Faşist şiddet, kimlik siyaseti ve ırkçılık

ABD’de geçtiğimiz son sekiz gün içinde üç farklı katliam yaşandı. Bunlardan ikisi geçen hafta 12 saatten biraz daha fazla bir zaman zarfında gerçekleşti. Gilroy’da (biri saldırgan olmak üzere 4 ölü, 12 yaralı), El Paso’da (20 ölü, 26 yaralı) ve Dayton’da (saldırgan ile beraber 10 ölü, 16 yaralı) yaşanan olaylar artık ABD’de günlük yaşamın bir parçası haline geldiler. Yazar Joseph Kishore, Amerikan ana akım medyasında olayların gerçek yüzünün nasıl gölgelendiği ve çarpıtıldığı hakkında bir yazı kaleme aldı.



10-08-2019 18:47

Özer Erdin

Hafta sonu ABD’de gerçekleşen toplu katliamlar, New York Times’ın (NYT) pazartesi günkü baskısında; “çaresiz bir ulus iliklerine kadar sarsıldı” başlığıyla duyuruldu. NYT’ye göre El Paso’da ve Dayton’da yaşanan katliamlar “toplumu sarsmaya ve şaşkınlığa çevirmeye yetecek” güçteydiler. NYT redaktörlerinin çok az bir zaman zarfı içinde 340 milyon insanın moralini nasıl saptayabildikleri ise açık değildir. Elbette, böyle şok edici olaylarda hep yaşana geldiği gibi belli bir ölçüde şaşkınlık oldu. Ancak, baskın tepki bir yana, “şaşkınlık” uzun bir zamandan beri tek faktör değil. ABD’de son yirmi yıl içinde halkı şaşkın bırakmak için çok fazla toplu katliam yaşandı. Başka bir deyişle çok öfke ve kızgınlık var. İnsanlar, politikacıların bu toplu katliamlara alışıldık klişeler ile tepki göstermelerinden artık sıkıldılar. Pazar akşamı Ohayo’nun Cumhuriyetçi Valisi Mike DeWine, gece nöbetine katılmış bir topluluk tarafından yuhalandı. Yığınların şaşkınlık içinde olduğu ya da ortaya çıkan katliamların nedenleri hakkında kafaların karışık olduğuna dair bir izlenimi yaymak için NYT ve diğer medya organları, toplumu yanlış yönlendirmek ve şaşırtmak üzere güçlerinin yettiği her şeyi yaptılar.

Faşist şiddetin dirilmesine yol açan sosyal ve politik çevreyi ciddi bir biçimde araştırmak yerine NYT ve kapitalist medyanın nüfus sahibi odakları, toplu katliamların asıl nedenini, beyaz Amerikalı kimliğin doğuştan gelen ve silinemeyen bir parçasından başka bir şey olmadığını ve bunun her yerde gerçekleşen organik ırkçılığın içinde aranabileceğini ileri sürdüler. Bundan hareketle NYT pazartesinin baş makalesini; “Beyaz milliyetçi terörizm ile sorunumuz var”  şeklinde belirlerdi. “Beyaz milliyetçi” ya da “beyaz milliyetçilik” teriminin yirmi kez kullanıldığı makalede “teröre karşı mücadele” şeklinde kampanya çağrısı yapılırken, Faşizm ve Nazizm ile yalnızca bir defa üstünkörü ve tesadüfî bir ilişki kuruluyor. Başka bir deyişle, şiddetin kaynağı hakkında yapılan ırkçılık tahmini politik açıklamanın yerini alıyor.

NYT’nin aynı baskısında, “The Race Whisperer: Barack Obama and the Polical Uses of Race” adlı kitabın yazarı olan Melanye Price, “Herkesin sorunu ırkçılık” başlığı altında yazdığı bir makalede, Trump’ın suç, göç, nüfus sayımı gibi konuları beyazların ırkçı korkularını körüklemek amacıyla kullandığını ifade etti. Price’a göre; bu duruma çare olarak alınacak gerçek önlemler, ırkçılık yapan ve ırkçılıktan kazanç sağlayan insanlarla açıkça tartışmayı gerektiriyor. Yine Price’a göre; ırkçı politikalardan kazanç sağlayanlar daima “beyaz insanlar”. Bu nedenle Price, başkan adaylarının; “beyazlara tanınan imtiyazların ve ırkçılığın ABD’yi nasıl derinlemesine biçimlendirdiğini” ve hatta beyazların, ırkçı yönlerinden faydalandıklarının bile farkında olmadıklarını tartışacaklarını umduğunu ifade ediyor. Bunun anlamı, “beyaz insanlar” ırkçılığı reddediyor ve bunu kamuya ilan ediyor olsalar bile, “beyazlara tanınan imtiyazlardan” ve ırkçılıktan evrensel ölçekte faydalandıklarıdır.

Elbette, ırkçılık diye bir şey var olduğu gibi beyaz ırkçılar da vardır; fakat “beyaz ırk” veya “beyaz ulus” kavramları gerek biyolojik gerekse de tarihsel açıdan bakıldığında saçmalıktan başka bir şeyi ifade etmezler. Başka bir deyişle “beyaz insanların” ortak çıkarları olmaz. Böyle söyleyerek Amerikan toplumunu karakterize eden devasa sınıf farklarının sadece üzeri örtülür. ABD’deki faşist örgütler şimdiye kadar destekçilerinden oluşan çok sınırlı bir alana sahiptiler. Ne var ki NYT’nin ırkçılık anlatımı, kendilerini “beyaz insanların” gerçek temsilcileri olarak sunmaları için onlara meşruiyet kazandırmıştır. Bu sayede ise; “beyaz insanlara tanınan imtiyazlar” mitinin teşviki ile sınıf dayanışması kırılmakta ve zayıflatılmaktadır.

Bu NYT için yeni bir konu değildir ve on beş yıldan beri daima daha hararetli bir biçimde öne çıkarılmaktadır. Kasım 2016’da, Trump’ın seçilmesinden beş gün önce Amanda Taub, NYT’de kaleme aldığı bir yazıda Trump’ın seçim kampanyasının “beyaz kimliğin krizinin” bir sonucu olduğunu ve bunun, önceden “iki kez kutsanmış olan” işçi sınıfı beyazlarının artık imtiyazlarını kaybedebileceğine neden olacağını belirtmişti.

Hillary Clinton da 2016’daki seçim kampanyasını ırkçılığa vurgu yapan gerici kimlik siyasetine ve buna bağlı olan iddiaları içeren cinsiyet ve seksüel yönelim sorunları gibi birbiriyle uyuşmayan toplumsal bölünmelere dayandırmıştı. Buna ek olarak #MeToo kampanyasına doğru gelişmiş olan eril “taciz kültürüne” yönelik iddialar da benzer bir işleve sahip olmuşlardı. Bu, işçi sınıfının çıkarlarını bir bütün olarak görmezden gelen ve aşağılayan bir bakış açısının tezahürüdür.

Hillary Clinton 2016’daki seçim kampanyasında işçi sınıfının çıkarlarını seslendirmeyi reddetmiş ve bu sayede Trump’a Beyaz Saray’a giden yolu açmıştır. Demokratların ırkçılık sorununa odaklanmış olan politikası 2016’daki yenilgilerinin sorumlusu oldu; ancak buna rağmen aynı ata, üstelik artan bir suretle oynamaktan kaçınmıyorlar.

NYT’nin kullanmakta olduğu dil ise soldan çok sağın diline uyuyor. World Socialist Web Site’ın önceden analiz ettiği ve NYT’nin buna kulaklarını tıkadığı gibi; “düşüncesizce ve dikkatsizce” ‘beyaz kimlik ve beyaz insanların korkularına ikna olmuş iddialar’  belli bir surette, ABD’nin demokratik gelenekleri ile kesişmekten ziyade Nazi ideologu Alfred Rosenberg’i hatırlatıyor.”

Henüz bir Amerikan liberalizmi varken, Martin Luther King Jr. 1961’de ırklar arasında “iç farklılıklar” fikrinin, deri renginin farklı bir vurgusu olduğu için “kardeşleri renk yüzünden ayırarak ayrılık yaratmak isteyen sınıf dışı kesimler tarafından icat edildiğine” dair yaygın bir düşünceyi dile getirmişti.

Fikirlerin sonuçları vardır ve ırk siyasetinin her iki siyasi elit kesim tarafından teşvik ediliyor olması şiddet kullanmaya dönüşür. Eğer NYT, dünyanın farklı ve antagonist çıkarlara sahip ırklar içinde parçalandığı konusunda haklıysa, o halde buradaki mantıksal sonuç çıkarımı, faşist fikirlere sahip El Paso katili Patrick Crusius’un önerdiği gibi ırksal bir ayrışma formunu işaret edecektir.

Öte yandan ırk siyasetinin teşvik edilmesi, yıllardan beri çalışılmış ve teorik olarak yerleştirilmiş çok bilinçli bir siyasi ajanda tarafından yönlendirilmektedir. Bu fikrin kökü, ırk ve cinsiyeti sınıfın yerine koyan merkezi bir baskı mekanizmasının barındığı antimarksist, postmodern düşünce kuruluşlarında mevcuttur. “İşçi sınıfının ontolojik önceliğini” reddeden bu tür gerici fikirlerin siyasi olarak yanlış oldukları ispatlanmış olmasına rağmen sınıf karşıtlıkları her zamankinden daha yoğun bir biçimde burjuva siyasetinin merkezi bir bileşeni haline geldi.

Irk siyaseti oligarşinin siyasetidir. Ne Trump’ın ırkçılığı ne New York Times’ın kimlik siyaseti ten rengi ne olursa olsun işçi sınıfının çıkarlarını temsil eder. Bu, şu veya başka bir biçimde işçileri birbirlerine karşı bölmek isteyen egemen sınıf siyasetidir. Faşizme ve ırkçılığa karşı mücadele, işçi sınıfının tüm parçalarının kapitalizme karşı birleştirilmesi mücadelesidir. Bu temel gerçeği inkâr eden tüm çabalar siyasi olarak gericidir.

Kaynak: Wsws https://www.wsws.org/de/articles/2019/08/07/pers-a07.html#pk_campaign=sidebar&pk_kwd=perspectives 

Tarih: 7 Ağustos 2019

Yazar: Joseph Kishore