Engels, Marx ve Marksizme ne kattı?

"Diğerleri bir şekilde Marx’ın çevresinden ayrıldı. Engels yapmadı..."



12-04-2021 00:35

Yazar: Terrell Carver

Çeviren: Ceren Berk

Friedrich Engels, Karl Marx’ın bağışçısı veya entelektüel mirasının koruyucusundan çok daha fazlasıydı. Engels ve Marx 1840'larda iki genç adam olarak tanıştıklarında, “Marksizm” haline gelen temel kavramlardan bazılarını ilk kez dile getiren, çoktan başarılı bir politik yazardı.

Bir ay öncesinde yirmi iki yaşına bastıktan sonra Friedrich Engels, 1842 Aralık ayında gözlem yeteneğini Manchester'a taşıdı. Engels, Kasım ayında Barmen'den Londra'ya giderken, Rheinische Zeitung'un gazete bürosunda durarak henüz editör olan Herr Karl Marx ile görüştü.

Marx’ın editörlüğe gelmesi bir nevi hükmen olmuştu ve kesinlikle deneyimden dolayı değildi. Bu noktada Engels, gazeteye Marx’tan iki kat daha fazla makale yazmıştı, ayrıca Marx’ın farklı yerlerde yayınlanmış sadece bir iki makalesi vardı.

Yıllar sonra bu görüşmeye değinen Engels, Marx'ın fazlasıyla felsefi olan Berlinli Genç Hegelcileri onaylamadığı da düşünülünce görüşmenin özellikle Marx açısından soğuk geçtiğini söyledi. Ancak anılarında Engels, diğer editörlere ya da aslında o sırada Marx hakkında ne hissettiğine dair hiçbir şey söylemiyor. Ancak Engels’in “özgür düşünen” ve özgürlükçü siyasi ilerlemenin saflarında açık ara daha başarılı bir yazar ve yayıncı olduğu aşikârdı.

Ve dünyanın en büyük ekonomik ve askeri gücüne nefes kesici bir maceraya atılan oydu. Engels daha önce İngiltere'de bulunmuştu, İngilizcesi akıcıydı ve Alman eyaletlerinden, Britanya imparatorluğunun daha geniş dünyasına doğru yola çıktı. Bu, o zamanlar Marx'ın hayal gücünün oldukça ötesindeydi.

İNGİLİZ BAKIŞ AÇISI

İngiltere'den gelmekte olan haberler zaten Almanca konuşan halkın ilgisini çekiyordu. Daha doğrusu, yönetici üst tabaka gibi asıl çıkarınız her türlü toplumsal değişimi ve siyasi yeniliği uzak tutmak olmadığı sürece bu haberler güncel ve siyasi açıdan ilgi çekici olurdu. Aksi durumda ise İngiltere’den ne kadar az haber gelirse o kadar iyiydi.

Engels, özgürlükçü moderniteye dair haberlerle Rheinische Zeitung’daki kariyerine devam etmekle görevlendirilmişti. Gazetenin adı altında gösterilen temalar siyaset, ticaret ve endüstriydi. Fikirlere ilgi duyan insanlar için fikir âlemindeki kaynaklardan dikkatle yazmak Engels'in usta olduğu bir siyasi iletişim biçimiydi.

Özgürlükçü bir gazete için Engels gibi bir serbest yazar büyük bir armağandı ve elbette oldukça ucuza çalışıyordu, hatta neredeyse bedavaya. Ticaret ve sanayi ile finanse edilmesinin yanı sıra bir metropolde çalışıyordu. Bu arka plan ve onunki gibi bir bilgiyle böyle bir yerde yaşıyor olması, yazılarına benzersiz bir boyut katmasını sağlıyordu. Siyaseti ilerici ve özgürlükçüydü, ancak göründüğü kadarıyla ütopyacı ve hayalci değildi.

Alman devletlerinde dönemin gazeteciliği için -ki bu işadamı editörlerin dönemiydi-, bu modernleştirme perspektifinden yazabilen biri gerçekten değerliydi. Ayrıca seyahat yazıları, belki de çatışmalı toplumsal değişim siyasetiyle pek ilgilenmeyen okuyucular için bile kesinlikle eğlenceli olabilir ve şüphesiz gazete satmaya yardımı dokunur. İngiltere'ye kadar seyahat etmek nadir bir durumdu ve göçmenlerin deneyimlerini gösterişli gazetecilik olarak yayınlaması çok daha nadirdi.

Engels'in ilk raporu "İngilizlerin İç Krizlere Bakışı", okuyucuları için İngiliz siyasetini deneyimsel bir perspektiften, özellikle İngiliz "yönetici sınıfları, ister orta sınıfı ister aristokrasisi” ile olan deneyimleri üzerinden inceliyordu. Bu tür ayrıcalıklı alanlarla hiçbir bağlantısı olmadığı için, aristokrasiyle ilgili deneyimleri minimal ve kulaktan dolma olurdu. Ama ona göre orta sınıflar açıkça ticari ve belli ki ilgi çekiciydi ve bu ideal tiplemeyi okuyucuları için “pratik İngiliz” olarak tekilleştiriyordu.

Bu tipik işadamı, siyaseti "aritmetik hatta ticari bir mesele" olarak görüyor. Engels'in görüşüne göre, fikirlerin daha geniş dünyasına ve hatta "ülkenin istikrarsız durumuna" karşı bu kayıtsızlık, onun deyimiyle "İngiliz hayatının koşuşturmacasının ortasında" tuhaf görünen sakin pişkinliğin ve özgüvenin temelini oluşturur.

Açıkça görüldüğü üzere Engels, İngiliz ticari anlayışını özellikle Alman eyaletlerindeki gerici ortaçağcılıklara kıyasla etkileyici bir sosyal güç ve bürokratikleşen Prusya otoriterliğinden oldukça farklı bir unsur olarak görüyordu. Bu ikisinin bağlamında, modernizasyon değişiklikleri, eğer varsa, anayasal olmayan monarşik ve Hristiyan din devleti içerisinde dikkatle belirlenmeli ve kontrol edilmeliydi.

İngiliz yaşamında ve özellikle büyük şehirlerin sokaklarında siyasi bir patlama yaratan Çartizm bir “yasal ilerleme” ve genel eşit oy hakkı hareketiydi, sansür yoluyla düzenlendiği şekliyle makale, Engels'in yasal ilerleme konusundaki ironilerini açıklamıyor. Engels için buradaki temel çelişki, genel (erkek) oy hakkı için kitlesel ajitasyon ile mevcut statükodan faydalanan orta sınıf ve aristokrasi arasındaki çelişkidir.

1832'den itibaren –iktidardakiler “ister Whig ister Tory olsun”– bütün kontrol zar zor reforme edilmiş ve dolayısıyla temsil gücü çok yüksek olmayan, küçük, ayrıcalıklı (erkek) bir seçmen kitlesi ve akranlıktan gelen bir parlamentonun elindeydi. Çözümsel bir şekilde yazan Engels, on yıllık bir Çartist ajitasyonla desteklenen evrensel (erkek) oy hakkının bu kayıtsızlığa son vereceğini ve "kaçınılmaz olarak bir devrimle sonuçlanacağını" söylüyordu.

KARA TURİZM (HÜZÜN TURİZMİ)

Hemen hemen iki yıl sonra, henüz yirmi dört yaşına bastığı dönemde Engels, kendi adı altında yayınlanacak tam boy bir kitaba girişti. Sansür ve siyasi koşulların bazen Prusya'dakinden daha kolay olduğu Saksonya Krallığı'ndaki Leipzig'de bir yayıncı ile sözleşme imzaladı.

Kitap uzunluğundaki cilt, İngiltere'de Emekçi Sınıfların Durumu (Die Lage der arbeitenden Klasse in England - “The Condition of the Working Class in England”) “kişisel gözlemlere göre” alt başlığıyla yayınlanmıştır ancak yazar, "özgün kaynaklardan" yazdığını da ekler.

Engels, el yazmasını 1845 baharında bitirdi ve yayıncılara göndererek, Prusya'daki neo-ortaçağ baskısının tehditlerinden ve hayal kırıklıklarından kaçmak için oradan kaçan edebi radikallerin bulunduğu bir gruba katılmak üzere Brüksel'e gitti. Kitap yaz aylarında çıktı.

Engels, Büyük Britanya'nın emekçilerine hitap ederken, kitabını onların "acılarının ve mücadelelerinin" bir resmi olarak sundu, böylelikle onun “Alman Yurttaşları” durumlarının “gerçekçi bir resmine” sahip olacaktı. Niyetinin ciddiyeti, söylediği üzere, bugün okuyucuların kabul edeceği söylemsel bir uygulama olan "resmi ve gayri-resmi belgeleri" kullanmasında görülebilir.

Ancak “konuya ilişkin soyut bilgilerden” daha fazlasını istediğini de yazıyor, ilk ağızdan şöyle diyor:

 …sizi kendi evlerinizde görmek, gündelik yaşamınızda gözlemlemek, koşullarınız, yakınlarınız üzerine sizinle söyleşmek, sizi ezenlerin toplumsal ve siyasal gücüne karşı verdiğiniz savaşıma tanık olmak istedim.

Engels, bu deneyimsel bilginin politik olarak da tam tersi bir işleve sahip olduğunu anlatır. İşçi sınıfı okurunun sahip olamayacağı, mülk sahibi zenginler arasında akşam yemeği partileri, porto şarabı ve şampanya deneyimlerine atıfta bulunarak, "orta sınıfları izlemek için geniş fırsattan" yararlanarak sonucunu kanıtlamayı amaçlıyor: "Siz [İngiliz işçiler] haklısınız, onlardan hiçbir destek beklememek konusunda kesinlikle haklısınız." Bunu, rahat sınıfların ikiyüzlülüğünü ortaya çıkaran retorik sorulardan oluşan bir tirat izliyor.

Açık niyeti, günün haberlerinin ve yansımalarının ötesine, çok daha sinoptik ve metodolojik terimlerle belirtmek gerekirse, eklektik bir şeye geçmekti. Almanca okuyanlar için kitabın türü “karanlık turizm” ile uyumlu bir şey, yani okuyucuyu şok edici bir yere götüren seyahat yazısı. Ve Engels'in dediği gibi, İngilizce okuyanlar için bu bir uyanma çağrısıdır. İngilizlerin durumu devletin dönüştürücü bir siyasi eylemini gerektiren ulusal bir rezalet olarak görmesi gerektiğini açıkça belirtiyor.

‘HERKESİN HERKESE KARŞI SAVAŞI’

Tarihsel açılış bölümleri mutlaka İngiliz tarihi ve manzara coğrafyası üzerine yayınlanmış kaynaklardan yazılır, ardından okuyucu özellikle Londra ve Manchester olmak üzere “Büyük Kentlere” gider. Kişisel gözlemin ikna edici bir şekilde kendini bulduğu yer burasıdır.

Gözlemci yazar bir yandan dev rıhtımlar, binlerce taşıt, sayısız gemi, yüzlerce vapur ile bize Londra limanının bir panoramasını sunuyor. “…insan aklını başına toplayamaz, İngiliz toprağına ayak basmadan önce İngiltere'nin yüceliğinin harikaları içinde yiter gider.” Fakat ne kadar yüce?

Burada Londralılar “insani doğalarının en iyi özelliklerini feda etmeye zorlanmıştır”, özel çıkarlarının duygusuz bir yalıtımı içinde, utanmaz ve bilinçli bir şekilde birbirlerine gaddar bir ilgisizlikle yaklaşırlar. “Tek anlaşmaları zımnidir; herkes kendi tarafındaki kaldırımda kalmalıdır.”

Bu çok açıkça gözlemseldir. Deneysel bir şekilde devam eder, “insanlar birbirlerini yalnızca yararlı nesneler gibi görüyorlar.” Buradaki ek yorum ise soyut bir şekilde felsefidir: İnsanlık “atomlara ayrılmıştır, her birinin de kendi ayrı prensibi vardır”, ortada “toplumsal savaş, herkesin herkese karşı savaşımı mevcuttur” ve “güçlü, güçsüzü ayağının altında ezer.” Elbette bunlar, felsefi referanslar veya felsefe yapmaktan ziyade, en azından özgürlükçü çevrelerde sıradan sözlerdi. Ama o zaman asıl konu buydu - hazır anlaşılırlık ve etkili ikna.

Mesaj şuydu, sınıf ve rütbe fark etmeksizin, “tüm insanlar aynı özellikte, aynı yetenekte, mutlulukta aynı çıkarı olan insanlar.” Alman devletlerinin hiyerarşik ortaçağcılığına karşı, bu, kışkırtıcı bir eşitleme kavramı ve “doğum” ve “rütbe”nin ve dolayısıyla tüm toplumsal “düzenin” ortadan kaldırılmasıdır.

Bazen gözlem ve alıntı birlikte çalışır. Engels, Londra'nın West End bölgesindeki Portman Meydanı'nı "çok saygın" olarak tanımlıyor ama rapor adına, bir adli tıp görevlisinin yerleşim bölgelerinde zengin ve sefillerin yakınlığını gösteren soruşturmasını ele alıyor.

ÖRTBAS EDİLEN SEFALET

Engels ve okuyucuları Güney Lancashire'ın "merkez şehri", İngiliz üretiminin "klasik toprağı" Manchester'ı çevreleyen kasabalara vardıklarında anlatıdaki gözlemsel ayrıntılar açık hale geliyor. Bizi Stockport'a götüren Engels, "Bu bölgedeki başka herhangi bir kasabada konut olarak kullanılan bu kadar çok kiler gördüğümü hatırlamıyorum" diyor. Devamında, Ashton-under-Lyne'da, "Kır evlerinin kötüleştiği, ev köşelerindeki tuğlaların artık sağlam olmadığı ve yerinden oynadığı, duvarlarda çatlakların olduğu ve içinde tebeşir badana tutmayacağı sokaklar" gördüğünü söylüyor.

Bu tartışmalarda Engels, Manchester Old Town'daki düzensiz, mantıksız, planlanmamış gelişim kalıplarını gösteren kendi çizgi çizimlerini ekler. Düzenli hatlarda inşa edilen binalar arasında havasız “avlular” inşası; amaca yönelik arka arkaya inşa edilmiş konutlar; kalitesiz tuğla işçiliğinin bile maliyet düşürücü yöntemleri, ilçeler, arter benzeri caddeler, kanallar, nehirler ve demiryolları hakkında kendi ayrıntılı rehber haritası.

Ama hepsi sefalet değil. Bunun aksine, "aralarında muhteşem villa benzeri evlerin bulunduğu güzel geniş bahçeleri" görmek için tura çıkıyoruz. Bunlar genellikle Elizabeth dönemine benzetilen, yani Tudor taklidi bir tarzda inşa edilir. Engels, "Anglikan Kilisesi Apostolik Roma Katolizmi için neyse bu da Gotik mimari için tam olarak odur" diyor. Engels'i özellikle ilgilendiren ve onun gözlemsel duyarlılığının aradığı şey iki yüzlülüktür. Bu sefer, sadece konuşma veya tavırda değil, yapılı çevrede:

Kasaba, bir insanın içinde yıllarca yaşayabileceği ve bir işçi mahallesiyle ve hatta işçilerle temas kurmadan her gün girip çıkabileceği tuhaf bir şekilde inşa edilmiştir.

İşçi mahalleleri ya “orta sınıfa ayrılmış” bölümlerden “keskin bir şekilde ayrılmış” ya da üst sınıf konutlar ve dükkânlar arasında gizlenmiş durumda. "Üst ve orta burjuvazi" işçi sınıfı mahallelerinin "kuşağı" dışında "normal sokaklarda" veya "havadar tepelerde" yaşıyor. Dükkânlarla kaplı Omnibus rotaları sefaleti gözden uzak tutuyor:

Ve düzenlemenin en güzel yanı şudur ki, bu para aristokrasisinin üyeleri, tüm emekçi bölgelerin ortasından iş yerlerine en kısa yoldan gidebilirler.

Bunu, "sağa sola gizlenen korkunç sefaletin ortasında olduklarını hiç görmeden" yapabilirler.

SANAYİ ÇAĞI

Analitik olarak, bu anlatımla ilgili çarpıcı olan şey, Engels'in okuyucunun "burada dehşet ve öfke uyandıran her şeyin yakın zamanda ortaya çıktığını ve endüstriyel çağa ait olduğunu" anlamasını sağlamasıdır. Kitap, o dönemde Alman basınının dikkatini çekti ve kötü şöhret kazandı, ama aynı zamanda çok daha geniş bir bölgenin ve doğuya doğru Çarlık Rusya'sının da dikkatini çekti. Bu kadar uzak bir yere ve sanayileşme gibi muğlak bir konuya dair yabancı dilde bir eserin incelemeleri, dönemin son derece katı ancak hayal gücünden mahrum sansürünü aşabilirdi.

Metinde toplumu başka bir şekilde organize etmeye yönelik bir şema mevcut değildir, yazarın böylesine dönüştürücü bir vizyona en çok yaklaştığı şey, emek hareketleri, Çartizm ve sosyalizm hakkındaki uzun bölümdür. Engels'e göre Çartistler, evrensel (erkek) oy hakkı ve parlamento reformu için olan hareketlerinin esasen sınıf karakterine kayıtsızdırlar. Böylelikle ve Engels'in görüşüne göre, endüstriyel güvencesizliğin ve işçi sınıfının ıstırabının ortaya koyduğu "bıçak çatal" sorununu kaçıracaklardı.

Politik bir eleştirmen olarak, sosyalistlerin ilkelerinde dogmatik olduklarını ve bu nedenle endüstriyel gelişmenin ilerici karakterini ve işçi sınıfının yoksullaşmasını gözden kaçırdıklarını açıklıyor. Gerçek “proleter sosyalizm” Çartizm'den geçmelidir, diyor, "Burjuva unsurlarından arındırılmalı", böylece bir "birliğe" ulaşmalı.

Neredeyse hiç kimse, İngiliz ya da Alman, Engels'in endüstriyel modernite eleştirisine gerçekten bağlanamıyordu. Bunun nedeni, o zamanlar kolayca anlaşılabilir bir tür olan dini veya ütopik vizyonları hiçbir yerde açıklamamasıydı. Demokrasinin liberalleştirilmesinin ilerici reform yoluyla modern yoksulluğu çözeceğini de varsaymıyordu. Böylece, devrimci ihanete tehlikeli bir ölçüde yaklaşıyordu.

Yazıları, kendisinin olmasa bile, gözlemin insani dokunuşunu, coğrafyacının fiziksel üretim ve dağıtım sistemlerine genel bakışıyla ve politik iktisatçıların toplumu işçi sınıfı üreticilerine ve orta sınıf tüketicilere ayrıştırmasıyla dengeler. Sınıf bilincine sahip kentsel coğrafya bir dereceye kadar onun icadıdır ancak bunun için nadiren övgü alıyor.

ÖZEL MÜLKİYET KANUNLARI

İngiliz sosyal koşullarının gerçeklerini daha fazla aydınlatmak yerine, Engels'in sonraki hedefi İngiliz (daha doğrusu Britanya, İskoçları da içerecek şekilde) ekonomi politiğini özetlemekti. O zamanlar, bir Fransız ve İngiliz ulusal ekonomik devlet politikası bilimi olan ekonomi politikası, Alman entelektüel çevrelerinde bilinmeyen bir şey değildi, ancak henüz alım sürecindeydi.

Konuyla ilgili başlıca otorite, bir Alman gümrük birliğini veya Zollverein'i, dolayısıyla ulusal bir devlet çerçevesi içinde serbest ticareti destekleyen liberal fikirli bir siyasi yazar olan Friedrich List'di. Politik Ekonomi Eleştirisinin Ana Hatları’nda Engels, List’in Politik Ekonominin Ulusal Sistemi’nden önce konu, sonra felsefi eleştiri açısından sadece iki şekilde de olsa üstü kapalı bir şekilde bahsetti.

Başlıktaki "eleştiri", bu tanıdık Cermen yaklaşımına işaret ediyordu. Elbette, Engels'in başlığının söylemediği şey, bunun komünist bir eleştiri olduğuydu. "Ana hatlar" yazısı, açıkça komünist bir yayına dâhil edilmek üzere bir deneme olarak kaleme alındı. Engels'in "Anahatlar"daki açılış atışı yalnızca komünizmin veya sosyalizmin açık bir ifadesi değildi, muhtemelen Manchester'da sosyalist ajitatörlerden ve örgütleyicilerden duyduğu dersleri yansıtıyordu, aynı zamanda List’in ulus-devlet merkezli merkantilizmi savunmasına yönelik doğrudan bir vuruştu:

Politik ekonomi… tüccarların karşılıklı kıskançlık ve açgözlülüğünden doğan… gelişmiş bir lisanslı dolandırıcılık sistemi olarak ortaya çıktı… Milletler kıskançlık ve güvensizlikle komşularına bakarak… paragözler gibi karşı karşıya geldi.

Adam Smith'in Ulusların Zenginliği kitabına dayanan modern "serbest ticaret sistemi" - Engels'in analitik ve eleştirel becerileriyle - ikiyüzlü, tutarsız ve ahlaksız olarak “kendini ortaya koyuyor”. “Tıpkı teolojinin ya kör bir inanca gerilemesi ya da özgür felsefeye doğru ilerlemesi gerektiği gibi serbest ticaret de bir yandan tekellerin restorasyonunu, diğer yandan özel mülkiyetin kaldırılmasını sağlamalıdır” diye yazıyor Engels. Dahası, şu sonuca varıyor; bu modern iktisatçılar kendi zamanına yaklaştıkça, “dürüstlükten daha da uzaklaşır” ve yanıltmacalara daha çok yönelirler.

“Liberal ekonominin yaptığı tek olumlu ilerleme" diyor, "özel mülkiyet yasalarının ayrıntılandırılmasıdır.” Bunlar tam olarak çözülmemiş ve açıkça ifade edilmemiştir, eleştirisi de bundan kaynaklanmaktadır. "Zenginliğe giden en kısa yolun hangisi olduğuna karar verme sorununda" politik iktisatçıların "kendilerince haklı olduklarını" söylüyor. Onların yapmadıkları ve onun yapmayı vaat ettiği şey ise "serbest ticaret sisteminin getirdiği çelişkiyi ortaya çıkarmaktır".

Engels, politik iktisatçıların üreticilerden çok tüketicilerin bakış açısıyla yazdıklarını açıklayarak bunun ön izlemesini yapıyor. Bu bakış açısından, “ticareti, bireyler arasında olduğu gibi milletler arasında da bir dostluk ve birlik bağı ilan ettiler". Ancak bu "sahte hayırseverliğin" aksine, ekonomi politiğin özel mülkiyet üzerine kurulu dayanakları, sanayileşmenin gerçekleri arasında tekrar ağırlıklarını koyarlar; Malthusçu nüfus teorisi ve fabrika sisteminin “modern köleliği”.

SİSİ DAĞITMAK

"Anahatlar"daki proje, ekonomi politik teorilerinin altında yatan gizlilik, iki yüzlü kişisel çıkar ve ahlakçı ihraç sisini ortadan kaldırmaktır. Engels bunu yapmak için "temel kategorileri" inceliyor - "haklı" oldukları kadar "çelişkililer de" diyor. Yine de okuyucuları için ve -onun öngörüsüne göre- insanlık için önemliler.

Kısa ve öz bir şekilde, önceden bu bilimi çerçeveye oturtmak için kullanılan terimleri reddediyor: ulusal servet (merkantilizmde de görüldüğü şekilde), ulusal ekonomi (List’in liberal ama yine de milliyetçi ekonomisinde olduğu gibi), hatta politik ya da kamu ekonomisi. Hızlı bir özetle tüm çalışma alanını “özel ekonomi” olarak yeniden adlandırıyor çünkü "halka açık bağlantıları yalnızca özel mülkiyet için var".

"Anahatlar" daha sonra okuyucuyu kategori-kategori bu modern politik-ekonomik araştırmaya götürür; ticaret, değer, kira, sermaye, ücretler. Engels, profesyonel olarak, "işleyen iki üretim unsurumuzun" olduğu sonucuna varır. Bunlar, "insanın fiziksel ve zihinsel olarak yeniden aktif olduğu doğa ve insan"dır. İnsan etkinliği ise "emek ve sermayeye bölünür". Özel mülkiyet, "bu unsurların her birini" parçalara ayırır.

Başka bir deyişle, şu sonuca varıyor: "Özel mülkiyet herkesi kendi kaba yalnızlığı içinde izole ettiği" ve "yine de, herkes komşusuyla aynı menfaatlere sahip olduğu için, bir toprak sahibi bir diğeriyle, bir kapitalist diğeriyle, bir işçi diğeriyle düşmanca karşı karşıya kalır." Dolayısıyla, "bu özdeş çıkarlar uyuşmazlığında" "insanlığın şimdiye kadarki durumunun ahlaksızlığı tamamlanmıştır." Ve tamamlanmış haliyle bu, rekabettir. Rekabet zıttının, yani özel mülkiyet yoluyla kurulan tekelin varlığını öne sürer, çünkü sadece bu temelden var olabilir. “Bu nedenle küçük tekellere saldırıp da temel tekeli el değmeden bırakmak ne kadar da zavallı bir yetersizliktir!”

Bundan sonra Engels talep, arz ve fiyatları ele alıyor. Bu tanımlayıcı açıklama ve ahlaki eleştiri, Bremen ve Manchester'daki ticari deneyimlerinden kaynaklanıyor ve bugün o kadar da tuhaf gelmiyor: “Spekülatör her zaman felaketlere bel bağlar … elindeki her şeyi kullanır,” yıkımı ve felaketi bile. Bu nedenle “ahlaksızlığın doruk noktası Borsa üzerine spekülasyondur” çünkü burada “insanlık hesaplar yapan ya da kumar oynayan bir spekülatörün hırsını tatmin edecek bir araca indirgenir.” Kendi çıkarını kovalayan iki yüzlülüklere darbe vurmaktan hiç çekinmeyen Engels, dürüst ve “saygıdeğer” tüccarın da borsadaki kumardan daha öne çıkmasına da izin vermeyin der, zira o da “borsa ve hisselerin spekülatörleri kadar kötüdür”.

Dönemin ekonomi politiği gibi, Engels de rekabetçi meta üretim sisteminin periyodik olarak aşırı üretim ve yetersiz tüketim krizlerine yol açacağını yazar. Bu durumda, bazı insanlar satılmamış, stoklanmış mallar ve yetersiz üretim kapasitesi içinde açlık çekecekler, diğerleri ise kıtlıktan yararlanarak zenginleşecek veya servetlerini koruyacaklar.

Bu insanlık dışı durumun, Malthusçuların önerdiği gibi çalışan ve tüketen nüfusu azaltmak için tasarlanmış politikalarla çözülmeyeceğini yazıyor. Bu fikirler, o zamanlar yoksulluğu tedavi edecek mucize ilaç gibiydi, bu yüzden Engels'in okuyucu kitlesini konu olarak da ilgilendiriyordu. Ancak Engels'in metninde daha çağdaş çekiciliği olan nüanslar da var:

- Eğer en yüksek faaliyet aşamasına getirilmezse, hiçbir sermaye bir başkasının rekabetine dayanamaz.

- Verimliliğini sürekli artırmıyorsa hiçbir toprak parçası karlı bir şekilde ekilemez.

- Eğer tüm enerjisini emeğe adamazsa hiçbir işçi rakiplerine karşı kendini koruyamaz.

- Rekabet mücadelesine giren hiç kimse bunun üstesinden gelemez.

Vardığı sonuç ise, bu insanlık dışı rekabet alanında hayatta kalmanın "gerçekten insani olan her amacı" yendiğidir.

Engels daha sonra okuyucularına mevcut İngiliz fabrika sistemi üzerinden bir tur ve onun gelişiminin tarihsel bir anlatımını vadediyor, belli ki Alman okurlarını kaderleriyle ilgili önceden uyarmayı amaçlıyordu.

Yıllar boyunca yaptığı yorumlardan da anlaşılacağı üzere, hâlihazırda mevcut koşullar içinde ortaya çıkacak sosyal felaketleri önceden tahmin etmeyi ve önlemeyi hedefliyordu.

ENGELS'TEN SONRA MARX – MARX'TAN SONRA ENGELS

Karl Marx kendinden geçmişti. Ekonomik kategorilerle ilgili sunumunu yakından takip ederek, hemen Engels'in eleştirisinin bir "özetini" hazırladı. Engels, Manchester'daki görevinden Barmen'deki aile karargâhına dönerken Paris'ten geçtiğinde, eski Rheinische Zeitung kolektifini yeniden ziyaret etmek için tekrar aradı. Görünüşe göre Marx, orada geçen konuşmalarda ikisi arasında bir iş birliği önermek için inisiyatif kullandı. 

Planı, bu genç Hegelci çevrelerde ona göre yeterince radikal olmayan "eleştirel eleştirmenler"e tartışmacı bir saldırı yapmaktı. Siyasi kafa karışıklıkları, felsefi kafa karışıklıklarından ve Ludwig Feuerbach'ın din eleştirisini ateizmin mantıklı ve tamamen siyasi sonucuna götürmedeki başarısızlıklarından kaynaklanıyordu. Engels, üç bölümle başladı, ardından ayrı yazarlar arasında bölünmüş olan dördüncü bir bölüm geldi.

Sonrasında Engels yokken, Barmen'e eve döndükten sonra, Marx’ın becerikli kalemi, planlanan kitapçığın geri kalanıyla birlikte kaçtı ve onu çok uzun bir kitap haline getirdi. Yazışmalarda Engels, bundan etkilenmektense şikâyet etti. Bununla birlikte, itibar ve deneyim açısından kesinlikle haklı olduğu gibi, başyazar olduğu başlık sayfasından da açıkça anlaşılıyor. Marx fazlasıyla gerideydi, çoğunlukla sadece kendi gazetesinde gerçek manada yayınlanmış ve hepsi oldukça kısa birkaç düzine makale, bir bildiri kadar uzun bir şeyi bile yoktu.

Derlenmiş eserlerin modern baskıları bu dönemi Marx’ın ölümünden sonra yayımlanan el yazması materyalleri içeren eser listesinde yer almaktadır, bu nedenle karşıtlık daha az açıktır. Ve bu baskılar, Kutsal Aile'yi bir “Marx ve Engels” kitabı olarak sunarak genellikle başyazarlık durumunu gizler. Bu küçük tahrifat, teleolojik olarak ortaklıklarının birincil ve süregelen karakterine dair daha sonra ortaya çıkacak bir yaklaşımdan kaynaklanıyor. Engels bu dönem bu yaklaşımdan tamamen bihaberdi, zira geri kalan herkes de öyleydi.

Ancak genç Friedrich'in, yayınlar ve itibar açısından çok daha az başarılı olmasına rağmen daha baskın olan bir aklın gölgesinde "kaybolduğuna" dair bir işaretimiz zaten var. 22 Şubat - 7 Mart 1845 tarihli bir mektupta Marx'a yazan Engels, Barmen'den şöyle haykırıyor: "Eleştirel Eleştiri hala gelmedi!" Bu, birlikte yazmadıkları ancak, birlikte yayınlamayı kabul ettikleri kitapçıktı. İkisi de ayrı ayrı bölümler yazarak ortak katkıda bulunuyordu.

“Yeni başlık, Die heilige Familie (Kutsal Aile) büyük ihtimalle beni hayli dindar ve şimdiden gergin ebeveynimle karşı karşıya getirecek, ancak sen elbette bunu bilemezdin”, diye devam ediyor Engels. Bu açıklama gereğinden fazla hürmetkâr görünüyor. Ne de olsa Marx, kendi aile çevresinin bazı aydınlanmış üyeleri bu tür küfürleri eğlenceli bir şekilde önemsiz bulsa bile, baskıcı bir Hristiyan devletinde ve ilinde ortak yazarı için ailevi sonuçlarının ne olacağını kesinlikle bilebilir veya tahmin edebilirdi.

Engels daha sonra, "Duyurudan benim adımı öne koyduğunuzu görüyorum" diyor. Bu yine, aşırı hürmetkâr ve sahte görünüyor. Marx için mantık ortadaydı. "Neden?" Engels soruyor. "Ben neredeyse hiçbir şey yapmadım ve tarzınızı herkes tanıyabilir."  Marx gerçekten de projeyi kapıp kaçmıştı, Engels ise ona bunu yapma ve liderlik etme yetkisi veriyordu.

Diğerleri bir şekilde Marx’ın çevresinden ayrıldı. Engels yapmadı.

Aufwiedersehen dem Jüngling.  Marx'tan önce Engels'e veda.

Kaynak: https://www.jacobinmag.com/2020/11/friedrich-engels-before-marx