Erkan Baş: Pınar Gültekin İstanbul Sözleşmesi uygulanmadığı için katledildi

Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş Meclis'te düzenlediği basın toplantısında gündeme dair değerlendirmelerde bulundu.



21-07-2020 19:32

İleri Haber

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Erkan Baş Meclis'te haftalık olarak düzenlediği basın toplantısında konuştu.

Baş, gündeme dair yaptığı konuşmasında, kadın cinayetlerine ve İstanbul Sözleşmesine, Suruç Katliamı'nın 5. yılında İstanbul ve Ankara'daki polis saldırılarına, 15 Temmuz dolayısıyla iktidar tarafından yapılan hukuksuzluklara, Soma'da maden işçilerinin ve ailelerinin hak arama mücadelesine, AKP iktidarının meclise getirdiği sosyal medya düzenlemesi hakkında değerlendirmelerde bulunurken son olarak Bursa'da yerel bir haber kanalına verdiği demeçlerden dolayı hakkında Bursa Uludağ Üniversitesi tarafından soruşturma açılan Prof. Dr. Kayıhan Pala için dayanışma mesajlarını iletti.

TİP Genel Başkanı Erkan Baş'ın basın toplantısından satır başları şu şekilde:

'KADIN DÜŞMANLARININ KARŞISINDA KADINLARIN YANINDA YER ALACAĞIZ'

Bugün güne acı bir haberle başladık. Muğla’da 5 gündür kayıp olan Pınar Gültekin’in vahşice katledildiği ortaya çıktı. Yine Pınar gibi gencecik bir üniversite öğrencisi olan Gülistan Doku’dan haber alamadığımız 199. gün.

Çocuğunun gözleri önünde katledilen Emine Bulut’un “yaşamak istiyorum” feryadının üstünden neredeyse 1 yıla yakın zaman dilimi geçti ve maalesef benzer sayısız acı yaşadığımız bugünlerde AKP, kadınların yaşama umudu olan, kadınları hayatta tutması için önemli bir araç olan İstanbul Sözleşmesini iptal etmek istiyor.

Bu ülkede bir yandan kadınlar vahşice katledilirken bir yandan da Saraylarında, yalılarında saltanat sürenlerin, kadınlara açılan savaşta katillerin yanında olduklarını ilan ettiklerini söylememiz gerekiyor. Bunun kabul edilmesi mümkün değildir.

2011 yılında ilk imzacıları arasında olduğumuz ve kadına yönelik şiddeti önleme sözleşmesi olarak adlandırabileceğimiz ve ismini dahi bizden alan İstanbul Sözleşmesi'nden marjinal birtakım dinci tarikatların talebiyle çıkılması bu ülkenin devrimcilerinin, sosyalistlerinin, bu ülkenin mücadeleci kadınlarının kabul edebileceği bir şey değildir.

Buradan açıkça söylüyoruz; İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma talebi tüm dünyada yükselen muhafazakarlaşma ve dincileşmenin sonucudur. Kendilerine yer açmaya çalışan kadın düşmanlarının talebidir.

Bu talebe karşılık biz de kadın düşmanlarının karşısında, kadınların yanında yer alacağız. Kadınların yaşama hakkını, eşitlik hakkını, özgürlük hakkını, güvenli bir hayat sürme hakkını hepimizin sahipleniyoruz. Bu haklar kadınların çok uzun yıllara yayılan, bitmek tükenmek bilmeyen kararlı mücadelelerinin sonucunda kazandıkları haklardır ve meclis eliyle bu hakların gasp edilmesine müsaade etmeyeceğiz, sonuna kadar mücadele etmeye devam edeceğiz.

İstanbul Sözleşmesi, imzalanana kadar töre, namus cinayetleriyle katledilen kadınların ve bu kadınların hesabını soran kadın hareketinin eseridir. Bugün eğer bu sözleşme uygulansaydı; Av. Müzeyyen Boylu, Emine Bulut, Özgecan Aslan ve daha yüzlerce kadın öldürülmeyecekti. Bugün yapılması gereken bu sözleşmenin tam ve eksiksiz olarak uygulanmasıyken, iktidarın bundan vazgeçmeyi tartışması, bundan geri adım atılmasını gündeme getirmesi, kadına şiddete sebep olduğunu söylemesi utanmazlıktır, kadın düşmanlığıdır.

Yapılması gereken sözleşme uyarınca açılması gerek sadece kadına şiddet şikayetlerine bakan alo şiddet hattının kurulmasıdır, önce cinsel şiddet kriz merkezlerinin kurulması gerekir, önce terlikle evden can havliyle kaçan kadınların sığınabileceği sığınma evlerinin kurulması gerekir, önce 4+4+4 garabeti ile okuldan alınıp çocuk yaşta evlendirilen kız çocuklarının kesintisiz eğitime yeniden kazandırılması için eğitimde dönüşümün gerçekleşmesi gerekmektedir.

İstismar edilen çocukların, tecavüz edilen, öldürülen, şiddet gören kadınların kanı hepinizin elinde. Bunun hesabını vermeden hiçbiriniz kurtulamayacaksınız ve daha fazla kadının öldürülmemesi için ne gerekiyorsa yapacağız.

Bugün iktidarın imzayı geri çekmeye çalıştığı İstanbul Sözleşmesi dahil tüm insan hakları sözleşmelerinin arkasında mücadele eden direnen, hakları için savaşan işçilerin, emekçilerin devrimcilerin, kadınların mücadeleleri vardır. Bu sözleşmeler insanlığın kazanımıdır ve bu kazanımların gasp edilmesine müsaade etmeyeceğiz.

Pınar Gültekin arabaya bindiği için değil, iktidar sözleşmeyi uygulamadığı için IŞİD yöntemleri ile katledildi. Özgecan Aslan o dolmuşta kalan tek kişi olduğu için değil iktidarın tümü o dolmuşta olduğu için öldürüldü. Emine Bulut iktidar yüzünüzden çocuğunun gözleri önünde öldürüldü. Ceren Özdemir iktidarın çarpık yargı infaz sistemi yüzünden öldürüldü. İşte bu nedenle bizim tarafımız bellidir, biz kadınlardan çocuklardan yanayız, İstanbul Sözleşmesine saldırarak katilleri ve çocuk istismarcılarını savunmalarına izin vermeyeceğiz.

'İKTİDAR SURUÇ FAİLLERİNİN AÇIĞA ÇIKMAMASI İÇİN SALDIRIYOR'

Dün, Suruç Katliamı'nın yıldönümüydü. Suruç, 2015 yılının yaz aylarından 7Haziran-1 Kasım arasındaki karanlık dönemin en önemli olaylarından birisidir. Bu karanlık dönem, AKP’nin tek başına hükümet kurmasına yetecek bir oy alamamasıyla başlamıştır. 5 Haziran’da HDP’nin Diyarbakır’daki mitingde patlayan bomba ilk adım olmuş ve 5 yurttaşımız hayatını kaybetmiştir. İktidar partisi, “seni başkan yaptırmayacağız” sloganıyla seçimlere giren HDP’nin yüzde 13’lük oyla barajı aşmasının ardından 7 Haziran seçimlerinde istediğini alamamıştır. 20 Temmuz’da Kobane’deki çocuklara oyuncak götürmek için yola çıkan 33 genç kardeşimiz Suruç’ta katledildi. 22 Temmuz’da Şanlıurfa’nın Ceylanpınar’da iki polis susturuculu silahlarla evlerinde öldürüldü. Polis cinayetini gerekçe gösteren AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 4 gün sonra ‘çözüm süreci’nin bittiğini ilan etti. Koalisyona yanaşmak istemeyen Erdoğan, Türkiye’yi yeni bir seçime götürülmesine karar vermiştir. Ardından 10 Ekim’de Suruç’un faillerinin birinin de aralarında olduğu kişiler tarafından Ankara Gar katliamı düzenlendi.

İktidar, MHP’yle yakınlaşmasının kapısını aralayan, dönemin HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tutuklanmasına giden, Suriye’de cihatçılarla iş birliğinin yoğunlaşmasıyla tamamlanan bu karanlık dönemin hesabını vermekle yükümlüdür. Küçücük bir ilçede, günlerdir çalışması yapılan bir etkinliğe nasıl saldırı olduğu açıklanmalıdır. İhbarların neden değerlendirilmediği, sorumluların kimler olduğu mutlaka ortaya çıkarılmalıdır. Bu katliam döneminin aydınlatılması açısından son derece önemlidir. Peki iktidar ne yapmaktadır? Dün, İstanbul'da Ankara'da örneğini gördüğümüz biçimde bu katliamın faillerinin açığa çıkarılması, hesap sorulması için alanlara çıkan, meydanlara çıkan kişilere ve onların yanında duran insanlara utanmazca saldırmaktadır. Bize göre dün gerçekleşen saldırılar aslında iktidarın Suruç'ta gerçekleşen katliamdaki payının açığa çıkmasına bir vesiledir. İktidar bu suçların kendisiyle doğrudan ilişkisini bildiği için buna izin vermemekte, İstanbul'da, Ankara'da acımasız bir şiddet uygulayarak, haksız hukuksuz biçimde gözaltına almaktan çekinmemektedir. Üzerinden 24 saate yakın bir süre geçmesine rağmen dün gözaltına alınan arkadaşlarımız halen savcılığa bile çıkartılmamıştır. Derhal arkadaşlarımızın, genç kardeşlerimizin serbest bırakılması gerektiğini bir kez daha vurgularken Suruç Katliamı'nın takipçisi olacağımızı ve hesap sorulana kadar elimizin iktidarın yakasında olduğunu bir kez daha paylaşmak istiyorum. 

'20 TEMMUZ AKP DARBESİDİR'

20 Temmuz günü, aynı zamanda, Türkiye halklarına büyük acılar çektiren, suçsuzları suçlularla birlikte yok etmeyi hedefleyen, emekçi insanlara zulüm ve yıkım yaşatan bir darbenin dördüncü yıl dönümüydü. Ülkemizde geçen hafta Meclis'te de gündem olduğu üzere 15 Temmuz'da bir darbe girişimi yaşanmıştır. Henüz bunun tüm alıntılarının açığa çıkartılmadığını da bir kez daha kayıt altına alırken, hemen onun ardından o darbe sürecini tamamlayan 20 Temmuz OHAL ilanına ilişkin kimi verileri sizlerle paylaşmak istiyorum. Hatırlatmak gerekir ki iktidar 15 Temmuz'u Allah'ın bir lütfu olarak görmüştür. Deyim yerindeyse 20 Temmuz itibariyle de Türkiye’de halka karşı suç işlemedikleri bir tek Allah'ın günü kalmadı. Bir tek Allah'ın kulu iktidarın saldırılarından muaf olamadı. 

İki yıl boyunca yedi kez uzatılan OHAL’le birlikte Türkiye’de milyonlarca insan haksızlığa, baskıya uğradı. Gece yarıları yayınlanan 2 satırlık 3 satırlık yazılarla binlerce insan işsizliğe hatta açlığa mahkum edildi. Hakkında hiçbir soruşturma dahi bulunmayan insanlar intihara sürüklendi. İtiraz edilemeyen Saray fermanlarıyla insanlar işlerinden atıldı, cezaevlerine kapatıldı, yüzde 70 oy alarak seçilen belediye başkanlarına mazbataları verilmedi, kayyumlarla halkın iradesi gasp edildi. Ömrünü eğitime, gelecek nesilleri yetiştirmeye adamış, ilerici, aydınlanmacı üniversite hocaları, öğretmenlerimiz işlerinden atıldı. Ülkemizde basın özgürlüğünde belki de tarihimizde eşine rastlanılmayacak ağır darbeler vuruldu. 53’ü gazete toplam 179 medya kuruluşu bu süreçte kapatıldı.

Haksız yere işlerinden atılan emekçiler, sadece devlet kurumlarında değil hiçbir yerde işe alınmadı yoksulluğa sürüklendi, tüm hakları ellerinden alınmış bir biçimde yaşamaya mahkum edildi.

20 Temmuz AKP darbesi, başarısız olan 15 Temmuz darbecilerinin yarım bıraktıklarını tamamlama girişimidir. Üstelik bunu 15 Temmuz darbecilerini koruyarak ve ilerici muhalefeti yok etmek için değerlendirerek hayata geçirdiler.

Nasıl mı korudular? Şöyle kısa bir özet yapalım; 20 Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL’in ardından; tam 597 bin 783 kişi hakkında işlemler yapıldı, bunların 95 bini tutuklandı. 132 bin kişi kamu kurumlarından FETÖ’cü oldukları iddiasıyla ihraç edildi. Ama gelin görün ki, bu kadar kamu çalışanının FETÖ’cü olduğunu ilan eden iktidar, onları kamu kurumlarına kimleri nasıl aldığını bir türlü açıklayamadı. Meclis’in Darbe Araştırma Komisyonu’nu FETÖ raporunu 4 yıldır kamuoyundan saklanıyor. FETÖ borsası kurup parası olanları, rüşvet verenleri akladılar. Sonuçta olan her zamanki gibi yoksul emekçilere oldu. İlerici, sosyalist, aydınlık yüzlü insanların emekleri gasp edildi

Özetle diyoruz ki; darbe mi konuşacağız, halkın iradesine darbe yapanları mı lanetleyeceğiz, kimse bize 20 Temmuz’da OHAL ilan edilmesiyle başlayan AKP’nin sivil darbesini unutturmaya çalışmasın. Kimse başka bir çeteyi öne atarak kendi suçunu örtbas etmeye çalışmasın. Biz açığa çıkarır, yüzlerine vururuz. Zincirleme darbecilerin hiçbirinin kaçıp kurtulmasına izin vermeyeceğiz.

'İŞSİZLİK FONUNU PATRONLARA PEŞKEŞ ÇEKTİRMEYECEĞİZ'

İktidarın halka dönük saldırıları maalesef artarak devam ediyor.

Meclis halk düşmanı yasalar çıkarma fabrikasına dönüştürülmüş durumda. Gündeme aldıkları her konu mutlaka iktidarın otoriter, baskıcı ve halk düşmanı karakterinin bir yüzünü daha görmemize vesile oluyor.

Geçen hafta komisyonda kabul edilip bu hafta genel kurulda görüşülecek ve sözde işçilerin haklarını savunduklarını iddia ettikleri torba yasa teklifiyle karşı karşıyayız. 

Somadaki maden işçisi arkadaşlardan tüm milletvekillerine dönük mektuplarından bir bölümü sizlerle paylaşmak istiyorum:

''Bazı madenlerde 8 yıl bazı madenlerde 6 yıla yakındır tazminatlarımızı almak için mücadele ediyoruz. Bu konu defalarca bizler tarafından gündeme getirildi ve şimdi geldiğimiz aşamada bizlere verilen sözlerin çok çok az bir kısmının tutulduğunu görüyoruz. Torba yasaya eklenen 5.madde Soma'daki sorunları çözmeyeceği gibi yeni sorunların ortaya çıkmasına neden olacak, işçilerin hak gaspı ortadan kaldırılmayacaktır.''

Bu nedenle arkadaşlarımızın tüm milletvekillerine gönderdikleri bir değişiklik önergesi var. Bu önergeyi gündem yapmaktan geri durmayacağımızı buradan paylaşmak istiyoruz. Bu vesileyle Soma'da oturma eylemine başlayan maden işçisi kardeşlerimizin de yanlarında olduğumuzu bir kez daha ifade etmek istiyoruz.

Bu hafta komisyondan geçen bir teklif, güya işten çıkarmayı engelleyen düzenlemenin 1 yıl daha uzatılması öneriliyor.

Bu şu anlama geliyor; işçi arkadaşlarımız aylık 1168 TL’lik ücretle yaşamaya mahkum bırakılmak isteniyor.

Ben buradan bu teklifi hazırlayana, utanmadan altına imza atanlara sesleniyorum, var git sen yaşa ayda 1168 TL ile eğer 1168 TL ile yaşamak mümkünse. Bir taraftan işçilerin hayatını zindan ederken bir yandan da sanki işten çıkarılmalar yasaklanıyormuş gibi pazarlamak ancak AKP yüzsüzlüğünün söyleyeceği bir sözdür.

Ne var yeni önerilen kanun paketi içerisinde?

''Daha önce kısa çalışma veya ücretsiz izin hakkından faydalanan işyerlerini normal çalışmaya geçerse işçi ve işveren SSK payları 3 ay süreyle “işsizlik fonu’ndan karşılanacak.'' Bu işsizlik fonu kimin parasıdır diye sormak istiyorum, bu kadar utanmazlık bu kadar aymazlık olur mu diye sormak istiyorum. İşsizlik fonu işçinin emeğinden alın terinden oluşturulmuş bir fonken siz ne yapıyorsun bu işsizlik fonunu alıyorsunuz patronlara peşkeş çekiyorsunuz. İşçinin parasıyla işçiyi bedava çalıştırmanın yol ve yöntemlerini arıyorsunuz. 

''3 milyon işçi kısa çalışma ödeneğinden 700 bin işçi ücretsiz izin desteğinden faydalanıyor.'' Bu 3 milyon 700 bin işçi arkadaşımız yarın bir gün gerçekten işsiz kaldığında bu aldıkları ücretler hak ettiklerinden kesilecek mi kesilmeyecek mi? Siz işçini zaten hakkı olan parayı şimdi ona vererek yarın öbür gün gerçekten işsiz kaldığında bu parayı kullanması gerektiğinde kullanmasının önündeki bütün engelleri kaldırıyorsunuz.

Utanmazlar ''İşten çıkarmalar yasaklandı diyorlar ama bir istisna koymuşlar işyerinin itibarını düşürme, ahlak dışı faaliyet gibi maddeleri kapsayan 5/II madde işten çıkartma yasağının istisnası oluyor. Mayıs ayından 344 bin kişi bu madde nedeniyle işten çıkarılıyor. Bu maddeden atılan işçi ne kıdem tazminatından ne de ihbar tazminatı ödeneğinden faydalanabiliyor! Nasıl bir madde ise bazı işyerlerinde 300-400 kişi aynı anda bu maddeden işten çıkartılıyor. 400 işçi nasıl aynı andan ahlak dışı davranışı olabilir.

Şimdi bu madde uzatılıyor. 700 Bin işçiye ayda 1140 liraya aylarca geçin deniyor. İşçi ne yapacak bu parayla geçineceğime başka iş bakayım. İstifa edecek böylece hem kıdem tazminatından olacak hem de işsizlik ödeneğinden. Aslında kıdem tazminatlarına ihbar tazminatlarına dönük bir gasp eylemiyle iktidarın buna bir kılıf uydurma talebiyle karşı karşıyayız. Bunların kabul edilmesi mümkün değildir. Özellikle altını çiziyorum işsizlik fonunun patronlara peşkeş çekilmesine izin vermeyeceğiz. Bu kanun teklifine parlamentoda sonuna kadar direneceğiz.

'SOSYAL MEDYA DÜZENLEMESİ HEPİMİZİN SESİNİ KISMANIN YENİ BİR ADIMIDIR'

Bizim açımızdan durum çok net bu kanun teklifi toplumsal muhalefetin iktidara karşı sesini yükselten milyonarın, hepimizin sözünü kısmanın yeni bir adımıdır. Sokağa çıkanlara polis saldırısı, gaz bombaları atılacak, insanlar coplanacak, sesini yükselteni cezaevlerine atacaksınız, mahkemelerde süründüreceksiniz, Mecliste bile muhalefeti konuşturmayacaksınız, insanların duygularını, düşüncelerini, kaygılarını paylaşabildikleri neredeyse tek mecra haline gelen sosyal medyayı da kullanılamaz hale getirmek istiyorlar.

Düzenlemeyle sözde, cinsel istismar, müstehcenlik, kumar, dolandırıcılık, suça teşvik gibi eylemleri suç kapsamına alınması söyleniyor buna bir de terör propagandası ekleniyor ancak biliyoruz ki bu iktidar döneminde iktidarın herhangi bir konuda eleştiren her tür söz ve eylem doğrudan terör propagandası kapsamına alınıyor. Nasıl olsa iktidarın denetiminde istedikleri gibi karar çıkıyor. Dolayısıyla bu terör propagandası hakaret gibi gerekçelerin tek taraflı ve manipülasyona açık bir şekilde yorumlandığı, iktidar politikalarına muhalefet eden milyonlarca insanı terör hakaret gibi suçlamalarla cezalar aldığı bir tabloda bu sosyal medya düzenlemesini de ancak ve ancak tamamlayıcı bir faktör olduğunu söyleyebiliriz. Biz bu ülkede özgürlük için eşitlik için mücadele eden milyonlarla beraber iktidarın sosyal medyayı denetim altına alma girişimine karşı kararlı bir karşı duruşu hep birlikte örgütlemeye çağırıyorum.

Bir örnek olsun diye sözlerimi şöyle bitireyim biliyorsunuz geçtiğimiz haftalarda gündem oldu. Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde halk sağlığı hocası ve Türk Tabipler Birliği (TTB) Covid izleme heyeti üyesi Prof.Dr. Kayıhan Pala pandeminin Bursa'daki seyri ile ilgili yaptığı açıklamalar nedeniyle Bursa Valiliği tarafından Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikayet ediliyor. Başsavcılık görevsizlik kararı vererek dosyayı gereği için Uludağ Üniversitesi Rektörlüğüne gönderdi, Uludağ Üniversitesi Rektörlüğü de halkı yanlış bilgilendirme ve paniğe yönlendirdiği gerekçesiyle değerli hocamız Kayıhan Pala hakkında bir soruşturma açtı. Bu soruşturmanın Bursa'da pandeminin yükselişe geçtiği bir zamanda yapılması son derece manidardır. İktidarın yaklaşımının en tipik örneklerinden biridir. Bugün TTB'nin Merkez Konsey üyeleri Türkiye'nin dört bir yanından Bursa'ya giden TTB temsilcileri, çok sayıda hekim arkadaşımız Kayıhan hocayı desteklemek amacıyla Bursa'dalar. Bizim de yüreğimiz onlarla beraber, halkın yaşam hakkını, halk sağlığını her durumda savunacağımızı bir kez daha belirtmek istiyorum.