Ferman padişahın dağlar bizimdir

"Kaz Dağları’nda ve diğer alanlardaki tahribatı önleyebilecek güç, öznesini yöre halkının oluşturduğu direniştir. Bu konuda son kararı halkın örgütlü mücadelesi belirleyecektir."



04-04-2021 19:09

Mehmet Torun

Son yıllarda ülkemiz, kelimenin tam anlamı ile bir “sömürge madenciliği” sürecinden geçmektedir. Yabancı/yerli büyük sermaye grupları ve onların işbirlikçileri, daha çok kâr etme amacıyla dağlarımıza, ovalarımıza, derelerimize tüm yaşam alanlarımıza saldırmakta ve hayatı yok etmektedir. Kaz dağlarından Şahin Dağlarına, Akkuyu’dan İnceburun’a, Cerattepe’den İliç’e, Munzur’dan Murat dağına, Erbaa’dan Söğüt’e, Kanal İstanbul’dan Ergene’ye kadar tüm alanlar bu yıkımdan etkilenmektedir.

Kaz dağlarında yapılan çalışmalar; halkın yoğun muhalefeti nedeniyle durdurulmuş, işletme ruhsatının süresi dolduğu için ruhsat temdit sürecine girilmiş ve buna olarak bağlı orman izinleri iptal edilmiştir. Şirket, muhtemelen bu izinler için tekrar başvuru yapmıştır.

Yabancı şirketin Genel Müdürü "Cevherin 60 yıllık hakkı bizde. Dediğim gibi biz sabırlı insanlarız. Bizim madenimiz 30 milyon yıl bekledi. Biz 30 yıldır bekliyoruz orayı açmak için. Üç-beş ay daha bekleriz" şeklinde konuşarak niyetlerini açık bir şekilde ortaya koymuştur.

Bu söylemlerden doğru olan tek cümle, madenin 30 milyon yılda oluştuğu ve sabırlı olduklarıdır. Bunun dışında ne “bizim” dediği madenler onlarındır ne de o madenler üzerinde 60 yıllık hakları vardır. Madenler, milyonlarca yılda oluşan ve tüketildiğinde yenilenemeyen kaynaklardır. Madenlerin oluşumunda hiçbir sınıfın ya da kişinin emeği yoktur, insanlığın ortak değerleridir. Bu nedenle bugünkü kuşağın olduğu gibi gelecek kuşaklarında hakkı bulunmaktadır.

Maden Kanunu’na göre; IV. grup madenlerde (Kaz dağlarındaki madenler bu gruba dahildir) işletme ruhsatı süresi 10 yıldır. Bu süre ilgili Bakanlığın onayıyla onar yıllık periyotlarla en fazla 60 yıla kadar uzatılabilir. Ancak bu bir hak değildir, yükümlülükler yerine getirildiği ölçüde değerlendirilir ve karar verilir.

Daha önce de Alamos Gold’un CEO’su, Türkiye’ye yaptıkları 100 milyon dolarlık mütevazi yatırım sonunda ilk etapta 3 milyon ons altın rezervlerine ulaştıklarını söylemiş, yabancı işçi çalıştıracak mısınız sorusuna da "Türkler taş taşımada oldukça iyi" ifadelerini kullanmıştı. Bu söylemler ancak bir sömürge valisinin söyleyebileceği cümlelerdir Kendini yasaların üzerinde sayan ve devlet yöneticilerinin yerine koyan zihniyet kabul edilemez.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 168. maddesi; “Tabii servetler ve kaynaklar Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Bunların aranması ve işletilmesi hakkı Devlete aittir. Devlet bu hakkını belli bir süre için, gerçek ve tüzelkişilere devredebilir. Hangi tabii servet ve kaynağın arama ve işletmesinin, Devletin gerçek ve tüzelkişilerle ortak olarak veya doğrudan gerçek ve tüzelkişiler eliyle yapılması, kanunun açık iznine bağlıdır. Bu durumda gerçek ve tüzelkişilerin uyması gereken şartlar ve Devletçe yapılacak gözetim, denetim usul ve esasları ve müeyyideler kanunda gösterilir” şeklinde düzenlenmiştir. Buna göre doğal kaynaklar halkın malıdır. Doğal kaynakların belli bir süre için gerçek ve tüzel kişilere devredilmesi istisnai bir durumdur ve özel şartlara bağlanmıştır. Ancak; son yıllarda uygulanan politikalar ile -istisnai durum- genel uygulama haline dönüştürülmüş, hemen hemen tüm madenler özel sektör marifetiyle işletilmeye başlanmıştır. Fakat bu durum politik bir tercih olup mutlak değildir.

Şirket yetkilisinin yasal hakları olarak ifade ettiği şeyler de tartışmalı konulardır. Ayrıca yasal olan her şey haklılık anlamına gelmez. Gerçek ve haklı olan tek şey, madenlerin halkın ortak malı olduğu ve halka rağmen, o yöredeki tüm canlılara rağmen bir işlem yapılmaması gerekliliğidir.

Kaz Dağları’nda ve diğer alanlardaki tahribatı önleyebilecek güç, öznesini yöre halkının oluşturduğu direniştir. Bu konuda son kararı halkın örgütlü mücadelesi belirleyecektir.