Erkan Baş’tan Süleyman Soylu’ya: ‘Suruç’ta, Ankara Gar’ında yoldaşlarımızı katledenler kimlerdir?’

Meclis’te düzenlediği basın toplantısında Türkiye gündemine ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulunan TİP Genel Başkanı Erkan Baş, AKP iktidarının Erdoğan’ın açıkladığı kademeli normalleşme süreciyle birlikte Covid-19 salgınını fırsata çevirmeye devam ettiği ifade etti.



01-06-2021 17:24

İleri Haber

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Erkan Baş, TBMM’de haftalık basın toplantısı düzenledi. Baş, basın toplantısına yurttaşları ve basın emekçilerini selamlayarak başlarken, Türkiye gündemine ilişkin dikkat çeken açıklamalarda bulundu.

Konuşmasının başında AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kabine toplantısı sonrası açıkladığı kademeli normalleşme dönemine ilişkin değerlendirmelerde bulunan TİP Genel Başkanı, iktidarın Türkiye’yi etkisi altına alan yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgınını fırsata dönüştürmeye devam ettiğini belirtti.

AKP iktidarının, yurttaşların yaşam tarzını hedef aldığını kaydeden Erkan Baş, şunları söyledi:

“Dün yapılan açıklama tek cümleyle AKP’nin halkın acıları, dertleri üzerine iktidar koltuğunda oturan bir parti olduğunu tescillemiştir.

AKP pandemiyi fırsata çevirmeye devam ediyor.

Kendi kâr hırsları ve vurdumduymazlıkları yüzünden insanlar hayatını kaybederken salgını gerici saldırılarının bir bahanesi olarak kullanmaya devam ediyor.

Son olarak dün, artık resmen oyuncak ettikleri pandemi yasaklarını yeniden değiştirdiler.

Artık ayda 1, canları sıkılıp keyifleri isteyince kuralları değiştiriyorlar. Kimler bundan iyi kimler kötü etkilenir diye düşünmeden attıkları adımlara bir yenisini daha eklediler. 

Şimdi bir hafıza tazeleyin, daha birkaç gün önce, Gençlik ve Spor Bakanlığı'nın Boğaz’da düzenlediği fasıllı eğlenceyi gözünüzün önüne getirin.

Bir de ne var?

Yeni düzenlemeler arasında kendisine yine yer bulamayan eğlence mekanları var.

Açlığa mahkûm edilen sanatçılar var!

Peki neden?

Biz hemen söyleyelim, çünkü bu mekanlarda insanlar içki içiyor ve AKP buna karşı da ondan...

‘SÖYLEMEYE KORKTUKLARI ŞEYLERİ, PANDEMİNİN ARKASINA GİZLENEREK YAPIYORLAR’

Bu mekanları işletenler, burada garsonluk, komilik, temizlik işçiliği yapanlar ne yer ne içer bunlar hesapta yok.

Açıktan söylemeye korktukları şeyleri, pandeminin arkasına gizlenerek yapıyorlar.

‘Biz sizin hayatınızı istediğiniz gibi yaşamanızı istemiyoruz’, ‘Bizim dediğimiz gibi yaşayacaksınız’ demeye yürekleri yok! 

Ama samimi istekleri de bu! İşte o yüzden böyle kaçak dövüşüyorlar. Olan insanlara oluyor!

Müzisyenleri düşünen kimse! Tiyatrocuları, sokak sanatçılarını düşünen yok!

Halkımız neden yaz akşamlarını sokakta değil evinde geçiriyor?

Sıcak yaz geceleri neden eve kapanıyoruz?

Mekanlar neden saat 21.00’de kapanıyor?

Aşılamayı kim yapamadı?

Pandemi sürecini kim yönetemedi?

Soruları soruyoruz ama cevabı hepimiz biliyoruz: Sorumlusu iktidar.

‘HÜKÜMET YETERSİZLİĞİNİN BEDELİNİ HALKA ÖDETİYOR’

Çözüm var; aşı, bunun tedarik edilememesi de hükümetin yetersizliği... 

Hükümet kendi yetersizliğinin bedelini halka ödetiyor.

Sinema ve tiyatro salonları, tüm barlar ve benzeri eğlence sektörünün 1,5 yıldır hiçbir yardımda bulunmaksızın kapalı ve yasaklı olup diğer her şeyin serbest olmasının tek bir açıklaması olabilir: eğlence sektörü ve kültürel faaliyetleri yok etme ve kontrol altına alma isteği. Bu yaşam tarzına müdahalenin en açık örneğidir.”

‘GEZİ’NİN TÜRKİYE’Sİ HÂLÂ MÜMKÜN’

Konuşmasının devamında Gezi Direnişi’nin 8. yıldönümünde Taksim’in tamamen polis ablukası altına alındığını belirten Erkan Baş, “O Taksim'de Erdoğan kendi propagandasını yaptı, o serbest, biz bu Taksim'de ağaçlar için, doğa için, özgür yaşam için yaşamını feda eden gencecik insanları anacaktık bu Taksim yasak” dedi.

“Her ne olursa olsun, biz yine de gencecik insanlarımızı anmaya devam ederiz. Sizin yasaklarınız bize vız gelir tırıs gider!” diye TİP Genel Başkanı, konuşmasına şu sözlerle devam etti:

“Daha dün, Gezi'nin 8. yıldönümüydü.

Bizi biz yapan, bu ülkenin onurlu insanlarının dayanışmasının, birliğinin ve adalet talebinin egemenlerin tahtını nasıl sallayabileceğini herkesin gördüğü Gezi'nin 8.yılı. 

Biz dün Gezi'nin 8.yılında eşitlik, özgürlük, kardeşlik ve barış için, Ali İsmail'imiz, gencecik Berkin'imiz, Abdocan'ımız ve tüm Gezi Şehitlerimiz için Taksim'deydik. 

Ama dün Taksim tamamen polis ablukası altındaydı.

Şimdi bu taksim, daha geçen cuma günü Cumhurbaşkanının cami açılışı için geldiği ve lebalep insanların bir arada olduğu Taksim. O Taksim'e girmek serbestti, bu Taksim'e yasak...

O Taksim'de Erdoğan kendi propagandasını yaptı, o serbest, biz bu Taksim'de ağaçlar için, doğa için, özgür yaşam için yaşamını feda eden gencecik insanları anacaktık bu Taksim yasak.

Her ne olursa olsun, biz yine de gencecik insanlarımızı anmaya devam ederiz. Sizin yasaklarınız bize vız gelir tırıs gider!

Bu ülkede hiçbir güç, hiçbir kuvvet Gezi'yi susturamadı susturamayacak.

O hayaller hala diri, Gezi'nin Türkiye’si hâlâ mümkün biliyoruz.

Doğayla iç içe, kardeşlik ve barış içinde üretenlerin yöneteceği bir hayaliyle yaşamaya devam ediyoruz, Ali İsmail'in düşlerindeki özgür dünyayı kurana kadar da devam edeceğiz.”

‘BOĞAZİÇİNİ TOPYEKÛN ELE GEÇİRMEYE YEMİN ETMİŞLER’

Basın toplantısının geri kalan bölümünde Boğaziçi Üniversitesi’ne Erdoğan tarafından atanan kayyum rektör Melih Bulu’ya karşı süren direnişe ve Boğaziçi Direnişi’nde polislerin ve güvenlik birimlerinin saldırılarına karşı öğrencilerin yanında olan akademisyen Feyzi Erçin’in notlandırmada fazladan puan verdiği iddiasıyla derslerine son verilmesine ilişkin açıklamalarda bulunan Erkan Baş, “Koltuğundan başka hiçbir şeyi düşünmeyen insanlar Boğaziçi'ni topyekûn ele geçirmeye, AKP'nin vasıfsızlığını bir kez de Boğaziçi'nde sergilemeye yemin etmişler adeta” dedi.

Baş, şu ifadeleri kullandı:

“Boğaziçi'nde gençlerin ve akademisyenlerimizin iktidarın kapıkulu kayyuma karşı onurlu ve büyük direnişi yağmur çamur demeden devam ediyor.

Hal böyle olunca kayyumun utanmazlığı da devam ediyor tabii ki.

Son olarak Boğaziçi'nde istisnasız tüm öğrencilerin büyük bir sevgiyle karşıladığı bir hoca, Feyzi Erçin hocamız kayyumun ve onun kayyum arkadaşlarının hedefi oldu. 

Direnişin ilk zamanlarında her öğrencinin davasının takipçisi olan ve öğrencilerini ‘Seni asla yalnız bırakmayacağız, sakın kendini yalnız hissetme’ diye tembihleyen Feyzi Hoca'ya yeni dönemde kayyum yardımcısı yeni ders onayı vermedi.

Gerekçe de neymiş: Feyzi Hoca öğrencilerine yüksek puan vererek okulun kriterlerinin dışına çıkıyormuş!

Evet bu duyduklarınız gerçek, gerçekten bir hoca Boğaziçi'nden bu saçma bahaneyle uzaklaştırılıyor.

Rezil bir açıklamayla konuyu açıklarken Feyzi Erçin'den sanki okula yabancı biriymiş gibi ‘Bu kişi, bu kişi’ diye bahseden o kişiye soruyorum:

Arkanda AKP ve onun yardakçısı Melih durmasa, seni tanıyacak bir tane insan var mı?

Onu da geçtim, sen kayyum yardımcılığına kadar yükselmişsin, senin 1 sevenin var mı o okulda?

Bir öğrenci de kapını çalıp ya hocam, teşekkür ederim bana kattıklarınız için dedi mi?

‘KAYYUMLAR DA POLİS DE GİDECEK’

Bunlar mevkiyi ve makamı her şeyin üstünde sanıyorlar ve yanılıyorlar.

Bir üniversitede gerçek makam, Feyzi Hocada olduğu gibi öğrencilerin size her fırsatta gelip sarılması, sizin için yağmurda çamurda nöbet tutmaya gelmesi, sizin için ‘Asla Yalnız Yürümeyeceksin’ diye slogan atmasıdır ey Melih. 

Sen o koltukta bin yıl da otursan Feyzi Hoca'nın tırnağı etmeyeceksin.

Feyzi Hoca Boğaziçi'nde ders vermese kapısında ders verir, sokakta parkta ders verir.

Sen zannediyor musun ki biz onu sizin pençelerinizin insafına terk edeceğiz?

Sen en iyisi bir yolunu bul, kaldığın insanlık dersini torpille geçebilmek için çalışmalara başla.

Ve bugün bir kez daha Boğaziçi öğrenciler saldırıya uğradı. Öğrencilerin Rektörlük önüne kurdukları çadıra Özel güvenliklerle saldırdılar. Öğrencileri yumrukladılar, ne yaparsanız yapın hocalara öğrencilere bu halkın desteğine yenileceksiniz. 

Boğaziçi öğrencilerinin dediği gibi: ‘Kayyumlar da polis de gidecek, zafer yaşam alanı için mücadele edenlerin olacak.”

TİP Genel Başkanı Erkan Baş’ın Meclis’te düzenlediği basın toplantısından öne çıkanlar şu şekilde:

‘SALYANIN DİBE ÇÖKÜP GÖRÜNMEZ OLMASI ONLAR İÇİN YETERLİ GÖRÜNÜYOR’

“İkizdere, Kazdağları, Salda Gölü, Van ve ülkenin her köşesinde halkın itirazlarına rağmen ekolojik yıkım politikalarına devam eden AKP iktidarı Marmara Deniz’indeki musilaj felaketi konusunda da sessizler.

Salyanın dibe çöküp görünmez olması onlar için yeterli görünüyor.

Ancak yıllara yayılmış ve geleceğimizi de şimdiden teslim almış bu korkunç olayın nedenlerini, sorumlularını ve neler yapılması gerektiğini sizlerle paylaşacağım:

Bilim insanları ve kuruluşlarına göre Marmara Denizi’nde ilk olarak 2007’de görülen müsilajın yani deniz salyasının esas nedeni; iklim değişikliğine bağlı artan sıcaklık, oksijen miktarının azalması, Marmara Denizi’ne aşırı miktarda sanayi ve çevresel atık bırakılması, Marmara Denizi’nin bir iç deniz ve kısıtlı bir akıntı çeşitliliğine sahip olması nedeniyle durağan yapısına bağlı olarak biyoçeşitliliğin yok olmasıdır. 

Bilim insanları ve kuruluşlarının raporlarına göre Marmara Denizi en az 30 yıldır ekolojik açıdan öldürülmüş durumdadır. 

Son 30 yılda yapılanlar ise denizi öldürmekle kalmamış etrafında 30 milyon insanın yaşadığı açık bir mezarlığa çevirmiştir.

Bu sonuç, insan sağlığı ve yaşamı açısından da sorunlar doğuran bir durumu ortaya çıkarmıştır.

Sürecin devamında denize bireysel ulaşım ve faydalanmanın kısıtlanması, hatta sonlanması, yazlıkçılık, kıyı turizmi ve ilgili sektörlerin, balıkçılık ve ilgili sektörlerin göreceği zarar da eklenmelidir. 

‘SERMAYE SAHİPLERİNİN GELECEĞİ, YAŞAM HAKKINDAN DAHA DEĞERLİ DEĞİLDİR’

Sadece bizlerin, insanların değil tüm canlıların geleceği, doğal kaynakların ve biyoçeşitliliğin korunması ile mümkündür. Ne sermaye sahipleri ne de ona bağımlı iktidarların geleceği, canlıların yaşam hakkından, çocuklarımızın geleceğinden daha önemlidir. Bu nedenle, sermaye odaklı değil, doğayı, yaşamı önceleyen; halkçı, adil ve paylaşımcı bir bakış açısına ihtiyacımız var.

TİP olarak acilen yapılması gerekenleri sıralıyor ve bunların takipçisi olacağımızı buradan ifade etmek istiyorum:

-Marmara Denizi başta olmak üzere tüm denizlerimizde biyolojik çeşitliliği engelleyen tahribata son verilmelidir.

-İleri Biyolojik Arıtma adımları merkezi ve yerel yönetimlerce hayata geçirilmeli, arıtma konusunda mevcut sanayi kuruluşları ciddi şekilde denetlenmeli, merkezi ve yerel yönetimler kamusal görevlerini savsaklamaktan vaz geçmelidir. Atık genelge ve kurallarına uymayanlara ağır ve yıldırıcı cezalar verilmeli, göze alınabilir ceza sisteminden vazgeçilmelidir.

-Gemi geçişlerinde sintine ve gemi atık kontrolleri etkin bir şekilde uygulanmalı, kurallara uymayanlar yıldırıcı ve caydırıcı cezalara çarptırılmalıdır.

-Biyoloji çeşitliliğe ciddi zararlar vereceği pek çok çalışmada ortaya konmuş olan Kanal İstanbul projesi derhal kaldırılmalı, unutulmalıdır. Kanal İstanbul için ayrılan bütçe ile denizlerimizin kurtarılması mümkündür.

-Endüstriyel balıkçılık sıkı biçimde denetlenmeli, balıkçıların eğitimi devamlı ve sürekli olmalıdır. Marmara Denizi’nin onarımı için endüstriyel balıkçılık, devlet desteği ve sübvansiyonları ile en az iki yıl yasaklı hale gelmelidir.

-Planlı ve çevreyi tahrip etmeyen bir kalkınma anlayışına dönülmeli. Doğamız denizlerimiz piyasanın ve şirketlerin ellerine bırakılmamalıdır. Planlı, insan ve doğa merkezli bir ekonomik modelden başka seçenek yoktur.

‘KONUŞTUKÇA BATIRYORLAR’

Venezuella’ya Binali Yıldırım’ın oğlu gidip yeni bir uyuşturucu güzergâhı oluşturdu iddiası üzerine resmi bir açıklama gelmişti…

Binali Yıldırım, oğlu hakkındaki iddialara yanıt veriyor: ‘Oğlum Venezuela’ya gitmiştir. Orada bahsedildiği gibi ocakta, şubatta değil; geçen sene aralık ayında gitmiştir. Beraberinde de COVID ile mücadele amacıyla orada ihtiyaç sahiplerine test kiti, maske gibi birtakım malzemeler götürüp dağıtmıştır’ diyor.

Bu kez de 1 Ekim-31 Aralık 2020 tarihleri arasındaki gümrük kayıtlarında Venezuela’ya maske sevkiyatı yapılmadığı gündeme getirildi.

Bugün buna da yanıt geldi!

Erkam Yıldırım’ın yardım maksadıyla götürdüğü test kiti ve maskenin yolcunun yanında taşıyabileceği miktarda olduğu için gümrük kayıtlarında yer almadığı ifade edildi.  

Konuştukça batıyorlar, sözü tam bugünler için üretilmiş.

'10 BİN DOLARI ALAN SİYASETÇİ KİM?’

Süleyman Soylu, HaberTürk’de katıldığı programda bir demagoji ustası olduğunu gösterirken, ya partidaşlarını tehdit etmek için, kendini övmek için anlattıklarının satır aralarında ifadesini bulan iddiaların da takipçisi olacağımızı söylemek isterim.

Örneğin Soylu bir suç itirafında bulunmuş biz dediği bir parti içi ekibin 7 Haziran 1 Kasım arası sürecin Erdoğan ile koordineli olarak yürütülmesinde sorumluluk aldığını söylemiştir.

Bu Suruç Katliamı gibi, Ankara Gar Katliamı gibi TR tarihinin en kanlı olaylarının yaşandığı dönemin inisiyatifinin bu ekipte olduğunun itirafıdır. Arkadaşlarımızı, kardeşlerimizi, yoldaşlarımızı katledenler kimlerdir?            

10 bin dolar alan siyasetçi kim?

SOYLU’YA SORULAR

Bay Bakan ile ilgili dün yayınlanan ve bize göre son derece önemli iddialar taşıyan bir yazıyı burada gündeme getirmek gerekiyor….

-Ankara'nın uyuşturucu perakendecisini, 15 Temmuz gecesi adamlarıyla TRT'ye müdahale etmeye çağırdı mı öğrenelim ve bakalım ezan-bayrak demeden yanıt verebilecek mi?

-15 Temmuz gecesi yaşananları Gülen cemaatinin organize ettiğini anlaşılmasıyla birlikte tüm siyasiler TBMM çatısı altına bir araya gelirken, sizin TRT'de bulunma tercihinizin gerekçesi neydi?

-TRT Genel Müdürlüğü bahçesinde yaşananları izlerken yanınızda bulunan Sadık Soylu'nun cep telefonuyla herhangi birisiyle görüşme yaptınız mı?

-Görüşme yaptığınız kişinin; Ankara Emniyet Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Şubesi'nce hakkında ‘uyuşturucu madde sattığı’ iddiasıyla başlatılan adli soruşturma çerçevesinde savcılık talimatıyla telefon dinlemesi yapılan bir şüpheli olduğunu biliyor muydunuz?

-Bu kişiyi daha önceden tanıyor musunuz? Sadık Soylu'nun telefonuyla yaptığınız görüşmede, söz konusu kişiyi beraberinde grupla TRT'ye müdahale etmek amacıyla olay yerine çağırdınız mı?

-Söz konusu kişiyle ilgili telefon dinlemesine ait kayıtların halen Ankara Adliyesi'ndeki adli emanet bölümünde ileride yapılabilecek adli soruşturma için bekletildiğinden bilginiz var mı?

‘PATRONLAR HEM ENGELLİ İŞÇİLERE DİĞER İŞÇİLERİN YAPTIĞI İŞİ YAPTIRIYOR, HEM SİGORTA PİRİMLERİNİ BİZE ÖDETİYOR’

Türkiye’de yaklaşık 9 milyon engelli olduğu söyleniyor. Bunların bir kısmı fabrikalarda engelli kadrosunda çalışıyor. İş Kanunu’nun 30. maddesine göre, 50 veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde, özel sektörde %3, kamuda ise %4 engelli çalıştırma yükümlülüğü var. Engelli kadrosunda çalışabilmek için en az %40 engelli olmak gerekiyor

Engelli işçilerin ‘bedensel ve ruhsal durumlarına uygun işlerde’ çalıştırılmaları gerekiyor. Ne yazık ki, işyerlerinde yaşanan bunun tam tersi oluyor.

Engelli kadrosundaki işçiler çalışabilecekleri işlerde değil, boş olan herhangi bir kadroda, çalışamayacakları işlerde çalışmak zorunda bırakılıyorlar.

Meselâ, doğuştan ayaklarından %45 engelli olan bir metal işçisi yaşadıklarını şöyle anlatıyor: ‘Beni ayakta çalıştırmamaları gerekirken ayakta çalıştırıyorlardı. Zorunlu fazla mesaiye kalmamı istediler, daha fazla ayakta kalamayacağımı, çok yorgun olduğumu söyleyince işten attılar.’

Bu sözler, engelli işçilerin yasada geçen ‘bedensel ve ruhsal durumlarına uygun işlerde’ çalıştırıldıklarını değil, fabrikalarda yapamayacakları işleri yapmaya zorlandıklarını çarpıcı bir şekilde gösteriyor.

Patronlar engelli işçilerin yasal haklarını çiğnerken devletin hazinesinden de yararlanıyorlar. Zorunluluk kapsamında çalıştırılan %3 oranındaki engelli işçilerin, sigorta tabanı üzerinden hesaplanacak sigorta priminin işveren hissesinin tamamı hazinece karşılanıyor.

Kontenjan fazlası engelli çalıştıran ya da yükümlü olmadıkları halde engelli çalıştıran işyerlerinin çalıştırdıkları her bir engelli için yine sigorta tabanı üzerinden hesaplanacak sigorta priminin işveren hissesinin yarısı hazinece karşılanıyor. Yani patronlar hem engelli işçilere diğer işçilere yaptırdığı işi yaptırıyor, hem de sigorta primlerinin patron payını devlete yani bize ödetiyorlar. 

‘ŞİDDETİN HİÇBİR TÜRÜ TOLERE EDİLEMEZ’

Bugün 1 Haziran 2021 yani Resmi gazetede yayınlanan fermana göre İstanbul Sözleşmesinin yürürlükten kalkacağı tarih olan 1 Temmuz’a tam 1 ay var.

Bir gece yarısı tek adam kararı ile sözleşmeden imza çekildiği 20 Mart tarihinden bu yana ülkede kadınlar öldürülmeye, çocuklar istismar edilmeye, LGBTİ+’lar yok sayılmaya işkence görmeye devam etti.

Peki İçişleri Bakanı ne yaptı öldürülen kadın sayısında düşüş var diye görsel hazırlatıp İstanbul Sözleşmesinden çıkmaya güzelleme yaptı. Daha kötüsünü ise yine bir AKP’li bakan aile ve sosyal politikalar bakanı yaptı, temel görevi kadına yönelik her türlü şiddeti önlemek olan bakan kalkıp ‘Pandemi döneminde şiddet tolere edilebilir boyuttaydı’ dedi. 

Siz kim oluyorsunuz da şiddetin tolere edilebilir olup olmadığına karar veriyorsunuz. İçişleri Bakanına da aile ve sosyal politikalar bakanına da söyleyelim; kadın cinayetlerini istatistiki sayılardan ibaret sayamazsınız tek bir kadının öldürülmesinin de sorumlusu sizsiniz ve şiddetin hiçbir türü, hiçbir miktarı tolere filan edilemez.

‘1 TEMMUZ’DAN ÖNCE YÜRÜTMEYİ DURDURMA KARARI VERİN’

Ülkede bunlar olurken 2,5 aydır yargı ne yapıyordu; 19-20 Mart gece yarısı kararından sonra 23 martta İstanbul Sözleşmesi’nden imzanın çekilmesi kararının iptali için açtığımız davada ancak 27 Nisan’da bir ara karar verip onu da 28 Mayıs’ta tebliğe çıkarıyor ve zaten resmî gazetede yayınlanmış bir Cumhurbaşkanı kararının aslını, dosyasını isteyip ondan sonra yürütmeyi durdurma kararı verip vermeyeceğini değerlendireceğini söylüyor Danıştay 10. Hukuk dairesi. 

Peki bu 2,5 ay boyunca ne yaptınız kadınlar öldürülürken koca bir hiç! 2,5 aydır dosyayı elinizde oyaladığınız yeter, insan hayatı söz konusu bu nedenle daha fazla bahane aramayın ve 1 Temmuz’dan önce yürütmeyi durdurma kararını verin. Kadınların talebi, kararı çok açıktır.

Kadınlar ‘İstanbul Sözleşmesi’nde inat ediyoruz’ diyor ve 1 Temmuz’dan önce yürütmenin durdurulması kararı verilmesini bekliyorlar.