Erkan Baş: Türkiye'de yeni bir iktidar alternatifinin nasıl şekillendirilebileceği tartışılmalı

TİP Genel Başkanı Erkan Baş, Medya Haber TV'de verdiği röportajda, önümüzdeki dönemin temel tartışmasının ‘AKP nasıl geriletilir, nasıl durdurulur' olmaktan çıkıp, 'Türkiye’de yeni bir iktidar alternatifi nasıl şekillendirilebilir, bunun kombinasyonları ne olabilir?’ üzerine tartışmaktan geçtiğini düşündüğünü söyledi.



19-12-2019 09:39

İleri Haber

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, Medya Haber TV'de gazeteci Diren Yurtsever'in konuğu oldu. 

Erken seçim tartışmalarından muhalefetin durumuna, yeni kurulan partilerden AKP iktidarının dış politikalarına kadar birçok konunun ele alındığı röportajda Erkan Baş, erken seçim tartışmalarını "AKP’nin 'Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi' dediği bu ucube sistemle birlikte iyice açığa çıkan Türkiye’yi yönetememe halinin bir yansımasıdır" olarak değerlendirdi.

Türkiye’deki hâkim siyasi atmosfere ilişkin değerlendirmelerde bulunan Baş,"Henüz genel seçimden bu yana iki yıllık bir süre bile geçmemiştir. Bir buçuk yıl kadar bir zaman oldu ama şimdi bir buçuk yıllık süre bile yetti aslında. Türkiye’nin geride kalan dönemine baktığımız zaman bir buçuk yıl önce yaşadığımız sorunları, yani genel seçim öncesinde yaşadığımız sorunların tümünün katmerlenerek arttığını görüyoruz" dedi. 

'AKP-MHP FAŞİST BLOKU HALKLARA HERHANGİ BİR GELECEK VADETMİYOR'

"İşsizlik artmaya devam ediyor, yoksulluk artmaya devam ediyor, emekçilerin haklarına dönük baskılar devam ediyor, demokrasinin özgürlüklerinin kırıntılarının bile kalmadığı bir ülke gerçeğinden söz ediyoruz" diyen Erkan Baş, "Kürt düşmanı politikalar her geçen gün artarak devam ediyor hatta en son 31 Mart’ta gerçekleşen yerel seçimde Kürt halkının çok kuvvetli bir yanıt vermesine rağmen buna iktidarın daha büyük bir şiddetle yanıt ürettiğini görüyoruz. Dolayısıyla toplamda baktığımızda biz durumu şöyle özetliyoruz: AKP-MHP faşist bloku ve daha özel olarak da Recep Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı yaptığı düzen halklara herhangi bir gelecek vadetmiyor. Dolayısıyla Türkiye, hızla bir siyasal krize sürükleniyor. Burada da halkın hakemliğine başvurmak talebini ileri sürmek kadar doğal bir şey yok. Dolayısıyla erken seçim talebinin Türkiye’nin içinde bulunduğu sıkışmayı aşabilecek, şu ana kadar ileri sürülmüş en normal taleplerden bir tanesi olarak görüyorum" şeklinde konuştu.

'AKP, SEÇİMLERİ KENDİSİ LEHİNE BİR ATMOSFER ÇIKTIĞI ORTAMLARDA TERCİH EDİYOR'

Gazeteci Diren Yurtsever'in "Erdoğan, seçimin kendi tarihinde yapılacağı açıklamasında bulundu. Bu açıklamayı nasıl buluyorsunuz?" sorusunu yanıtlayan Baş, şu şekilde yanıt verdi:

"Aslında alıştık. Daha önce Türkiye’de gerçekleşen erken seçimlere bakarsanız hemen birkaç zaman öncesinde Tayyip Erdoğan’ın benzeri beyanları sıklıkla olmuştu. Bir açıdan baktığımda çok bir önemi olmadığını düşünüyorum, söylenmesi gerekeni söyledi diye değerlendirebiliriz. Öbür taraftan da şu gerçekle de yüzleşmemiz gerekiyor. AKP, genel olarak seçimleri kendisi lehine bir atmosfer çıktığı ortamlarda tercih ediyor. 

Bugün itibarıyla AKP cephesinden görünen şey herhangi bir seçimde tekrar başarı elde etme şanslarının hiç olmadığıdır. 31 Mart seçimlerinden sonra çıkarttıkları sonuç buydu. Gelinen aşamada, İstanbul’da yenilenen seçimler bunu katmerledi ve Türkiye’nin içerisine girdiği süreç, halkın duygu durumu, siyasal durumu, ekonomik durumugibi verileri yan yana getirdiğinizde AKP açısından bugün ya da yakın gelecekte gerçekleşecek bir seçimde, bir iktidar seçeneği gözükmüyor. Böylesi bir tabloda da mevcut koltuklarını korumak, mevcut iktidarlarını korumak üzere bir strateji belirlediklerini düşünebiliriz.

'AKP, ELİNDEKİ DEVLET OLANAKLARINI KAYBETTİĞİ ANDA TOPLUMSAL OLARAK HİÇBİR KARŞILIĞI YOK'

İkinci de bence yine Türkiye’nin içine sürüklendiği durumun nedenlerinden bir tanesi şu: AKP elindeki devlet olanaklarını kaybettiği anda toplumsal hiçbir karşılığı olmayan bir partiye dönüştü. 'AKP şu anda iktidarda nasıl oturuyor?' sorusunu ortaya koyduğumuzda verilecek ilk yanıt şudur: Devletin tüm imkânlarını kullanarak iktidarda oturabiliyor. Devletin baskı aygıtlarını, polisini, askerini, devlet olanaklarıyla ele geçirdikleri medya gücünü, devlet olanaklarını kendi yandaşlarına, sermayeye peşkeş çekerek elde ettikleri gücü kullanarak iktidarda durabiliyor. Dolayısıyla bunu korumak için böyle bir refleks geliştirmeleri de çok anlaşılır."

'MUHALEFETİN KÜRT DÜŞMANLIĞINA KARŞI TOPYEKÛN BİR DİRENİŞ HATTI ÖRMESİ GEREKLİ'

"AKP’nin temel karakteristik özelliklerinden bir tanesi halk düşmanı bir parti olması ve bu halk düşmanlığının belki en sivri uçlarından bir tanesi, gündelik siyasete en fazla yansıyan Kürt düşmanlığı. Bu AKP açısından bir kimlik haline gelmiş durumda" diyen TİP Genel Başkanı, "Bu sadece geleneksel bir refleks olarak da değerlendirilmemeli. Aynı zamanda bugün güncel olarak AKP’nin kendisini iktidarda tutma stratejisinin bir parçası. Ne yapıyor? Toplumda kaybolan meşruiyetini, toplumda ortaya çıkan rahatsızlıkları, kendisine karşı biriken öfkeyi emebilmek için bir Kürt düşmanlığı kartını oynuyor. Bunu özellikle her yer de vurguluyorum. AKP’nin Kürt seçilmişlerine dönük, Kürt halkına dönük veya HDP’ye dönük saldırgan politikası, düşman hukuku uygulayan yaklaşımı sadece HDP’nin veya sadece bu ülkenin Kürtlerinin sorunu olarak görüldüğü anda kaybederiz. Çünkü AKP esas olarak bunu böyle göstermeye çalışıyor. Muhalefetin burada topyekûn bir direniş hattı örmesi gerekiyor" ifadelerini kullandı.

'HALK AÇISINDAN KABUL EDİLEMEZ HER DURUMU KÜRT SORUNUNU GEREKÇE GÖSTEREREK MEŞRULAŞTIRMAYA ÇALIŞIYORLAR'

İstanbul’da, Ankara’da, Antalya’da Türkiye’nin batısında yaşayan milyonlarca insanın Kürtlere dönük saldırı ile kendi ekonomik durumları arasındaki bağlantıyı görmek durumunda olduğunu söyleyen Baş, "AKP aslında Kürt’e sopayla vururken bu tarafta da memleketin milyonlarca işçisini, emekçisini sefalet koşullarına mahkûm ediyor. Örneğin Meclis’te bütçe tartışmaları yapılıyor, bilinçli olarak AKP’nin meseleyi sürekli olarak bir Kürt sorunu üzerine tartışmaya kilitlediğini, tabii onlar bunu terör sorunu olarak ifade ediyorlar, ve memleketteki halk açısından kabul edilemez her tür durumu, savaşçı politikalarla Kürt sorununu gerekçe göstererek meşrulaştırılmaya çalıştıklarını görüyoruz" şeklinde konuştu.

Bu durumu, Türkiye İşçi Partisi olarak "Türkiye’nin batısında, barış sözcüğünün güçlendirilmesi gerekiyor" şeklinde ifade ettiklerini vurgulayan Erkan Baş, "Bugün çok uzun zamandır Kürt halkının çeşitli biçimlerde kendi barış politikasını, kendi barış tavrını, barıştan yana tutumunu bu kadar açık biçimde ortaya koyduğu örnekler yaşarken, üstelik belki de tarihin gördüğü en ağır savaşçı politikalara karşı bile bir direniş hattı ve bu direniş hattının ön cephesinde bir barış mücadelesi sesi yükselirken Türkiye’nin batısında da bu iradenin güçlenmesi lazım" diyerek sözlerine şu şekilde devam etti: 

"Çünkü şunu görüyoruz: Savaşçı politikalar bu inkâra dayalı politikalar, Kürtleri hedef tahtasına yerleştiren politikalar başka bir amacı daha barındırıyor. Türkiye’nin batısındaki yoksulluğun, işsizliğin, sefaletin, geleceksizliğin üzerini örtmeye çalışıyor. Eğer biz Türkiye’nin bütününe ilişkin bir iktidar modeline sahipsek, Türkiye’yi kurtarmak gibi bir iddiayı taşıyorsak o zaman belki bugün her zaman doğru olan bir şeyi daha fazla dile getirmemiz gerekiyor. Kürt’e atılan her tokata, Türk’e atılmış bir tokat olarak bakmamız gerekiyor. Kürtlerin özgürlüklerine, demokratik haklarına ve yaşam haklarına dönük her saldırı aynı zamanda Türkiye’nin batısındaki emekçilerin, yoksulların uğradığı bir saldırı olarak değerlendirilmek durumunda. 

BAŞ: 'TÜRKİYE'DE YENİ BİR İKTİDAR ALTERNATİFİ NASIL ŞEKİLLENDİRİLEBİLİR' SORUSU TARTIŞILMALI

Geride kalan döneme baktığımız zaman, biz sosyalistler 17 yıldır AKP'nin bu karakterine vurgu yapıyorduk ve AKP’nin Türkiye’yi getireceği noktayı işaret edip bir muhalefet çizgisi örgütlemeye çalışıyorduk. Özellikle son yıllarda bu muhalefet çizgisinin geliştiğini görüyoruz. Daha önce belki hiç yan yana gelmeyecek çeşitli siyasal görüşler AKP’nin Türkiye’yi getirdiği bu karanlık tablo karşısında fiilen yan yana duruyorlar. Fakat bize göre içinde bulunduğumuz evrede bir sorun var. Biz bugüne kadar AKP'yi durdurmak, AKP'yi ve onun yarattığı bu yeni rejimi geriletmek üzere birtakım taktikler geliştiriyorduk. Sanırım artık geldiğimiz noktada bir yeni durum var. Bizim artık sadece AKP’yi durdurmak, AKP’yi geriletmek değil, yeni bir iktidar alternatifini, topluma çözümler sunan, içine düştüğümüz bu karanlıktan ülkemizi, halklarımızı çıkartabilecek bir yaklaşımı geliştirmemiz gerekiyor. Muhalefetin artık 'Direniş çizgisini nasıl yaygınlaştırırız?' sorusunu bir kenara bırakıp, yeni bir soruyu daha toplumun gündemine sokması ve bu soruya da yanıt üretmesi gerekiyor. Açıkçası ben önümüzdeki dönemin temel tartışmasının ‘AKP nasıl geriletilir, nasıl durdurulur' olmaktan çıkıp, 'Türkiye’de yeni bir iktidar alternatifi nasıl şekillendirilebilir, bunun kombinasyonları ne olabilir?’ üzerine tartışmaktan geçtiğini düşünüyorum. Muhalefet sanki bu açıdan da biraz geri kalıyor. Sürekli olarak iktidarın saldırılarına direnmek temelli bir çizgi doğal olarak bir yerden sonra yorucu, yıpratıcı ve çeşitli hataları beraberinde getiren sonuçlar verebiliyor. Şimdi herhalde yeni bir evreyi tartışmamız lazım. Eğer bir erken seçim öneriyorsak, aynı zamanda bir iktidar alternatifini de önermemiz gerekiyor."

'AKP'YE DAİR YAPTIĞIMIZ DEĞERLENDİRMELER İÇERİDEN DOĞRULANDI'

"Türkiye’de bugün millet ittifakı için yan yana gelen güçlerle bizim siyasal, ideolojik, kültürel birçok açıdan farklılıklarımız var" ifadelerini kullanan Baş, güncel siyasette bunu çok fazla dile getirmediklerini söyleyerek şu şekilde açıkladı:

"Türkiye’de bir iktidar var ve bugün halkın yaşadığı bütün acıların sorumlusunu, deyim yerindeyse cepheyi bu iktidara döndürmüş durumdayız. Bu iktidara karşı mücadele ediyoruz, bu iktidarı durdurma, geriletmek ve nihayetinde yenilgiye uğratmak üzerine bir taktik belirlemiş durumdayız. Bu nedenle diğer muhalefet partileriyle de pek çok farkımız olmasına rağmen özel olarak karşı karşıya gelmeyi tercih etmiyoruz. Tezkere örneğinde olduğu gibi Cumhuriyet Halk Partisi, çok tarihsel yanlışlar gerçekleştirdiğinde bunu söylemekten elbette geri durmuyoruz ama esas hedefimiz mevcut iktidar. Babacan ve Davutoğlu söz konusu olduğunda da, bir kere iktidara dönük mücadele konsantrasyonumuzun bozulmaması gerekir. Fakat şunu da söyleyeyim: Bu iki siyasi hareketin ortaya çıkmasının esas esprisi şudur: AKP'ye dair yaptığımız değerlendirmelerin içeriden doğrulanmasıdır. AKP artık Türkiye’yi yönetemiyor diyoruz ya; bu, AKP’nin içinde de görülen bir şey haline gelmiş. AKP bir çözülüş süreci içerisinde. Bu, bunun sinyalidir. Dolayısıyla yeni siyasi hareketin Türkiye’nin geleceği açısından bir vizyona sahip olduğunu, gerçek bir alternatif oluşturabileceğini falan düşünmüyorum. 

'ERDOĞAN 2002'DE NEYİ HEDEFLEDİYSE BUGÜN DE AYNI HEDEFE SAHİP'

Diğer taraftan ise bir alternatif oluşturmaktan ziyade düzenin AKP’den boşalan alanı doldurma çabaları olarak değerlendirmek gerekiyor. 17 yıldır AKP ilk kurulduğu günden bugüne aynı siyasal hatta, doğrultuda taktik adımları değiştirmiş olabilir ama Recep Tayyip Erdoğan, 2002’de AKP’yi kurduğunda hedefi neyse bugün de aynı hedefe sahip. Dolayısıyla gerek Babacan gerek Davutoğlu, bu sürecin parçası ve uygulayıcıları.

'HALKA KARŞI İŞLENEN SUÇLARI GÖRMEMİZ GEREKİYOR'

Türkiye’nin en karanlık süreci olarak değerlendirebileceğimiz bir 7 Haziran – 1 Kasım sürecini yaşadık biz. 7 Haziran’da AKP halktan çok büyük bir tokat yiyip iktidar olma şansını yitirdikten sonra bir operasyon yürüdü Türkiye’de. Çöktürme planı dedikleri bir operasyon yürüdü. Eğer Davutoğlu gerçekten Türkiye’nin geleceğine ilişkin samimi birtakım iddialar taşıyorsa 7 Haziran – 1 Kasım arası süreçte Türkiye’de nelerin, nasıl yaşandığını, bunların nerede kim tarafından planlanıp, hayata geçirildiğine ilişkin birtakım bilgileri paylaşması gerekiyor. Biz zaten hepsinin ihalelerde yolsuzluk yaptığını biliyoruz. Tayyip Erdoğan’ın Davutoğlu için, Davutoğlu’nun Tayyip Erdoğan için söyledikleri doğrudur. Ama daha büyük, ikisinin birlikte halka karşı işledikleri suçlar var, bunları görmemiz gerekiyor. Ama bizim açımızdan gerçek alternatif, gerçek umut buradan türemez. Bu aynı politikaların cilalanarak devam etmesidir. Bizim açımızdan bu iki siyasi hareketin önemli bir tek çıkış noktası vardır: AKP’nin çözülüşünün, AKP’nin dağılışının, AKP’nin Türkiye’yi yönetemiyor oluşunun içeriden de görülmeye başlandığının ve içeriden de buna tepkilerin yükseldiğinin somut kanıtlarıdır."

'AKP'NİN SAVAŞÇI POLİTİKALARININ BİR AYAĞI MUHALEFETİ BASTIRABİLMEK'

Tarihin pek çok bölümünde, pek çok ülkede benzer örnekler olduğunu ifade eden TİP Genel Başkanı, "Esas olarak faşizan karakterli iktidarların böyle bir yönelimi oluyor. İçeride topluma refah sunacak, toplumun onayını alacak politikalar geliştiremedikleri anda hep aynı taktiği uyguluyorlar. Savaşçı politikalar devreye giriyor. Bir kere bu açıdan değerlendirmek lazım" dedi. 

AKP’nin bu savaşçı politikalarının bir ayağının, Türkiye içerisinde kendisine karşı gelişen muhalefeti bastırabilmek olduğunu ifade eden Erkan Baş, "Tek nedendir demiyorum ama önemli bir nedendir ve sonuç almıştır. Onu da kabul edelim. CHP açısından baktığımızda bence esas problem burada ortaya çıkıyor, gündelik siyaset de pek çok başlıkta AKP ile karşı karşıya gelen CHP, söz konusu olan bir savaş tezkeresi olduğunda o geleneksel devlet refleksini gösteriyor ve bu yönde bir tavır alabiliyor. Dolayısıyla AKP’nin içerideki muhalefeti bastırmak konusunda o attığı adımla bir ölçüde istediği hedefe ulaştığını söyleyebiliriz. CHP'nin bu tavrına rağmen, toplumun büyük bir çoğunluğunun da bu savaşçı politikaları desteklemediğini gözlemledik o süreç içerisinde" ifadelerini kullandı.

'AKP, TÜRKİYE TARİHİNİN EN AMERİKANCI HÜKÜMETİ VE PARTİSİDİR'

"Belli ki Türkiye bir dünya okumasına sahip ve bu dünya okumasında mevcut dengeler içerisinde kendi hareket alanını geliştirmeye çalışıyor" diyen Baş, "Bir taraftan Rusya ile bir taraftan ABD ile zaman zaman gerilimli, zaman zaman ise şiir gibi uyumlu politikalar geliştirebiliyor. Bugün Rusya ile son derece sıcak ilişkileri olduğunu söylüyoruz. Herkes unuttu, çok kısa bir süre önce Rus uçağının düşürüldüğü bir tablo ile karşı karşıyaydık. Dolayısıyla bunlar çok hızlı değişen günlük politik hamleler diye bakıyorduk ve tarihsel olarak daha uzun vadeli baktığımızda bazı gerçeklerin üzerini örtmesine izin vermememiz gerekiyor" şeklinde konuştu. 

"AKP, Türkiye tarihinin gelmiş geçmiş en Amerikancı hükümetidir, özü budur" sözlerinin altını çizdiğini belirten Erkan Baş, "An itibarıyla birtakım karşı karşıya gelişler olabiliyor, güncel siyasette bunlar yaşanabiliyor. Tayyip Erdoğan’la Fethullah Gülen de karşı karşıya geldi, Davutoğlu ile Erdoğan karşı karşıya geliyor. Bunlar birbirinden çok farklı siyasi aktörler değildi ki. Ama güncel siyasetin gerektirdiği birtakım kayıkçı dövüşleri söz konusu olabiliyor. Bazen çok sert de yaşanabiliyor ama halklarımızın bir konuda asla yanılgıya düşmemesi gerektiğine inanıyorum" diyerek sözlerini şu şekilde sürdürdü:

"AKP, Türkiye tarihinin en Amerikancı partisidir. Kökleri bir kere Amerika Birleşik Devletleri’ndedir. Tayyip Erdoğan bu partinin kuruluşunun onayını orada almıştır. Washington’da planlanmıştır. Türkiye’de iktidar koltuğuna oturmaları bu planın bir parçasıdır. Bütün bu süreç boyunca bölgede ABD egemenliğinin çıkarlarının savunucuları olmuştur. Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığını yaptığını övünerek anlatmışlardır. Bütün bunlar bir gerçeklik olarak önümüzdeyken Türkiye halkının da ABD iktidarlarına yönelik öfkesini, antiemperyalist duygularını görerek, bunu bir hamaset siyaseti olarak kullandıklarını sanıyorum. 

'TÜRKİYE'NİN İÇİNE DÜŞÜRÜLDÜĞÜ BATAKLIĞIN GÖRÜNTÜLERİ...'

En son Libya ile ilgili attıkları adım da, bir taraftan bakılınca bir çaresizliğin ürünü. Bir taraftan büyük bir hamle yapıyorlar gibi görünüyor ama kiminle iş birliği yapıyorsun? Libya’da üç ay sonra öyle bir iktidarın kalıp kalmayacağına ilişkin bir tartışma yürütüyoruz. Meclis’in onayladığı bu anlaşmanın üç ay sonra muhatabı kalmayabilir. Türkiye o kadar sıkışmış durumda ki ancak böylesi güçlerle işbirliği yapabiliyor. Suriye’de de ÖSO, El Kaide artıklarını, milli ordu diye pazarlıyor ve Türkiye’de, Suriye’deki ittifak gücüne baktığımızda; çapulcular, çeteciler, dünyanın her yerinde katliamlarıyla nam salmış insanlar... Koskoca Türkiye Cumhuriyeti devleti bir çapulcu ordusuyla iş birliği yapıyor, operasyon yürütüyor. Bunlar Türkiye’nin içerisine düşürüldüğü bataklığın görüntüleri bana sorarsanız."

'2020 BÜTÇESİ, SAVAŞI SÜRDÜRMEK ÜZERE OLUŞTURULMUŞ BİR BÜTÇE'

"2020 bütçesini Saray bütçesi diye tanımlayabiliriz, savaş bütçesi diye tanımlayabiliriz, sömürü bütçesi diye tanımlayabiliriz" diyen Erkan Baş, "Türkiye emekçileri, yoksul halkları açısından meseleye şuradan bakmalıyız: Bütçe dediğimiz şey aslında devletin karakterinin en temel özelliklerinin görülebildiği bir plan. Soru şu: Siz bu devletin kaynaklarını nerden alıyorsunuz? Bu kaynaklarla oluşturduğunuz bütçeyi nereye harcıyorsunuz? Bu bile sadece Türkiye’de ne ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Bakıyoruz, kaynakların çok büyük bir bölümü emekçilerin, yoksulların, işçilerin, kamu emekçilerinin verdiği vergilerle oluşuyor. Bunlarda oluşan bütçenin çok büyük bir bölümü beşli çete dediğimiz o yandaş sermaye grubuna, Saray'daki şatafatın devamına ve savaşçı politikaların sürdürülmesine odaklanmış durumda. Dolayısıyla bu bütçe içerisinde halkın olduğu, gençlerin, kadınların olduğu bir bütçe değil. Bu bütçe doğrudan Saray'ın iktidarını devamlılaştırabilmek için ihtiyaç duyduğu sermayeye kaynak aktarmak, savaşı sürdürmek üzere oluşturulmuş bir bütçe" ifadelerini kullandı.

'SİYASET MECLİS'E SIKIŞTIRILDIĞI İÇİN BU BÜTÇE GEÇECEK'

AKP'nin bunu süslü rakamlarla örtmeye çalıştığını, kimsenin 10 dakika sonra hatırlayamayacağı pek çok rakamı arka arkaya dizdiğini ve Türkiye’nin büyüdüğünü söylediğini ifade eden Erkan Baş, "Biz her yerde şunu söylüyoruz: Bu iktidar ne diyor, 'Türkiye zenginleşiyor'. Sokaktaki vatandaş zenginleşiyor mu? Zenginleşmiyor. İktidar diyor ki ‘Türkiye gelişiyor’. Bizim hayatımız gelişiyor mu? Bütçeye bir yüzde 1 açısından bakmak var bir de yüzde 99 açısından bakmak var. Biz yüzde 99 açısından baktığımızda yoksulluk, sefalet, açlık işsizlik bütçesi ortaya çıkıyor. Yüzde 1‘in cephesinden baktığınızdaysa servetine servet katan bir bütçe tasarlanıyor. O yüzden buna en sert biçimde karşı durmaya çalışıyoruz. Başarılı olduğumuzu da düşünmüyorum, onu söyleyeyim. Bir bütün olarak muhalefetin çok daha etkili bir karşı duruş örgütlemesi gerekiyordu. Sıkıntı şu: Siyaset, Meclis’e sıkıştırılmış durumda. Doğrusu bütçe gibi toplumu çok büyük etkileyen süreçlerde sendikalarla, demokratik kitle örgütleriyle, gençlik örgütleriyle, kadın örgütleriyle, milyonların bütçe tartışmasını sokaklara taşıması gerekiyordu. Esas başarısızlığımız da budur. Bunu başaramadığımız için sömürü, savaş bütçesi olarak adlandırdığımız bütçe geçecek" şeklinde konuştu.

'BİR ÜLKEDE İŞSİZLİK SORUNU VARSA YAPILACAK İLK ŞEY ÇALIŞMA SAATLERİNİ AZALTMAKTIR'

Aslında muhalefetin belki pek çok unsurunun işsizlikten, ücretlerin düşüklüğünden, çeşitli ekonomik ve sosyal sıkıntılardan söz ettiğini söyleyen TİP Genel Başkanı, "Ben Türkiye İşçi Partisi’nin buradaki farkının şu olduğunu düşünüyorum: Emeklilikte yaşa takılan yurttaşlarımızın emekli olamamasıyla, asgari ücretin açlık sınırının altında bir noktada kalmasını, milyonlarca insanın özellikle gençlerin işsizliğini hata olarak görmüyoruz. İktidar bunları beceremediği için, yeteneksiz olduğu için, kaynak olmadığı için falan yapmıyor. Bunların tamamı Türkiye Cumhuriyeti devletini yöneten siyasal aklın bilinçli tercihleri. Bizim farkımız burada. Biz diyoruz ki işsizlik önlenemeyecek bir şey değildir. Mesela çalışma saatleri resmi olarak 8 saat, siz bunu 12-14 saate kadar çıkarırsanız doğal olarak işsizlik artar. Oysa bir ülkede işsizlik sorunu varsa yapılacak ilk şey çalışma saatlerini azaltmaktır" diyerek şu örneği verdi: 

'İŞSİZLİK ORDUSU, İKTİDARIN EMEKÇİLER ÜZERİNE KULLANDIĞI BİR SOPA'

"Diyelim ki 8 saatlik üç vardiya çalışıyorsa insanlar, 6 saate çekelim. 4 vardiyaya çıkartalım. Bir vardiya daha fazla işçi üretim sürecinin bir parçası olsun. Çalışabilsin, evine ekmek götürebilsin. Bu niye yapılmıyor? Bu yapıldığı zaman patron kaybediyor. Daha fazla maaş ödemek zorundan kalacak. Planlı bir ekonomi uygulanmadığı için işsizlik artıyor. Yılda 300 bin öğretmen alabileceğiniz bir tabloda, her yıl 500-600 bin öğretmeni üniversitelerden mezun ederseniz, 300 bin kişi işsiz kalacak. Oysa planlansa Türkiye’nin öğretmen ihtiyacı, hekim ihtiyacı; bugünden 5 yıllık planlar dahilinde hesaplanabilir şeyler. Buna göre insanlar üniversitelere kontenjanla girseler işsizlik sorunu ortadan kalkar. Amaç şu: Milyonlarca işsiz varsa ve işsizler ordusu büyüyorsa, patronlar çalıştırdıkları işçileri, daha ağır koşullarda, sömürü yoğun bir biçimde, sigortasız, sendikasız, güvencesiz çalıştırabiliyorlar mesele bu. Ya da EYT meselesi... İşsizlik sorunu var, insanları emekli edin, gençler iş bulsunlar. Niye yapmıyorlar? Aynı nedenle. İşsizlik ordusu onların bir silahı. Çalışanlar, emekçiler üzerine kullandıkları bir sopa."

TİP Genel Başkanı Erkan Baş, Türkiye İşçi Partisi'nin artan işsizliğe, EYT sorununa ve asgari ücret tartışmalarına ilişkin sözünü ise şu şekilde paylaştı:

1- Asgari ücret insanca yaşam koşullarına göre belirlenmeli, Bugün asgari ücret açlık sınırının, yaşama sınırının çok altında. Kabul edilebilir bir şey değil.

2- Asgari ücret bir ailenin yaşam standardı veri alınarak belirlenmeli.

3- Artan refah payından asgari ücretliye mutlaka pay verilmeli.

4- Asgari ücretliden vergi alınmamalı. Biz bunu kabul etmiyoruz. 2020 lira asgari ücret alan kişiyle ayda 200 bin lira kazanan bir kişi aynı oranlarda dolaylı vergilerden pay veriyor.

'YAPILMASI GEREKEN, ASGARİ ÜCRETLİNİN HAYATINI DÜZELTECEK BİR EKONOMİK MODEL GELİŞTİRMEK'

"Eğer bu memleketin milyonlarını düşünüyorsak yapacağımız şey asgari ücretlinin hayatını düzeltecek bir ekonomik model geliştirmektir" ifadelerini kullanan Erkan Baş, sözlerini şu şekilde sonlandırdı: 

"Türkiye’de asgari ücret batı standartlarındaki gibi değil. Yani batıda toplumun diyelim ki yüzde üçü, en fazla yüzde beşi asgari ücretle çalışıyor. Türkiye’de nüfusun yüzde 47-48’i asgari ücretle yaşamak durumunda bırakılıyor. Böyle bir tabloda da asgari ücret gerçekten bir yaşam sorunudur. Bu iktidarın önerdiği, patronların önerdiği rakamların kabul edilebilirliği yoktur. Ama kamucu bir bakışla, ekonomi ile halkı merkeze alan bir yaklaşımla, Türkiye’de hem asgari ücretlinin yaşam koşullarının düzeltilmesi hem işsizliğin ortadan kaldırılması, hem de emekliliği hak etmiş ama emeklilikleri gasp edilmiş milyonlarca insanın emekli edilmesi mümkündür. Bu politikaların geliştirilmesi ve toplumla buluşturulması da bizim görevimiz ve sorumluluğumuzdur."