Fırat Kaya yazdı | Makarnanın efendileri



16-05-2020 10:02

Fırat Kaya

Kapitalizmin gönülsüz biçimde kamusal önlemler aldığı örnekler yaşıyoruz: Biriken yoksunluğun müdafaası. Çeşitli ülkelerde özel sağlık sistemleri kamulaştırılıyor, yoksulluk ve işsizlik ödenekleri ayrılıyor, yurttaşlık geliri yaygınlaşıyor, internet erişimi destek buluyor…

Ancak birçok ülkede, emekçilerin artan fiyatlar, gittikçe daralan istihdamla beraber devletten ve faşizan unsurlardan gelen baskıları tepelerinde hissettiği, bunlarla ezildiği bir süreç, salgına eşlik ediyor.

Bu nedenle sosyal açıdan politikaların, salgının öncesinde dünyayı vurmuş olan ekonomik krize ve Covid-19 ile fakir yaşamların hedef tahtası yapılmasına karşı etkili olamadıklarını, olmadıklarını biliyoruz. Çünkü 30 yılı geçen neoliberal sosyal yapılaşma, 2008 krizi sonrası gelen “finansçıyı şımart, sanayiciyi sırtında taşı, sermayeyi güldür” politikasını bugün (yenileyerek) sürdürüyor. Demek çok beğenilmiş…

Bu süreçte, gönülsüz ve sonra takkesiz bir önlemci kapitalizm oluşuyor. Pratikte gördüğümüz ise yine sürecin yükünü “alışageldik” halk kesimlerine yıkmak; yüksek teknik ve metotlarla yamamaya uğraşmak ya da dayanışmaları da birer ticari ürün gibi sunmak. '‘Ekonomiye ve vakalara dair bazı rakamlar verelim, insanların sesini kısalım.’' Yeni fikirler değilse bile bu update’lerle (güncellemelerle) sahtekarlığı sürdürmeleri mümkün.

Ama dayatılan bu tüccarlıktan başka bir tutumun, toplumsal açıdan zorunlu olduğunu düşünüyoruz:

Yüksek servet vergisini, kritik olmayan sektörleri kısa süre durdurmayı uygulamaya koymak gerekli. Petrolün değil eğitimin ve sağlığın desteklenmesi gerekli. Kent yaşamında salgına göre tutarlı, sağlam düzenlemeler olmalı. Afrika ve Asya’dan başlayıp dünyayı vurabilecek gıda kıtlığına, <en önemli ve öncelikli sorun budur ve açlık ile mücadele yapılmaz; ancak paylaşım yapılır> demeli!

İklim krizi ile birleştiğinde çok büyük zorlukları çağıran bir süreçte, toplumca kendi kuvvet ve değerlerimizi ayağa kaldırmalıyız. Hangi ülkenin ‘özel’leştirmelere ne kadar teslim olduğu değişebiliyor. Gelişmiş ülke tanımını şimdi şöyle güncelleyebiliyoruz: Hastane ve okullarını sattığı halde kasada kaynağı kalan ülkeler gelişmiş oluyor. Kalmayanlarsa “gelişmekte” veya “yükselen” ülke oluyor. ‘Kasa’ da; şatafatlara ve hangi ürün daha karlı ise ona doğru yeni manevra yatırımına ayrılan bir dondurulmuş emek yığını oluyor.

Bu ülkeler, İspanya gibi, Covid-19 karşısında bir çırpıda hastaneleri tekrar kamu mülkiyetine geçirenlerin yanı sıra, ABD gibi ‘hususi sağlık sigortasına’ halel getirtmeyenler ve ikramiyecilik yerine nitelikli sağlık koşulları talebiyle istifaya sürüklenen doktorların olduğu Bulgaristan gibi farklı örnekler sundu.

Kral, imparator ve prensesler ne kadar duyarlı olduklarını göstermek için kafalarını saraylardan çıkardı. Birçok yetkili ve “uzman”, sürecin risklerini bilimle değil dolarla ($) veya şanslarla açıklamayı becerdi. Bunların büyük emek istediğini görmezden gelemeyiz. “Egemenlik kayıtsız şartsız soylu-olmayanların” diyesiydiler ama olmadı. Toplumdaki sınıfların mücadelesini anlatmamış olmaları ise dikkatsizlik eseridir.

Günlerin Bugün Getirdiği

Peki bizde ne var, ne yok… Makarna üreticileri, Corona salgını ülkemize ilk geldiği hafta “(korkmayın), sizi makarnaya boğarız” şeklinde konuşmuşlardı. Sıkıntının makarnadan doğduğunu düşünmüşler belli ki! Temel barınma ve beslenme gereksiniminin yeterli karşılanamadığı ülkemiz, asgari ücretlilerin çalışan nüfusun yarısını bulduğu, aileleri ile 10 milyonların açlık sınırının altında yaşadığı bir düzenlilik sunuyor!

Düzenin asgari ücretle ve işçisiz hukukla getirdiği tablo ile yapılan ima, bu temel hakların savunulmasını bile olanaksız gibi göstermekte.

İşçiler ise mülk sahiplerinin sözleri ve halka “layık” gördükleri kırıntıları yemezler.

Aksine yedirirler. İşçilerin ağzından söylenirse; “Siz bizi makarnaya boğamazsınız, biz size, herkese yediririz… Hatta fabrikanın çalıştıranları olarak, biz, makarna mı patates veya yulaf türevi mi üreteceğimize karar verebilir, hangisi bol ve besleyiciyse ona geçebiliriz” sözlerini duyabiliriz. Çağrı merkezleri çalışanları da Sağlık Bakanlığı'nın eksik kaldığı bilgilendirme açıklarını kapatabilir mesela. İşsizlerin sözünü düşünürsek, işin içine küfür de karışabilir, onu aktarmayalım o sebeple.

Tarımda geri düşerken, makarnaya ve (soğuk gıdalar salgında riskli dendiği için) dondurma ve gazlı içecek alanına ayrılan büyük kaynaklar muazzam bir çelişki üretiyor. İşsizlik fonu, bu dönem tüm risk grupları için başlıca kaynak olabilecek durumda ve 5 milyondan fazla yurttaşın 3 aylık (istenirse daha da uzun) ihtiyacını karşılayabilecek bir hacme sahip.

Salgın yasaları ile grevlerin yasaklandığı ortamda, patronlara ‘ücretsiz izin’ etiketiyle ise zarif bir kütlesel lokavt hakkı bahşedilmiş oluyor. Kendisi de işletmeci karakter taşıyan hükümet, sermaye ile bu tür danslar yapmayı iyi başarıyor.

Salgın sürecinin sağlıklı yürümesi için oldukça net ihtiyaçlar: Ücretli izin ve çalışma saatlerine dair düzenlemeler olmaktayken, bunlara dayanak olacak olan işsizlik fonu bir kenarda uyutuluyor. Yani şimdi “kara günlerde” değilmişiz!

Yaşadığımız, mart başındaki savaşbazlıktan sonra gelen bu günlere bir bakalım. Gelişen bazı meslekleri şöyle sayabiliriz: Stokçuluk kamyonlara, psikologluk akıllara, çetecilik hazinelere, çevrecilik doğaya sahip çıkmak için, bu dönem yenilenip tazelendi.

Her inşaat harcında ve her halk türküsünde varlığını hissettiğimiz Kürt emekçileri, aydınlığın değil emirlerin ve yoksulluğun içinde yaşasınlar denebiliyor. İki kişi çıkıp yardımlaşırsa orada kesin “terörist”lik bulunuyor. Yine darbe ve ekonomik şoklardan bahsediyor iktidar, ama soru orta yerde duruyor: Saraylarda gözü olan mı var? Belediye, oda ve kitle örgütlerinin ise sınırlı kaynaklarla yaptıkları imeceler engellenmekte, tüm halka ulaştırmak gereken destekler kilitlenmekte. Yoksul halk böylece “başının çaresiyle” ve ücretli maskeyle baş başa kalıyor.

***

“Normalleşme” başlığında: Turizmi geliştirmek için salgın döneminde evde başkalaşım geçiren yaşlı ve gençlere yönelik turlar düşünülebilir. Böylece “istihdam” da sağlanmış olur. Gençler bilim ve sanata uzattıkları ellerindeki iz bırakmayan silgiyle, optik formları da tarihten silebilecek mi? Bir merak konusu. 1 Mayıs’ta bir grup çalışan temsilcisinin boş sokakta aralıklarla yürümesi kamu sağlığına aykırı olabilirken, şantiyede yüzlerce işçinin durumu sorun olmuyor. Bulaştırıcılık kişiden kişiye değişiyor mu? Sanata gönül verenlerin tiyatroları ve konserleri için direnç üretirken sanata vakit ayıramadığı, canlarını erittiği bir ülkeyiz. Kargo, market işçilerinin her saat “zorunlu” teslimatlar için koşturduğunu görüyor, gözlüyoruz.

Salgının bitmediğini biliyoruz; hastalık yayılmaya, patronlar sömürmeye, yobazlar arsa ve tapuları kutsamaya devam etmekte. Bir tek onlar ‘bilmiyor’. Toplumsal yollarla karşılanabilecek sıkıntılar sürerken; ya hastalık ya açlık seçeneklerini mırıldanıyor yüzümüze. Lakin ikisi aynı durum ve dayatmanın ifadesi ve ‘kasa’nın yüceltilmesi oluyor. Öyleyse, bu kara uykuyu dağıtmalı ve çözümlerini düşünmeliyiz.

Bugünlerde salgından sonraki dünya bir yandan başlıyor bile, güzel günlere yüzünü çevirerek. Paslı zincirleri atar ve pastalaşmış coğrafyalarımızı özgürleştirebilirsek!