrupa'ya gitmeye çalışan göçmenlerle dolup taşıyor.

Göçmen krizinin ilk büyük trajedilerinden biri 2013 yılında, çoğu Eritreli olmak üzere 500’den fazla göçmeni taşıyan bir botun Akdeniz'de alev alarak batması ve 360 kişinin ölümüyle sonuçlanmasıyla gerçekleşti. İtalya'nın en güneyinde bulunan Lampedusa adasına yarım milden daha yakınlardı. Avrupalı liderler ilk başta üzgün olduklarını söylediler. Almanya Şansölyesi Angela Merkel, göçe izin veren bir yaklaşım benimseyecekleri sözünü verdi. 2014 yılında, 39 yaşındaki Matteo Renzi, İtalyan tarihindeki en genç başbakan seçildi. Bill Clinton ayarında bir merkez liberal olan Renzi'nin önümüzdeki 10 yıl boyunca ülke siyasetinde hâkim olacağı düşünülüyordu. Merkel ile benzer bir yaklaşımı benimseyerek göçmenlere kucak açtı ve denizdeki cesetlere sırtını dönen bir Avrupa'nın kendine uygar diyemeyeceğini söyledi. 150 bin göçmenin güvenli geçişini sağlayan Mare Nostrum adlı kurtarma misyonunu destekledi ve İtalya sığınma talepleri için yasal destek sağladı.

Göçmenlerin sayısı arttıkça Avrupa'nın kararsız tavırları yerini kontrol edilemezliğe bıraktı. Göçmenlerin tıbbi yardıma, çalışma imkanlarına ve okula ihtiyacı vardı. Bu durum nedeniyle finansal kaynaklar zorlandı. Fransa merkezli İleri Araştırmalar Enstitüsü’nde göç uzmanı olan James F. Hollifield bana şöyle dedi: "Liberal Batı olarak bir ikilem içerisindeyiz. Toplumsal sözleşmeyi ve liberal devleti sarsmadan sınırları güvence altına almanın ve göçü yönetmenin bir yolunu bulmalıyız." Almanya için Alternatif (AfD) ve Fransa'daki Ulusal Cephe (RN) gibi partiler durumu istismar ederek yabancı düşmanlığını körükledi. 2015 yılında Almanya'nın Köln şehrinde Kuzey Afrikalı erkekler bir kadına cinsel saldırıda bulununca bu durum ivme kazandı. Ertesi yıl Tunuslu bir sığınmacı, Berlin'de bir kamyonla Noel pazarına daldı ve 12 kişiyi öldürdü. Baskı altında kalan Merkel sonunda göçmenlerin asimile edilmesini kabul etti ve burka yasağını destekledi.

Renzi'nin Mare Nostrum kurtarma misyonu 115 milyon euroya mâl olmuştu ve 6 yıl içinde üçüncü ekonomik resesyonla boğuşan İtalya için sürdürülemez bir duruma gelmişti. İtalya ve Yunanistan'daki göçmenleri yeniden yerleştirme çabaları boşa düştü. Her ikisi de aşırı sağcı liderler tarafından yönetilen Polonya ve Macaristan, hiçbir göçmeni kabul etmedi. Avusturyalı yetkililer İtalya sınırına bir duvar inşa etmekten bahsediyordu. İtalya'da Renzi'yi kınayan ve dalga geçen aşırı sağcı politikacıların oyları arttı. 2016 yılında Renzi istifa etti ve partisi eski politikalara geri döndü. Dahası, Renzi de ilk baştaki göçmen dostu politikalardan vazgeçti ve "Kendimizi suçluluk duygusundan kurtarmalıyız. Bizden daha kötü durumda olan insanlara İtalya'ya hoş geldiniz demek gibi bir ahlaki görevimiz yok" dedi.

Sonraki birkaç yıl boyunca Avrupa, 2016 yılında İtalya İçişleri Bakanı olan Marco Minniti öncülüğünde farklı bir yaklaşım benimsedi. Geçmişte Renzi hükümetinin dostu olan Minniti, meslektaşının hatalı olduğunu düşünüyordu. Minniti, "Oldukça güçlü olan öfke ve korku duygusuna cevap veremedik" dedi. İtalya, kıyılarının 30 mil ötesindeki arama-kurtarma operasyonlarını durdurdu. Yunanistan, İspanya, İtalya ve Malta, kurtarılan göçmenleri taşıyan insani yardım botlarını geri çevirmeye başladı ve İtalya sonunda bu teknelerin kaptanlarını insan kaçakçılığına yardım etmekle bile suçladı. Kısa süre sonra Minniti'nin lakabı "Korku Bakanı" oldu.

AB tarafından 2015 yılında kurulan Afrika için Acil Durum Vakıf Fonu (ETFA) için şimdiye dek yaklaşık 6 milyar dolar harcanmış durumda. ETFA'yı destekleyenler, programın gelişmekte olan ülkelere yardım parası sunduğunu, Sudan'da Covid-19 yardımı ve Gana'da yeşil enerji için mesleki eğitime destek olmak gibi faydalı işler için kullanıldığını söylüyor. Ancak ETFA misyonunun çoğu, Afrika ülkelerine göçmenlere yönelik daha ciddi yaptırımlar uygulamaları için baskı yapmayı ve bunları uygulayan kurumlara fon sağlamayı amaçlıyor. 2018 yılında Nijerli yetkililerin, göçmen karşıtı politikaların uygulanmasında AB'ye yardım etmek karşılığında kendileri için araba, uçak ve helikopter gibi "hediyeler" içeren bir liste gönderdiği iddia ediliyor. Yine bu kapsamda, Sudan'ın gizli polisi için bir istihbarat merkezi kurulmasına finansal kaynak sağlanırken AB'nin Etiyopya vatandaşlarının kişisel verileri bu istihbarat servisine verildi. Bu kapsamdaki fonlar AB'nin yürütme organı olan Avrupa Komisyonu'nun inisiyatifiyle dağıtılıyor ve Parlamento denetleme yetkisine sahip değil. Konuştuğum ETFA yetkililerinden biri, bana "Misyonumuzun amacı hayat kurtarmak, ihtiyacı olanları korumak ve insan ticareti, göçmen kaçaklığıyla mücadele etmek" dedi.

Minniti, göçmen trafiğini durdurmak için Avrupa'nın önemli ortaklarından biri olması planlanan ve o zamanlar batık bir devlet olan Libya'ya yöneldi. 2017 yılında Trablus'a gitti ve o sırada ülkede tanınan ve en güçlü milis gücüne sahip olan hükümetle anlaştı. AB fonlarıyla desteklenen İtalya, Libya ile imzaladığı anlaşma kapsamında deniz yoluyla Avrupa'ya geçmeye çalışan izinsiz göçmen sorununa acil çözüm bulmak için iş birliği yapma konusunda bir mutabakat sağladı. ETFA, Libya'nın göçe yönelik saldırısına yarım milyar dolar kaynak sağladı. Eski Adalet Bakanı Marghani, "Libya'yı kötü taraf yapmak istiyorlar. Avrupa bu berbat sistemi iyileştirmek için kaynak sağlayan iyi insanlar olurken Libya'yı bu politikaların sahibi gibi göstermek istiyorlar" dedi.

Minniti, Avrupa'daki göç korkusunun meşru olduğunu ve demokrasinin buna kulak vermesi gerektiğini söyledi. Kendisinin politikaları nedeniyle göçmen sayısında ciddi düşüş oldu. Bu yılın ilk yarısında 21 binden daha az insan Akdeniz'i geçerek Avrupa'ya ulaşabildi. Minniti, 2017 yılında basına verdiği bir demeçte "İtalya'nın Libya'da yaptığı şey, göçmen akışıyla sınırlar veya dikenli teller kurmadan mücadele etmek için bir modeldir" dedi. Kendisi o zamandan beri hükümet yetkilisi değil ve İtalyan savunma sanayisine çalışan Med-Or isimli bir vakıfta yöneticilik yapıyor. Bu proje için kendisiyle görüşme talebime yanıt vermedi. Renzi'yi devirmeye çalışan İtalyan sağı, Minniti'nin bu çalışmalarını ayakta alkışladı. İtalya'da milliyetçi bir parti olan Kuzey Ligi'nin lideri Matteo Salvini, "Bu önlemleri biz sunduğumuz zaman bizi ırkçı olarak yaftaladılar. Şimdi görünüşe göre herkes bizim haklı olduğumuzu anlıyor" dedi.

Aliou Candé, Sintchan Demba Gaire köyü yakınlarındaki bir çiftlikte büyüdü. Telefon şebekesinin, asfalt yolların, elektriğin ve kanalizasyon alt yapısının olmadığı bir yer. Bir yetişkin olarak ailesiyle birlikte çiftlikte çalıştı. İki küçük oğlu ve karısı Hava'yla kaldıkları sarı-mavi renkli ev balçıktan yapılmıştı. Yabancı şarkıcıları dinledi, Avrupa'daki futbol takımlarını takip etti, İngilizce ve Fransızca konuşuyordu. Ayrıca bir gün Portekiz'de yaşayabilme umuduyla kendi kendine Portekizce öğreniyordu. Candé'nin üç kardeşinden biri olan Jacaria, "İnsanlar Aliou'ya saygı duyardı. Asla belaya bulaşmaz, çok çalışırdı" dedi.

Fotoğraf: Aliou Candé'nin erkek kardeşi Jacaria Candé tarafından gönderildi.

Candé'nin çiftliğinde, Gine-Bissau’nun ihracat kalemlerinin yaklaşık yüzde 90'ını oluşturan mango, manyok ve kaju ekiliydi. Fakat muhtemelen iklim değişikliğiyle birlikte değişmeye başlayan hava durumu bölgeyi etkiledi. Jacaria, "Soğuk olması gereken kış mevsimi artık soğuk değil ve havalar olması gerekenden çok daha erken ısınıyor" dedi. Şiddetli yağmurlar yüzünden çiftlik yılın büyük bir bölümünde sadece kanoyla ulaşılabilir hale geldi. Kuraklık dönemi bir önceki hasat mevsimine göre daha uzun sürmeye başlıyor gibiydi. Candé'nin az süt veren dört zayıf ineği vardı. Ayrıca, sivrisinekler hastalık yayıyordu. Candé'nin çocuklarından biri sıtmaya yakalandığında hastaneye ulaşmak neredeyse bir gün sürdü ve küçük çocuk neredeyse ölüyordu.

Dindar bir Müslüman olan Candé, ailesini destekleyemediğini ve bu yüzden Tanrı'nın buyruğunu yerine getiremediğini düşünüyordu. Candé'nin kardeşlerinden biri olan Bobo, "Kendisini suçlu ve kıskanç hissediyordu" dedi. Jacaria İspanya'ya, üçüncü kardeş Denbas ise İtalya'ya göç etmişti. Her ikisi de para ve lüks restoranların fotoğraflarını gönderiyordu. Candé'nin babası Samba bana, "Yurt dışına giden, evine servet getirir" dedi. Hava'nın sekiz aylık hamile olmasına rağmen Candé'nin ailesi çocuklarına bakacaklarına dair söz vererek onun da Avrupa'ya gitmesini teşvik etti. Annesi Aminatta, "Bütün arkadaşları yurt dışına gitti ve hayat kurdu. O neden yapamasın?" dedi. 13 Eylül 2019'da Avrupa'ya gitmek için yola çıkan Candé'nin yanında 600 euro, bir Kur’an, bir deri günlük, iki tişört ve iki pantolon vardı. Yola çıktığı sabah karısına "Bunun ne kadar süreceğini bilmiyorum ama seni seviyorum ve geri döneceğim" dedi.

Candé, bir zamanlar Sahra Geçidi olarak adlandırılan Nijer, Agadez'e ulaşana kadar yollarda otostop çekerek ya da otobüslere binerek Orta Afrika boyunca seyahat etti. AB gibi tam teşekküllü resmi bir dayanağı olmasa da Orta Afrika'da sınırlar tarihsel olarak hep açık oldu. Fakat 2015 yılında AB yetkilileri Nijer'e 36. Yasa adlı bir yasayı geçirmeleri için baskı uyguladı. Bu yasanın resmileşmesiyle birlikte göçmenleri kuzeye taşıyan tur rehberleri ve otobüs şoförleri bir gecede insan kaçakçısı ilan edildi ve 30 yıl hapis cezasına mahkûm edildiler. Bu, göçmenleri daha tehlikeli yolları tercih etmeye zorladı. Candé altı kişiyle birlikte Sahra üzerinden yola çıkmıştı. Kimi zaman yol kenarında, kumların üzerinde uyumak zorunda kalmışlardı. Telefonda Jacaria’ya “Buralarda sıcaklık ve toz çok korkunç” demişti. Eşkıyaların kontrolündeki bir bölgeden gizlice Cezayir’e girdi. Ailesine “Yakalananı serbest bırakılana kadar dövüyorlar” demişti. “Burada her yer böyle.”

Ocak 2020’de Fas’a ulaştı ve İspanya’ya geçişin 3 bin euro olduğunu öğrendi. Jacaria dönmesini istedi ama Candé “Sen Avrupa’da çok çalıştın, aileye para gönderdin, artık benim sıram” dedi. Libya’dan İtalya’ya geçen botlarda yer bulmanın daha ucuz olduğunu duydu. Aralıkta Trablus’a vardı ve Gargaresh adlı bir mülteci varoşunda kalmaya başladı. Kırk yaşında eski bir terzi olan büyük amcası Demba Balde yıllarca Libya’da kaçak yaşamış, çeşitli işlerde çalışmıştı. Balde, Candé’ye boyacılık işi buldu ve Akdeniz’i geçme planından cayması için sıkıştırmaya çalıştı. “O yol ölüme gidiyor” dedi.

Geçen mayısta mülteci tutuklama sistemini incelemek için Trablus’a gittim. Kısa süre önce The Outlaw Ocean Projesi isimli, denizlerde insan hakları ve çevre sorunları üzerine haber yapan, kâr amacı gütmeyen bir proje başlatmıştım. Yanımda benimle çalışan üç kişilik bir araştırma ekibi de vardı. Trablus’un sahil kesimi inşaat halinde ofisler, oteller, apartmanlar ve okullarla doluydu. Her yol ağzında silahlı, üniformalı adamlar vardı. Libya’ya neredeyse hiç Batılı gazeteci alınmıyordu ama bir uluslararası yardım grubunun yardımıyla vize almayı başarmıştık. Trablus’a vardıktan kısa süre sonra ekibime takip cihazları verip ayakkabılarının içine pasaport fotokopilerini koymalarını önerdim. Şehir merkezine yakın bir otele yerleştirildik ve yanımıza küçük bir güvenlik ekibi atandı.

Libya Sahil Güvenliği ismi sanki resmi bir askeri örgütmüş izlenimi yaratıyor ama herhangi bir düzenli komutası yok; BM’nin milislerle bağlantılı olmakla suçladığı yerel devriyelerden oluşuyor (İnsan hakları emekçileri onlara “sözde Libya Sahil Güvenliği” diyor). Minniti 2017’de basına devriyeleri kurmanın zor bir iş olacağını söylemişti: “Libya Sahil Güvenliği’ni hayata döndüreceğimizi söylediğimizde bize bile hayal gibi gelmişti.” AB’nin Vakıf Fonu o günden bu yana Sahil Güvenliği’ni ciddi bir sınır gücü haline getirmek için milyonlarca dolar harcadı.

2018’de İtalyan hükümeti, AB’nin de onayıyla, Sahil Güvenliği’nin görev alanını Libya kıyısından neredeyse 170 km’ye, uluslararası sulara ve İtalya’yla mesafenin yarısına kadar genişletmek için BM onayı almasına yardım etti. AB de 6 sürat teknesi, 30 Toyota Land Cruiser, çok sayıda radyo, uydu telefonu, şişme lastik bot ve 500 üniforma verdi. Sahil Güvenliği’ne komuta merkezleri kurmak için neredeyse 1 milyon dolar harcadı ve hala üyelerine eğitim vermeyi sürdürüyor. Ekim 2020’de AB yetkilileri ve Libyalı komutanlar, İtalya’da yapılıp ETFA parasıyla geliştirilen 2 son teknoloji sahil güvenlik teknesini törenle suya indirdi. Bir basın toplantısında AB’nin Libya elçisi Josa Sabadell, “Bu iki geminin yeniden donatılması Avrupa Birliği, AB üye ülkesi İtalya ve Libya arasındaki yapıcı iş birliğinin en iyi örneği oldu” dedi.

Belki en önemli yardım ise AB’nin 2004’te, kısmen Avrupa’nın Rusya’yla sınırını korumak amacıyla kurulan teşkilatı FRONTEX’ten geliyor. 2015’te FRONTEX, denizdeki mültecileri “sistematik olarak yakalama çabası” olarak adlandırdığı girişimi başlattı. Bugün teşkilatın yarım milyar euro üzerinde bir bütçesi ve AB sınırları dışında operasyonlara gönderebildiği kendine ait bir üniformalı ordusu var. Teşkilat drone ve özel sözleşmeli uçaklar ile Akdeniz’i neredeyse her saniye gözetliyor. Bir mülteci botu tespit ettiklerinde fotoğrafını ve konumunu -sözde kurtarmaya yardım etmek için- yerel hükümet teşkilatlarına ve bölgedeki diğer ortaklarına gönderiyor, ancak çoğunlukla insani yardım gemilerine haber vermiyor.

Bir FRONTEX sözcüsü bana teşkilatın “Libyalı yetkililerle asla doğrudan iş birliği yapmadığını” söyledi. Ama Lighthouse Reports, Der Sipegel, Libération ve A.R.D dahil kimi Avrupalı haber kuruluşlarının yaptığı bir araştırma, FRONTEX mültecileri gözlemledikten sonra botlarının sahil güvenlik tarafından yakalandığı 20 olay rapor etti. Araştırma ayrıca FRONTEX’in kimi zaman mülteci botlarının konumunu doğrudan sahil güvenliğe gönderdiğine dair kanıtlar buldu. Örneğin bu yılın başındaki bir WhatsApp konuşmasında bir FRONTEX yetkilisi kendini Libya Sahil Güvenliği “kaptanı” olarak tanıtan birine “Günaydın, bayım. [koordinat] bölgesinde sürüklenen bir bot görüyoruz. İnsanlar içinden su döküyor. Lütfen mesajı aldığınızı belirtiniz” dediği bir mesaj göndermiş. Uzman hukukçular bu eylemlerin mültecilerin sınır dışı edilmesine ya da güvende olmadıkları yerlere geri gönderilmelerine dair uluslararası yasaları çiğnediğini belirtiyor. FRONTEX yetkilileri kısa süre önce sunduğum bir belge açıklama talebinin sonuçlarını gönderdi. Belgelere göre 1-5 Şubat arası, yaklaşık olarak Candé’nin denizde olduğu süre zarfında, teşkilat ile sahil güvenlik arasında 37 e-posta gönderilmiş. (FRONTEX, “mültecilerin hayatlarını tehlikeye atacağı” gerekçesiyle e-postaların içeriğini açıklamayı reddetti.)

FRONTEX’in misilleme korkusundan ötürü adını vermeyen üst düzey bir yetkilisi, bana teşkilatın gözlem görüntülerini İtalya Sahil Güvenliği’ne ve İtalya’nın Deniz Arama-Kurtarma Koordinasyon Merkezi’ne de gönderdiğini, bunların da Libya Sahil Güvenliği’ne bilgi aktardığına inandığını söyledi (İtalyan teşkilatları buna dair yorum yapmayı reddetti). Yetkili bu dolaylı yöntemin teşkilatı sorumluluktan kurtarmadığını belirtti: “Bilgiyi sen sağlıyorsun. Bizzat kendin yapmıyor olsan bile sağladığın bilgi mültecilerin zorla geri gönderilmesine yol açıyor.” Yetkili, üstlerine pek çok kez mültecilerin Libya’ya dönmesine yol açacak eylemlerden kaçınmaları için ısrar etmiş. “Ne söylediğinin önemi yok” diyor; “anlamaya niyetleri yok.” (Bir FRONTEX sözcüsü bana “her tür potansiyel arama-kurtarma durumunda, FRONTEX’in önceliği hayat kurtarmaktır” demişti.)

Sahil güvenlik koordinatları alır almaz hızlıca botlara ulaşıp kurtarma gemileri gelmeden mültecileri yakalamaya çalışıyor. Kimi zaman mülteci botlarına ateş ediyor ya da insani yardım gemilerine uyarı ateşi açıyorlar. BM’nin Uluslararası Göç Örgütü’ne (IOM) göre son 4 yılda sahil güvenlik ve diğer Libyalı yetkililer 80 binden fazla mülteci yakaladı. 2017’de Sea-Watch isimli bir yardım grubu batmakta olan bir mülteci botunun yardım çağrısına karşılık verdi. Sea-Watch 2 kurtarma botu indirirken Ras Jadir adlı bir Libya Sahil Güvenlik teknesi hızla yaklaştı ve yol açtığı dalgalar bazı mültecilerin bottan düşmesine neden oldu. Sonrasında sahil güvenlik mültecileri denizden çıkarıp döve döve tekneye çıkardı. Sea-Watch görevinin lideri Johannes Bayer daha sonrasında “Sahil güvenliğin tek amacı mümkün olduğunca insanı Libya’ya geri götürmekmiş, insanların boğulması umurlarında değilmiş gibi görünüyordu” dedi. Ras Jadir uzaklaşırken bir mülteci atlayıp teknenin kenarına tutundu, denizde sürüklendi. Sea-Watch’a göre biri iki yaşında olmak üzere en az yirmi kişi öldü. Bir mülteci, Uluslararası Af Örgütü’ne, geçen şubat bir sahil güvenlik teknesi bir mülteci botuna hasar verirken teknedeki memurların kameralarıyla görüntü aldıklarını söyledi. Bottaki mültecilerden beşi boğularak öldü.

Sahil güvenlik dokunulmazlığı varmış gibi davranıyor. “Ateşli silahlarla mülteci botlarını batırdığı” gerekçesiyle BM Güvenlik Konseyi yaptırım listesine alınan, Libya’nın Zawiya kentinde bir sahil güvenlik biriminin kumandanı Abdel-Rahman al-Milad Ekim 2020’de Libyalı yetkililerce tutuklandı. Milad 2017’de Roma ve Sicilya’da İtalyan yetkililerle daha fazla fon almak için yapılan toplantılara katılmıştı. Geçen nisan ayında kanıt yetersizliği gerekçesiyle serbest bırakıldı. Konuyla ilgili yorum yapmayı reddeden sahil güvenlik, sıklıkla Avrupa’ya göçü başarıyla azalttıklarına değiniyor ve insani yardım gruplarının insan kaçakçılığıyla mücadele çabalarına engel olduğunu iddia ediyor. Bir sözcü İtalyan medyasına “Bize niye savaş açıyorlar ki?” demişti; “Mültecilerin iyiliğini istiyorlarsa bizimle iş birliği yapmaları gerek”. ETFA sözcüsü de AB’nin sahil güvenlik ile iş birliğinin “kara ya da deniz yoluyla tehlikeli yolculuklara çıkan insanların hayatını kurtarmak” amaçlı olduğunu söyledi.

Geçen mayıs, ekibimden bir belgeselci olan Ed Ou, Sınır Tanımayan Doktorlar örgütüne ait bir gemide birkaç hafta geçirip Akdeniz’deki mültecileri kurtarma çabalarını filme aldı. Örgüt radar ve gönüllü uçakları ile mülteci botlarını tespit ediyordu ancak çoğu zaman sahil güvenlik botlara onlardan önce ulaşıp mültecileri yakalıyordu. İnsani yardım emekçileri kimi zaman üzerlerinde uçan FRONTEX’e ait bir drone ile de karşılaştı; kırk beş saat aralıksız uçabilen I.A.I Heron sınıfı bir drone. Gemi özenle yalnızca uluslararası sularda kurtarma görevleri yapmaya çalışıyordu ama radyoda sahil güvenliğin tehditleri duyuluyordu; bir memur “Hedeften uzaklaşın. Libya karasularına girmeyin. Yoksa sizinle farklı yöntemlerle ilgilenirim” diyordu. Başarılı bir kurtarmadan sonra bazı Sudanlı mülteciler Libya’da gördüklerini anlattı. Biri, daha önceki bir yolculuğunda yakalandığı zaman sahil güvenliğin onu dövdüğünü ve işkence ettiğini söylüyordu. Bir diğeri Libya’nın bir gözaltı merkezinde tutukluların vurularak öldürüldüğünden söz etti. Üçüncü bir mülteci üzerine “Libya’yı s******” yazılı bir tişört giyiyordu.

3 Şubat 2021 saat 22.00 sularında bir kaçakçı, Candé dahil 130 kişiyi Libya kıyısına götürdü ve lastik bir botla denize gönderdi. Yola çıkmanın heyecanıyla bazı mülteciler şarkı söylemeye başladı. Yaklaşık iki saat sonra bot uluslararası sulara girdi. Botun kenarında oturan Candé umutlandı. Diğerlerine eşini ve çocuklarını da yanına almak istediğini söyledi.

Kaçakçı, botun kumandasını üç mülteciye vermişti. Bir “pusulacı” bota yön gösteriyor, “kaptan” motoru ve uydu telefonunu kontrol ediyordu; Libya’dan yeterince uzaklaştıklarında bir göç aktivist grubu olan Alarm Hattı’nı arayıp kurtarılmayı isteyecekti. “Kumandan” düzeni sağlayıp kimsenin botun havasını söndürecek tıpaya dokunmamasını sağlıyordu. Kısa süre sonra deniz çetinleşti, neredeyse herkesi deniz tuttu ve ayaklarında biriken dalga suyu kusmuk, dışkı, şeker ambalajı ve ekmek kırıntısı deryasına dönüştü. Bazı mülteciler yarıdan kesilmiş su şişeleriyle bottaki suyu boşaltmaya çalıştı. Kavga çıktı ve botu bıçakla yarmakla tehdit eden biri kontrol altına alındı. Candé’yle botta arkadaş olan Mohamed David Soumahoro “Herkes tanrısına yakarmaya başladı” diye anlatıyor; “Kimi Allah’a, kimi İsa’ya, biri şuna, biri buna. Kadınlar ağlıyordu ve çevrelerindeki paniği görünce bebekler de ağlamaya başladı.”

Şafakta deniz duruldu ve Libya’dan yeterince uzaklaştıklarına karar veren mülteciler Alarm Hattı’nı aradı. Bir gönüllü onlara yakınlarda bir ticaret gemisi olduğunu söyledi. Haber coşkuyla karşılandı. Mülteciler “Bosa, özgür, bosa, özgür” diyerek bir Fulanî tezahüratı tutturdu. Gözleri parlayan Candé, Soumahoro’ya dönerek “İnşallah başaracağız! İtalya’ya!” dedi. Ancak ticari gemi ulaştığında kaptanı filikaları olmadığını söyleyerek hızla uzaklaştı.

O sıralar Candé'nin teknesi Trablus'tan 70 mil uzaktaydı ama buna rağmen Libya Sahil Güvenliği'nin genişletilmiş yetki alanı içerisindeydi. 4 Şubat saat 17.00 civarında göçmenler tepelerinde 15 dakika boyunca daire çizen ve sonrasında uzaklaşan bir uçak farkettiler. Hava trafiğini izleyen ADS-B Exchange adlı bir kuruluştan alınan veriler, göçmenleri takip eden uçağın FRONTEX tarafından kiralanan beyaz bir Beech King Air 3 (Eagle 1 isimli) gözetleme uçağı olduğunu gösteriyor. FRONTEX, Eagle 1'in göçmenleri yakalama konusundaki rolüne dair yorum yapmayı reddetti. Yaklaşık üç saat sonra ufukta bir tekne belirdi. Soumaharo, "Tekne yaklaştıkça daha net görmeye başladık. Siyah ve yeşil çizgili bayrağı farkettik. Herkes ağlamaya ve başlarını ellerinin arasına alarak bunun Libyalılar olduğunu anladı" dedi.

Çelik, fiberglas ve Kevlar'dan yapılmış bir Vittoria P350 model olan tekne, AB tarafından kullanılan bir sahil güvenlik botuydu. Sahil güvenlik botu, göçmenleri taşıyan tekneye üç kez çarptı. Ardından sahil güvenlik görevlileri göçmenlere seslenerek bota binmelerini söyledi. Bir kişi, göçmenlerin bazılarını tüfeğin dipçiğiyle dövdü. Başka bir kişiyse onları iple kırbaçladı. Karaya geri getirilen göçmenler otobüsler ve kamyonlarla Al Mabani'ye götürüldü.

Libya'ya gittiğimde hükümet yetkilileri bana Al Mabani'yi gezmeme izin verileceğini söyledi. Fakat birkaç gün sonra bunun gerçekleşmeyeceği anlaşıldı. Bir öğleden sonra, ekibim ve ben bir ara sokağa gittik ve gardiyanların fark etmemesi için yeterince yüksekten uçacak şekilde bir drone havalandırdık. Drone'un ekranındaki görüntülerde göçmenleri avludan hücrelerine geri götürmeye hazırlandıklarını gördüm. Bir köşede hareketsiz, başları öne eğik, dizleri üzerine çökmüş, her birinin elleri önündeki adamın sırtına değecek şekilde oturan yaklaşık 65 tutuklu vardı. Bir kişi kafasını başka tarafa çevirince gardiyanlardan biri kafasına vurdu.

Libya yasalarına göre ekonomik göçmenler, sığınmacılar ve insan ticareti mağdurları gibi kesimler "izinsiz göçmenler" olarak biliniyor ve herhangi bir avukata erişim hakkı olmadan süresiz olarak tutuklu kalabilir. Şu anda ülkede bilinen 15 gözaltı merkezi var ve Al Mabani aralarındaki en büyük yer. Uluslararası Göç Örgütü'nden (IOM) bir yetkili, 2017 yılından beri on binlerce göçmenin bu gözaltı merkezlerinde tutulduğunu söyledi. Bu yılın başlarında, Shara' al-Zawiya adlı bir gözaltı merkezinde tutulan 6 kadın, Uluslararası Af Örgütü yetkililerine, gözaltı merkezlerinde tecavüz ve diğer cinsel şiddet biçimlerine maruz kaldıklarını söyledi. Abu Salim adlı başka bir merkezdeyse geçtiğimiz Şubat ayındaki kaçma girişiminden sonra en az 2 göçmen öldürüldü. Uluslararası Af Örgütü yetkililerine konuşan bir göçmen "Libya'da ölüm normal bir şey. Kimse seni aramayacak ve kimse seni bulamayacak" dedi. Af Örgütü'nde Kuzey Afrika üzerine çalışmalar yapan Diana Eltahawy, "Libya'daki göçmen gözaltı merkezlerinin tamamı tepeden tırnağa kadar çürümüş durumda" dedi.

Fotoğraf: Pierre Kattar/The Outlaw Ocean Project

Sahil güvenlik tarafından yakalanan göçmenler, çoğu AB tarafından tedarik edilen otobüslere yüklenerek gözaltına merkezlerine getiriliyor. Bazen sahil güvenlik birimleri bu göçmenleri gözaltı merkezlerine satıyor. Fakat bazı göçmenler bu merkezlere hiç ulaşamıyor. Göç Örgütü’ne göre 2021'in ilk 7 ayında Libya Sahil Güvenliği ve diğer yetkililer tarafından yakalanan 15 bin göçmenin sadece 6 bini bu gözaltı merkezlerinde tutuluyor. Göç Örgütü’nün Libya misyonu başkanı Federico Soda, "Rakamlar örtüşmüyor" dedi ve göçmenlerin insan tacirleri ve milisler tarafından yönetilen, yardım gruplarının erişemediği gizli tesislerde kaybolduğuna inanıyor.

Al Mabani, Libya'da Kamu Güvenliği Teşkilatı'na bağlı milislerin kıdemli yöneticilerinden Emad al Tarabulsi'nin gözetiminde kuruldu. Bu grubun, Kaddafi'yi devirmeye yardım eden ve oğlu Seyfülislam Kaddafi'yi yıllarca esir tutan Zintan aşiretiyle bağlantıları var. Bugün milisler, BM tarafından tanınan Ulusal Mutabakat Hükümeti’yle birlikte hareket ediyor ve Tarabulsi kısa bir süre de olsa istihbarat başkan yardımcısı olarak görev yaptı. Hapishaneyi şehrin milisler tarafından kontrol edilen bir köşesinde inşa etti. Başına geçirdiği kişiyse "tatlı dilli" olarak bilinen Noureddine al-Ghreetly isimli bir milis lideriydi. Bu durumla ilgili yorum yapması için ulaşmaya çalıştığımız Tarabulsi'den geri dönüş alamadık.

Ghreetly daha önce Trablus'un doğu tarafında bir askeri üssün yakınında bulunan Tajoura adlı bir göçmen hapishanesini yönetiyordu. 2019 yılındaki İnsan Hakları İzleme Örgütü raporunda, orada bulunan 16 yaşındaki iki erkek çocuk da dahil olmak üzere altı tutuklu ciddi şekilde dövüldüklerini ve bir kadının defalarca cinsel saldırıya uğradığını söyledi. Raporun yazarları, bir kadın tutuklunun kendini asmaya çalıştığını gördüğünü anlattı. BM'ye bağlı müfettişlere göre mahkumlar silah temizleme, mühimmat depolama ve askeri sevkiyatları boşaltma da dahil olmak üzere çeşitli işleri yapmak üzere zorla çalıştırıldı. Temmuz 2019'da iç savaşın son evresinin patlak verdiği zaman göçmenlerin tutulduğu hangar, bir bombanın düşmesiyle yerle bir oldu. 6'sı çocuk olmak üzere 50'den fazla kişi öldürüldü. Kurtulanların çoğu Al Mabani'ye götürüldü.

AB, bu göçmen hapishanelerinin korkunç olduğunu kabul ediyor. Bana e-postayla ulaşan ETFA sözcüsü, "Bu merkezlerdeki durum kabul edilemez. Mevcut keyfi gözaltı sistemi sona ermeli" dedi. Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Josep Borrell, "Göçmenleri keyfi olarak gözaltına alma kararının tamamen Libya hükümetinin sorumluluğunda olduğunu söyledi. İtalya, Libya ile yaptığı ilk anlaşmada, göçmenlerin gözaltına alınması operasyonunun finanse edilmesine ve güvenli hale getirilmesine yardım edeceğine söz verdi. Fakat bugün Avrupalı yetkililer bu merkezleri doğrudan finanse etmediklerini iddia ediyor. ETFA giderlerinin hangi kalemlerden oluştuğu belirsiz fakat sözcünün bana aktardığına göre bu fonun amacı, sağlık, psiko-sosyal destek, nakit yardımı sunan BM kurumları ve uluslararası sivil toplum kuruluşları (STK) da dahil olmak üzere bütün yardımların amacı, gözaltındaki göçmenlerin hayatını kurtaracak destek sağlamak. AB Parlamentosu üyesi Tineke Strik, "Eğer AB, Libya Sahil Güvenliği’ni finanse edip donatmasaydı, göçmenlere yönelik müdahaleler ve bu korkunç gözaltı merkezleri olmayacaktı" derken bu durumun Avrupa'yı sorumluluktan kurtarmadığını söyledi.

AB Yasadışı Göçle Mücadele Müdürlüğü'nün bu bölgeleri denetleyen Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne para gönderdiğini belirten Strik, AB'nin milislerin maaşları ve göçmen merkezlerinin yapımına doğrudan finansal kaynak sağlamasa bile operasyonların çoğunu dolaylı olarak desteklediğini söyledi. ETFA, göçmenleri yakalayan tekneleri, onları hapishanelere getiren otobüsleri ve karada yakalayan SUV'lerin parasını ödüyor. AB tarafından finanse edilen BM ajansları, çeşitli tesisler için duş ve banyolar inşa ederken göçmenlerin buralara geldiklerinde aldıkları battaniye, giysi ve temizlik malzemelerinin parasını ödüyor. ETFA, tutukluları hasta olduklarında hastaneye götürecek ambulanslar almayı taahhüt etti. AB'nin finansal kaynakları, göçmenlerin öldüklerinde koyulacağı ceset torbaları ve Libyalıların ölülerin dini ritüellerine saygılı bir şekilde yaklaşmaları için gereken eğitim için kullanılıyor. Bu çabaların bazıları göçmen hapishanelerini daha insani hale getiriyor fakat bütünlüklü bir şekilde ele alındığında büyük ölçüde AB sayesinde var olan ve göçmenleri Libya'ya geri gönderen politikaların bir sonucu olan acımasız bir sistemin sürdürülmesine de yardımcı oluyorlar.

Milisler, insani yardım grupları ve devlet kurumları tarafından göçmenlere yardım amacıyla gönderilen para ve malzemeleri cebe indirmek gibi çeşitli yöntemlerle kazanç elde etmek için bu tesisleri kullanıyorlar. Misrata'daki bir gözaltı merkezinin müdürü İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne, tesiste çalışan milis bağlantılı yemek şirketlerinin, yemek tedariği için gönderilen paranın yüzde 85'ini cebe indirdiğini söyledi. 2019 yılının Nisan ayında ETFA tarafından finanse edilen bir araştırma, insani yardım grupları aracılığıyla gönderilen paranın çocuğunun milislere gittiğini ortaya koydu. Bu çalışmaya göre bu durum çoğu zaman kâr getiren bir iş.

Kaddafi dönemi yasaları, yaş fark etmeksizin izinsiz yabancıların ülkede ücretsiz olarak çalışmaya zorlanmasına izin veriyor. Bir Libya vatandaşı, bir ücret karşılığında göçmenleri hapishaneden alabilir, onların vasisi olabilir ve istediği süre boyunca özel işlerini yaptırabilir. 2017'de Libya'daki bir köle pazarını ortaya çıkaran CNN, göçmenlerin tarımsal iş gücü için satıldığını gösterdi. Kişi başına açık artırma fiyatı 88 dolardan başlıyordu. Bu sene, bu göçmen merkezlerinde bulunan ve en genci 14 yaşında olmak üzere bir düzineden fazla göçmen, Af Örgütü’ne çiftliklerde çalıştırıldıklarını ve askeri kamplarda silah temizlemekten tutun da sevkiyat yüklemeye kadar bir sürü özel iş yaptıklarını söyledi. En yaygın kazanç sağlama yöntemlerinden biri haraç olabilir. Bu gözaltı merkezlerinde her şeyin bir bedeli vardır. Koruma, yiyecek, ilaç ve en pahalısı özgürlük. Fakat fidye ödemek de özgürlüğü garanti etmez. Fidye ödenmesine rağmen bazı göçmenler başka gözaltı merkezlerine yeniden satılıyor. ETFA tarafından desteklenen araştırmada, göçmenlerin metalaştırılması ve çok fazla göçmen merkezinin bulunmasının bir sonucu olarak, göçmenlerin çoğunun serbest bırakıldıktan sonra başka bir grup tarafından gözaltına alındığı ve yeniden fidye istendiği aktarılıyor.

Libya'nın Yasadığı Göçle Mücadele Müdürlüğü'nü yöneten Al-Mabrouk Abdel-Hafız, Almanya'nın Libya Büyükelçisi ile yaptığı görüşmede, ülkesine ve kendisine gerçekleştirilmesi mümkün olmayan bir görev verildiğini söyledi. Abdel-Hafız, Libya'nın artık bir transit ülke olmadığını, dünya ülkelerinin yönetemediği bir krizle yüzleşmek için yalnız bırakılan bir kurban olduğunu söyledi. Kendisi bu haber için yorum yapmaktan kaçındı. Al Mabani'nin müdürü Ghreetly'yi arayıp oradaki kötü muamele iddialarını sorduğumda, “İstismar yok” diye cevap verdi ve telefonu kapattı.

Libya'ya vardıktan birkaç gün sonra, eski tutuklularla konuşmak için Candé'nin kısa bir süre kaldığı göçmen gecekondu mahallesi Gargaresh'e gittim. İkinci Dünya Savaşı sırasında, İtalyan ve Alman orduları o zamanlar Campo 59 veya Feldpost 12545 olarak adlandırılan bölgeyi esir kampı olarak kullanıyordu. Bugün burası fast-food restoranları ve cep telefonu mağazaları ile çevrili dar sokaklardan oluşan bir peteğe benzer. Milisler tarafından gerçekleştirilen baskınlar günlük hayatın bir parçasıdır. Candé'nin botları durdurulduğunda onunla Al Mabani'ye götürülen arkadaşı Soumahoro ana yolda beni karşıladı ve beni diğer iki göçmenin bulunduğu penceresiz bir odaya götürdü. Chana masala yerken bana hapishanede geçirdiği zamanı anlattı. “Bunun hakkında konuşmak benim için gerçekten zor” dedi.

Al Mabani'deki göçmenler birbirleriyle fısıldaştıkları, ana dillerinde konuştukları veya güldükleri için dövülüyordu. Sorun çıkaranlar, ön tarafında Shell Benzinlik tabelası bulunan kadın hücresinin arkasındaki terk edilmiş bir benzin istasyonu olan tecrit odasında günlerce tutuluyordu. Tecrit odasının banyosu yoktu, bu yüzden mahkumlar bir köşede tuvaletlerini yapmak zorunda kalıyorlardı; koku o kadar kötüydü ki gardiyanlar ziyarete geldiklerinde maske takıyorlardı. Gardiyanlar, tutukluların ellerini çelik bir tavan kirişinden sarkan bir ipe bağlayarak onları dövüyorlardı. Soumahoro, "Bir arkadaşının ya da bir adamın işkence görürken bağırdığını görmek o kadar da kötü değil" dedi. "Ama iki metre boyunda bir adamın bir kadını kırbaçla dövdüğünü görmek...” Mart ayında Soumahoro, gardiyanlar tarafından uygulanan şiddeti protesto etmek için bir açlık grevi düzenledi ve baş aşağı asıldığı ve defalarca dövüldüğü tecrit odasına alındı. "Seni bir giysi gibi asıyorlar" dedi.

Trablus'ta görüştüğüm birkaç eski tutuklu, cinsel istismara da tanık olduklarını söyledi. Al Mabani'de 2 ay boyunca tutulan Fildişi Sahili doğumlu 36 yaşındaki bir göçmen olan Adjara Keita, bana, gardiyanlar tarafından tecavüze uğramak üzere kadınların sık sık hücrelerinden alındığını söyledi. “Kadınlar gözyaşları içinde geri gelirdi” dedi. İki kadın Al Mabani'den kaçtıktan sonra, gardiyanlar Keita'yı yakındaki bir ofise götürdü ve rastgele bir intikam davranışı olarak onu dövdü.

Gardiyanlar ayrıca göçmenleri iş birlikçi olarak görevlendiriyordu, bu onları bölünmüş durumda tutan bir taktikti. Gine Cumhuriyeti'nden 23 yaşındaki Mohamed Soumah, günlük işlerde yardımcı olmak için gönüllü oldu ve kısa süre sonra bilgi akışı için sıkıştırıldı: Hangi göçmenler birbirlerinden nefret ederdi? Provokatörler kimlerdi? Anlaşma daha resmi hale geldi ve Soumah fidye müzakerelerini yürütmeye başladı. Ödül olarak, hapishanenin karşısındaki aşçılar bölümünde uyumasına izin verildi. Bir noktada, sadakatinin karşılığı olarak gardiyanlar, serbest bırakılması için birkaç göçmen seçmesine izin verdi. Hatta kendisi de yerleşkeyi terk edebilirdi. "Gitmeye çalışırsam beni bulacaklarını ve döveceklerini biliyordum" dedi ve çok uzaklaşmadığını söyledi.

Bir uluslararası yardım kuruluşu, hapishaneyi haftada iki kez ziyaret ediyordu ve tutukluların vücutlarının morluklar ve kesiklerle kaplandığını, göz temasından kaçındıklarını ve yüksek seslerden ürktüklerini tespit etti. Bazen göçmenler, yardım görevlilerine gizlice koronavirüsten korunmaya yönelik broşürlerin arkasına yazdıkları çaresizlikle dolu notları vermeye çalışıyorlardı. Birçoğu kuruluş çalışanlarına “yok olduklarını” hissettiklerini söyledi ve birisinin ailelerine hayatta olduklarını bildirmelerini istedi. Bir ziyaret sırasında işçiler Candé'nin hücresine çok kalabalık olduğu için giremediler ve metrekare başına üç tutuklu olduğunu hesap ettiler. Avluda göçmenlerle buluştular. Aşırı kalabalığın yanında tüberküloz ve koronavirüs tespit edildi. Başka bir ziyaret sırasında, ziyaretçilerin gelmesinden evvelki gece yaşanan dayak olayları anlatıldı. Bu olayın sonucunda meydana gelmiş olan kırıklar, kesikler, sıyrıklar ve künt travmalar katalogladılar; hatta bir çocuk o kadar ağır yaralanmıştı ki yürüyemiyordu.

Candé'nin gelişinden sonraki haftalarda, başka bir yardım grubunun üyeleri de tesisin istediği su ve battaniyeleri getirdi. Ancak, gardiyanların bazı malzemeleri kendileri için sakladığını keşfettikten sonra, artık Al Mabani'ye yardım etmeyeceklerine karar verdiler. Mart ayının sonlarına doğru, Gine Büyükelçiliği'nden konsolosluk memuru Cherif Khalil hapishaneyi ziyaret etti. Candé, Gineliymiş gibi davranarak Büyükelçiliğin kendisine yardım edip edemeyeceğini sordu, ancak Khalil’in elinden bir şey gelmiyordu. Candé için “Çaresizdi” dedi Khalil.

Soumahoro ile yemeğimin ortasında telefonum çaldı. Bir polis memuruydu. “Göçmenlerle konuşmanıza izin vermiyoruz” diye bağırdı bana. "Gargaresh'te olamazsın." Hemen gitmezsem tutuklanacağımı söyledi. Arabama döndüğümde, polis memuru orada duruyordu. Daha fazla göçmenle konuşursam ülkeden atılacağımı söyledi. Ondan sonra ekibim ve benim otelimizden uzaklaşmamıza izin verilmedi.

Candé hücresinde oturup Ramazan ayını beklerken, o ve Luther domino oynayarak vakit geçiriyorlardı. Luther günlüğüne kadın mahkûmların protestosunu şöyle yazmıştı: "Kadınlar iç çamaşırlarıyla yerde oturuyorlar çünkü serbest bırakılmayı da talep ediyorlar." O ve Candé, verdikleri emirlere göre gardiyanlara takma adlar takmışlardı. Biri, yemek sırasında göçmenlere her kaseyi beş kişinin paylaşması gerektiğini hatırlatmak için “beş, beş” diye bağırıyordu ve Arapçada beş anlamına gelen ¨khamsa khamsa¨ olarak biliniyordu. Gamis, yani “Otur” adlı başka bir gardiyan, kimsenin ayağa kalkmamasını sağlıyordu. ¨Sessiz Kal¨, gevezeliği kontrol altında tutuyordu. Bir noktada, Candé ve Luther, bir dayak sırasında kafasına darbe almış ve sinir krizi geçiriyor gibi görünen, ortalığı dağıtarak çığlık atan bir göçmenin bakımını üstlendiler. Luther, "O kadar çıldırmıştı ki" diye yazmıştı, "huzur içinde uyuyabilmemiz için" onu dizginlemek zorunda kaldılar. Sonunda gardiyanlar tutukluyu bir hastaneye götürdü, ancak birkaç hafta sonra her zamanki gibi problemli bir şekilde geri döndü. Luther, "İnanılmaz bir durum" diye yazmıştı.

Mart ayının sonlarına doğru göçmenler, Ramazan ayında serbest bırakılmayacaklarını öğrenmişti. Luther, “Libya'da hayat böyledir. Özgürlüğümüzün tadını çıkarmak için yine de sabırlı olmamız gerekecek” diye yazmıştı. Ama Candé giderek daha çaresiz görünüyordu. İlk gözaltına alındığında, sahil güvenlik bir şekilde cep telefonuna el koyamamıştı. Yakalanırsa ağır bir şekilde cezalandırılacağından korkarak telefonunu saklamıştı. Ancak Ramazan dedikodusu ortadan kalktıktan sonra WhatsApp üzerinden kardeşlerine sesli mesaj göndererek durumu açıklamaya çalıştı: “İtalya'ya sudan ulaşmaya çalışıyorduk. Bizi yakalayıp geri getirdiler. Şimdi hapishanedeyiz… Telefonu burada fazla açık tutamıyorsun." Onlara, "Babamıza ulaşmanın bir yolunu bulun" diye yalvardı. Sonra fidyeyi toparlamalarını umarak bekledi.

8 Nisan günü 02.00’de Candé bir gürültüyle uyanmıştı: birkaç Sudanlı tutuklu 4 numaralı hücrenin kapısını açıp kaçmaya çalışıyordu. Tüm mahkûmların cezalandırılacağından endişelenen Candé, Soumahoro'ya ne yapacağını sordu. Soumahoro, Sudanlılarla yüzleşmek için bir düzine kişiyle birlikte gitti. Soumahoro onlara “Daha önce birkaç kez kaçmayı denedik” dedi. "Hiç işe yaramadı. Sadece dayak yedik.” Sudanlılar dinlemedi ve Soumahoro başka bir tutukluya gardiyanları uyarmasını söyledi. Böylece gardiyan hücre kapısının arkasına bir kum kamyonu dayayacaktı.

Sudanlılar banyo duvarından demir boruları söküp müdahale edenlere doğru sallamaya başladılar. Bir göçmen gözünden vurulmuştu; bir diğeri yere düştü, kafasından kan fışkırdı. Gruplar birbirlerine ayakkabı, kova, şampuan şişesi ve alçı levha parçalarıyla vurmaya başlamışlardı. Candé, Soumahoro'ya, "Savaşmayacağım. Ben tüm ailemin umuduyum" dedi.  Kavga üç buçuk saat sürdü. Bazı göçmenler, “Kapıyı açın!” diye bağırarak yardım istedi. Bunun yerine, gardiyanlar güldüler ve tezahürat yaptılar, kavgayı telefonlarıyla demirlerin ardından kayda aldılar. İsyancıların susuz kalmaması için su şişeleri dağıtan biri, "Savaşmaya devam et" dedi. "Yapabilirsen onları öldür."

Ancak saat 05:30'da gardiyanlar gitti ve yarı otomatik tüfeklerle geri geldi. Hiçbir uyarıda bulunmadan on dakika boyunca banyo penceresinden hücreye ateş açtılar. Soumahoro, "Savaş alanı gibiydi" dedi. Gineli iki genç, İsmail Doumbouya ve Ayouba Fofana bacağından vuruldu. Kavga sırasında duşta saklanan Cande, boynundan yaralandı. Duvar boyunca sendeleyerek yürüdü, kanlar içinde kaldı, sonra yere düştü. Soumahoro bir bez parçasıyla kanamayı yavaşlatmaya çalıştı. Candé dakikalar içinde öldü.

Birkaç saat sonra Ghreetly geldi ve gardiyanlara bağırdı, “Ne yaptınız? Onlara her şeyi yapabilirsiniz ama onları öldüremezsiniz!" Göçmenler Candé'nin cesedini teslim etmeyi reddetti ve paniğe kapılan gardiyanlar, iş birlikçi Soumah'ı görüşmeye çağırdı. Sonunda, milisler ceset karşılığında göçmenleri serbest bırakmayı kabul etti. Soumah mültecilere, “Ben,Soumah, bu kapıyı açacağım ve siz dışarı çıkacaksınız. Ben sizin önünüzde olacağım, çıkışa kadar sizinle koşacağım” dedi. 09.00’dan hemen önce, muhafızlar, silahlarını kaldırarak kapının yakınında pozisyon aldı. Soumah hücrenin kapısını açtı ve 300 göçmene onu tek sıra halinde, konuşmadan takip etmelerini söyledi. Sabah işe giden halk, yerleşkeden ayrılıp Trablus sokaklarına dağılan göçmenlere bakmak için yavaşladı.

Trablus'taki sekizinci günümde ekibim ve ben Candé'nin ölümünün ayrıntılarını bir araya topluyorduk. Onlarca göçmen, yetkili ve yardım görevlisiyle görüştük. Otel personelinin ve bize atanan özel güvenlik görevlilerinin hareketlerimizi yetkililere bildirdiği izlenimini edindim.

23 Mayıs Pazar günü, 20.00’den kısa bir süre önce, otel odamda, eşimle telefondayken kapı çalındı. Kapıyı açmamla birlikte, bir düzine silahlı adam içeri girdi. Biri alnıma silah dayadı ve "Yere yat!" diye bağırdı. Başıma bir örtü geçirdiler, beni tekmelediler, yumrukladılar ve yüzüme basarak iki kaburga kemiğimde ve böbreklerimde hasar bıraktılar. Sonra beni odadan dışarı sürüklediler.

Araştırma ekibim otelin yakınında akşam yemeğine gidiyordu, şoförleri onları takip eden arabaları fark edip geri döndü. Birkaç araba yolu kapattı ve maskeli silahlı adamlar dışarı fırladı. Ekibimin şoförünü minibüsten alıp tabancayla dövdüler, sonra meslektaşlarımın gözlerini bağlayıp onları araçla uzaklaştırdılar. Hepimiz kara merkezdeki sorgu odasına götürüldük, burada yine kafam ve kaburgalarım yumruklandı. Hâlâ başımdaki örtüyleydim ve adamların birilerini tehdit ettiğini duyabiliyordum. Biri fotoğrafçımız Pierre Kattar'a "Sen bir köpeksin!" diye bağırdı ve suratına vurdu. Ekibimizin kadın üyesi Hollandalı film yapımcısı Mea Dols de Jong'a "Libyalı bir erkek arkadaş ister misin?" diye fısıldayarak cinsel tehditler savurdular. Birkaç saat sonra kemerlerimizi ve takılarımızı çıkarıp bizi hücrelere yerleştirdiler.

O zamandan sonra uydu görüntülerini çevremizdeki alandan gördüğümüz kadarını karşılaştırarak İtalyan Büyükelçiliği'nden birkaç yüz metre uzakta gizli bir hapishanede tutulduğumuzu keşfettim. Bizi esir alan kişiler bize, sözde Ulusal Birlik Hükümeti’nin bir kurumu olan ve Al Mabani'yi denetleyen, ancak Al-Nawasi Tugayı adlı bir milisle de bağları olan Libya İstihbarat Servisi'nin bir parçası olduklarını söylediler. Bizi sorguya çeken kişiler, Kaddafi'nin yönetimi altında birlikte çalışmış olmalarıyla övündüler. İngilizce konuşan biri, Colorado'da hapishane yönetimiyle alakalı ABD hükümeti tarafından yürütülen bir eğitim programında bulunduğunu iddia etti.

İçinde tuvalet, duş, köpük şilte ve tavana monte kamera bulunan bir tecrit hücresine yerleştirildim. Muhafızlar kapıdaki bir yarıktan bana sarı pirinç ve su şişeleri uzattılar. Her gün bir sorgu odasında saatlerce sorgulandım. Bir adam bana "CIA için çalıştığını biliyoruz" dedi. "Burada Libya'da casusluk ölümle cezalandırılıyor" diye de ekledi. Bazen silahını masaya koydu ya da kafama doğrulttu. Beni kaçıranlar için, ekibimi korumak için attığım adımlar suçluluğumun kanıtı oldu. Neden takip cihazları takalım ve pasaportlarımızın kopyalarını ayakkabılarımızda taşıyalım? Sırt çantamda neden iki "gizli kayıt cihazı" (bir Apple Watch ve bir GoPro) ve "Gizli Belge" (aslında "Güvenlik Belgesi" olarak etiketlenmiş acil durumda irtibat kurulacak kişilerin listesi) başlıklı bir kâğıt destesi vardı?

Gazeteci olmam bir savunmadan çok ikincil bir suçtu. Beni kaçıranlar, Al Mabani'deki ihlaller hakkında göçmenlerle görüşmenin yasa dışı olduğunu söyledi. "Libya'yı neden utandırmaya çalışıyorsun?" diye sordular. Bana defalarca "George Floyd'u siz öldürdünüz" dediler. Kaçmayı umarak tuvaletin su tesisatından bir kısım söktüm ve penceredeki parmaklıkları sökmek için bir metal parçası aradım. Hücremin duvarına hafifçe vurdum ve fotoğrafçı Kattar'ın bir şekilde güven verici bulduğum duvara tıklama sesini duydum.

Karım kaçırılma olayıma kulak misafiri olmuş ve ABD Dışişleri Bakanlığı'na haber vermişti. Hollanda Dışişleri’yle birlikte, ajans serbest bırakılmamız için Ulusal Birlik Hükümeti’ne lobi yapmaya başladı. Bir noktada “yaşam kanıtı” videosu çekmek için hücrelerimizden alındık. Gardiyanlarımız yüzümüzdeki kanı ve kiri yıkamamızı söyledi ve hepimiz gazlı içecekler ve hamur işleriyle dolu bir masanın etrafına oturduk. “Gülümseyin” dediler ve kameraya insanca muamele gördüğümüzü söylememizi istediler. "Konuşun. Normal görünün" dediler. “Düşmanlıkla Mücadele Dairesi”nin antetli kağıdına Arapça yazılmış ve üzerinde Tümgeneral Hüseyin Muhammed el-A'ib'in adı olan “itiraf” belgelerini imzalamamız istendi. Belgelerde ne yazdığını sorduğumda, bizi tutsak eden kişiler güldüler. Bilgisayarlarımızı, telefonlarımızı ve nakit paramızı, ayrıca otuz bin dolarlık çekim ekipmanımızı ve alyansımı aldılar.

Son derece ürkütücü ama neyse ki kısa olan deneyim, Libya'daki süresiz gözaltı dünyasına bir bakış sundu. Candé'nin aylarca hapis yatmasını ve bunun korkunç sonucunu sık sık düşündüm. Kısa bir süre sonra ekibim ve ben hücrelerimizden serbest bırakıldık ve kapıya kadar eşlik ettiler. Yaklaştığımızda, bir sorgucu elini göğsüme koydu. "Arkadaşlar gidebilirsiniz" dedi ekibimdeki diğerlerine. "Ian burada kalacak." Herkes baktı. Sonra kahkahayı patlattı ve şaka yaptığını söyledi. Toplam altı gün esaret altında kaldıktan sonra bir uçağa götürüldük ve Tunus'a uçtuk, bize “göçmenler hakkında haber yaptığımız” için sınır dışı edileceğimiz söylendi.

4 numaralı hücredeki tutuklular serbest bırakıldıktan sonra, Candé'nin ölüm haberi Trablus'ta hızla yayıldı ve sonunda göçmenler arasında bir cemaat liderine ulaştı. Libya'da misillemeye kurban gitme korkusuyla ismini vermek istemeyen bu lider, Candé'nin büyük amcası Balde ile birlikte karakola gitti ve kendilerine otopsi raporunun bir kopyası verildi. Candé'nin adının bilinmediği ve yanlışlıkla Gine'den olduğu belirtildi. Yetkililer, Candé'nin bir kavgada öldüğünü öne sürdüler ki bu cemaat liderini oldukça kızdırdı. "Kavgada ölmedi" dedi bana. "Onu öldüren bir kurşundu." Daha sonra ikili, Candé'nin cesedini teşhis etmek için bir yerel hastaneye gitti; metal bir sedye üzerinde dışarı çıkarıldı, yüzünü ortaya çıkarmak için kısmen açılmış olan beyaz tül gibi bir beze sarılıydı. Sonraki birkaç gün içinde Trablus'u dolaşarak Candé'nin ölümü sebebiyle oluşan borçlarını ödediler: Hastanede yatış için 189 dolar, beyaz kefen ve cenaze kıyafetleri için 19, cenaze için de 222 dolar.

Candé'nin ailesi ölümünü, Cande’nin ölümünden iki gün sonra öğrendi. Babası Samba, bana zorlukla uyuyabildiğini ve yemek yiyebildiğini söyledi: "Üzüntü bana ağır geliyor" diyordu. Hava, şu anda iki yaşında olan Cadjato adında bir kız çocuk doğurmuştu ve yasını bitirene kadar tekrar evlenmeyeceğini söyledi. "Kalbim kırık" dedi. Jacaria'nın, polisin kardeşinin katillerini tutuklayacağına dair çok az umudu vardı. "Yani, o gitti" dedi. "Her yönden gitti.” Çiftlikteki koşullar kötüleşti ve şiddetli yağışlarla alanları su bastı. Candé'nin en küçük kardeşi Bobo, muhtemelen yakında Avrupa'ya yolculuk yapmaya çalışacak. "Başka ne yapabilirim ki?" dedi.

Ghreetly, Candé'nin ölümünden sonra Al Mabani'den uzaklaştırıldı, ancak daha sonra geri geldi. Neredeyse 3 ay için, gözaltı merkezlerinde göçmenlere yardım eden Sınır Tanımayan Doktorlar hapishaneye girmeyi reddetti; aynı zamanda Libya'da görevin başındaki isim Beatrice Lau, “Şiddet olaylarının ve mültecilere ve göçmenlere ciddi zarar vermenin yanı sıra personelimizin güvenliğine yönelik risk, artık kabul edemeyeceğimiz bir seviyeye ulaştı” dedi. Ancak ekim ayında Al Mabani'yi kontrol eden milislerin üyeleri de dahil olmak üzere Libya makamları Gargareş ve çevresinde beş binden fazla göçmen topladılar ve birçoğunu hapishaneye gönderdiler. Birkaç gün sonra gardiyanlar kaçmaya çalışan mahkûmlara ateş açarak en az 6 kişiyi öldürdü.

Candé'nin ölümünden sonra, AB Büyükelçisi Sabadell resmi bir soruşturma çağrısında bulundu, ancak hiçbir zaman gerçekleşmemiş gibi görünüyor. (Bir AB sözcüsü, “Libya makamlarının bu olayların soruşturulacağına ve uygun yargı eyleminin gerçekleştirileceğine dair güvencelerinin uygulamaya çevrilmesi gerekiyor. Failler sorumlu tutulmalıdır. Bu tür suçlar için cezasızlık olamaz” şeklinde demeç verdi.) Avrupa'nın Libya'daki göçmen karşıtı programlara olan bağlılığı sarsılmadı. İtalya geçen yıl Libya ile Mutabakat Zaptı’nı yeniledi. Geçen mayıs ayından bu yana, AB'nin desteğiyle sahil güvenliğe en az 3,9 milyon dolar harcadı. Avrupa Komisyonu, geçen günlerde sahil güvenliğe yeni ve geliştirilmiş bir “deniz kurtarma koordinasyon merkezi” kurmayı ve üç gemi daha satın almayı taahhüt etti.

30 Nisan'da, akşam 5 namazından kısa bir süre sonra, Balde ve diğer yirmi adam Candé'nin cenazesi için Bir el-Osta Milad mezarlığında toplandılar. Mezarlık, bir elektrik trafo merkezi ile iki büyük depo arasında sekiz dönümlük bir arsaydı. Libya'nın ölü göçmenlerinin çoğu oraya gömüldü ve tahminen 10 bin mezar var, bunların çoğu işaretsiz. Candé'nin cesedi bir buçuk metreden daha derin olmayan kumla kazılmış bir çukura indirilirken erkekler yüksek sesle dua ettiler. Mezarın üstünü dikdörtgen taşlarla kapattılar ve bir beton tabakası döktüler. Erkekler uyum içinde, “Allah büyüktür” dediler. Sonra içlerinden biri, bir sopa yardımıyla Candé'nin adını ıslak betona karaladı.

IAN URBINA KİMDİR?

Ian Urbina, dünya çapında denizlerde gerçekleşen çevre ve insan hakları sorunlarıyla ilgilenen, Washington DC merkezli kâr amacı gütmeyen bir araştırmacı gazetecilik kuruluşu olan The Outlaw Ocean Project'in yöneticisidir.