Emperyalizme karşı açılma



19-07-2021 00:21

Yazar: James Greigh – Omar Shweiki

Çeviren: Şevval Türk

1970’lerde ABD’deki ve Britanya’deki öncü gay aktivistler homofobi karşıtı kavgayı daha geniş bir mücadelenin; Onur’u dünyanın ezilen halklarını özgürleştirme davasıyla birleştiren bir mücadelenin parçası olarak görüyorlardı.

“Gay özgürlüğü ayaklanan ve mücadele eden homoseksüellerindir.” 1970’de, Stonewall ayaklanmasından bir yıl sonra ilk Onur Yürüyüşü için dağıtılan ilanlar, eyleme geçen yeni bir neslin teorisini, pratiğini ve ruhunu yansıtıyordu. Ancak bu yeni hareketin toplumsal seferberlik prensibinin kaynağı Manhattan’ın West Village semti ya da Islington’ın Highbury Parkında olduğu kadar Küba’da, Cezayir’de, Vietnam’da, Güney Afrika’da ve Filistin’de süren kurtuluş mücadelelerinde de gözler önündeydi.

Stonewall, Amerika’da kuir insanların polis baskısına karşı ilk ayaklanması değildi ama LGBTİ+ mücadele tarihinde devrimci bir an teşkil ediyordu. Ayaklanma mevcut, beyaz yoğunluklu homoseksüel hakları hareketiyle renkli insanların isyan hareketi arasında yeni bir birliğin ve yeni gay kurtuluş hareketinin dünya çapında devrimci siyasi cepheye katılımının sinyalini verdi. 1960’ların ortalarında ABD çapında, çoğunlukla Siyahi gençliğin önderliğinde, polis şiddeti karşıtı ayaklanmalar patlak verdi. Stonewall’da polisle yüzleşenler toplumun en kriminalize edilmiş kesimlerindendi; Siyahiler, Latin Amerikalılar, seks işçileri ve cinsiyet tanımlarına uymayan insanlardı. Stonewall’u tamamen spontane bir patlama olarak gören çağdaş yorumların aksine, katılımcıların çoğu pek çok farklı mücadelede yer alan deneyimli aktivistlerdi.

Meşruiyet, West Village’i polisten kurtarmak için en ön safta mücadele edenlerin tarafına geçti. Dönemin ana homoseksüel örgütü Mattachine Topluluğu’nun toplantılarına katılım büyük ölçüde arttı. Radikal siyasetin cazibesi de artıyordu ve Frantz Fanon’un “tiranlığı yıkan büyük bir dalga” olarak tanımladığı, üç kıtada süregelen ulusal kurtuluş hareketleri  toplumsal seferberliğin en öne çıkan çağdaş örneği olarak görülüyordu. ABD ve Britanya’da adı için Cezayir ve Vietnam’daki sömürge karşıtı hareketlerden ilham alan Gey Kurtuluş Cepheleri kuruldu. Bunların çevresinde zengin bir gay örgütlü hayat anlayışı ve canlı bir gay kültürü oluşarak, önemli özgürlükler kazanan hareketin itici gücü için zemin hazırladı.

Stonewall Ayaklanmasından sonra ilk onur yürüyüşü

Stonewall’dan önceki on yılda Güney ülkeleri boyunca ulusal kurtuluş hareketleri, halkları sömürge devletleri ve emperyal kukla rejimleri yıkmaya örgütlüyordu. 1969’a gelindiğinde Küba halkı çoktan ABD destekli Batista diktatörlüğünü yıkmıştı. Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi 130 yıllık Fransız sömürge iktidarını devirirken Güney Vietnam Kurtuluş Cephesi ülkeyi Amerikan işgalinden kurtarma yolundaydı. Aynı on yıl içinde Filistin Devrimi tarihi Karameh Muharebesi ardından güç kazanırken Güney Afrika, Namibya, Zanzibar, Mozambik ve daha pek çok ülkede halk hareketleri baş gösteriyordu.

Karma Nabulsi’nin tanımına göre İmparatorluklar ve iktidar doktrinleri ile yüzleşen ulusal kurtuluş hareketleri her demokrasinin kalbinde yatan radikal bir prensipten yararlanıyordu; halk egemenliği ve halkın iradesinin istibdat karşıtı mücadelede ortaya çıktığı fikri. Bu soyut ya da ütopik bir hayal değildi; aksine sömürgeciliğin yarattığı hizipleşmenin üstesinden gelmek için yaratılan geniş tabanlı ve ideolojik olarak çeşitli koalisyonların kurulması gibi pek çok pratikte açıkça görülüyordu. Halkçı bir güç, yalnızca nüfusun tüm kesimlerinin özgürlük mücadelesine katılımıyla bir fark yaratabilirdi.

Ulusal kurtuluş hareketlerinin başarıları kendi ulusal sınırlarının çok ötesine taşan, Sömürgeci güçlerin ve Amerikan imparatorluğunun kalbinde yeni hareketler için ilham verip var olanları cesaretlendiren, derin bir radikalleştirici etkiye sahipti.

Sömürge karşıtı hareketlerin Üç Kıta Konferansı ile Asya, Afrika ve Latin Amerika’yı kapsayan siyasi bir cephede birleştiği 1966 yılında, ABD’de Kara Panter Partisi kuruldu. Panterlerin Amerika’daki Siyahi halkın mücadelesine olduğu kadar evrensel bir insan dayanışması vizyonuna da adanmış olması, ulusal kurtuluş geleneğinin öğelerindendir.

Eylül 1970’de Panterler Devrimci Halkın Anayasa Kongresi’ni topladı. ABD anayasasının doğum yeri Philadelphia’da yaklaşık 15 bin kişi, “dünyanın tüm ezilen halkları için devrimci sevgi ve arkadaşlık ruhuyla”, Amerikan anayasasını baştan yazıp “vazgeçilmez haklarımızı alma” amacıyla toplanan öz tayin hareketlerinin kongresine katıldı. Gay Kurtuluş Cephesi (GLF), radikal lezbiyenler ve Üçüncü Dünya Gay Devrimi de kongreye katılmıştı; kuir insanlar da dahil Amerika’nın tüm ezilmiş ve dışlanmışları, evrensel prensipler üzerine kurulu bu yeni mücadele cumhuriyetinde kendilerine yeni bir ev bulmuş ve tüm ülkeye canlı bir demokrasi modeli sunmuştu.

Buluşma öncesinde Panterlerin kurucuların Huey Newton, “Devrimci Kardeşlerimize Kadın ve Gay Kurtuluş Hareketine Dair Mektup” yazısında homoseksüellerin toplumda “belki de en çok baskı gören kesim” olduğunu ve bu yüzden “en devrimci olanı” da olabileceğini yazmıştı. Panterler ilk kez bu yazıyla harekete kucak açmış, hem iki hareket arasında gelişen dayanışmanın hem de gay kurtuluş hareketinin ABD’de devrimci siyasi harekete katılımının sinyalini vermişti. Kongre, uluslararası ilişkiler ve kadınların öz-tayin hakkından eğitime ve gey özgürlüğüne pek çok alanda atölyeler kurarak geniş bir ortak platform sağlamıştı.

Bu devrimci geleneğin içinde, bugünkü tabirle “açılmak” yalnızca baskıcı aileye ya da işyerine karşı bireysel bir karşı çıkıştan ibaret değildi. Ayrıca ulusal ve uluslararası ölçeği olan çok daha olumlu ve kolektif bir yanı vardı. Açılmak ayrıca tanınma isteği ya da bireysel cinselliğin muhalif bir gösterisine indirgenemeyecek bir ölçekteydi, ancak çoğu kişi için bu ikisi de önemliydi. GLF’nin “açığa çık, sokağa çık” sloganı, tek kişilik bir işten ibaret olmayan bir özgürlüğe işaret ediyordu. Özelden kamusala, korku içindeki homoseksüelden devrimci gaye, geniş bir özgürlük hareketinin üyesine dönüşümü gösteriyordu.

GLF’in “Açıl!” dergisinde yazdığına göre “Bedenlerimiz üzerinde tayin hakkımızı” geri almak için belirli hakları elde etmek elzemdi, ancak sadece ilk aşamadan ibaretti. Yalnızca yurttaşlık hakları yeterli değildi; koca bir istibdat sistemine karşı bir mücadeleye katılmışlardı ve bu sistemin bireyin kendisine kadar varan bir böl ve yönet mantığı vardı. Sonuçta toplumda baskıcı heteroseksüel ve homoseksüel kategorileri olduğu sürece kimse gerçekten özgür olamazdı. Martha Shelley AÇIL!’ın sayfalarında “roller artık gücünü yitiriyor” diye yazmıştı;

“Kurgu çatırdıyor. Ekmek getiren, çıtkırıldım gelin, bağıran ibne, erkek fatma, James Bond, tüm roller bizim sığmaya çalıştığımız karton karakterlerden ibaret. Sanki insan olmak, doğal olmak çok korkunçmuş gibi hepimiz üçüncü sınıf bir romanın karakterlerinden seçip bunlara dönüşmeye çalışıyoruz. Ve siz homoseksüelliğinizi kesiyorsunuz, biz de heteroseksüelliğimizi.”

 Artık gay insanlar iktidarın dışında bekleyip sistem içinde kendilerine yer açmaya çalışmıyordu. Londra GLF manifestosunda yazana göre “Gay özgürlüğü sadece reformdan ibaret değil. Toplumumuzun tümünde devrimci bir değişim demek.” GLF’nin onaltı-nokta platformuna göre bu “tüm üçüncü dünya halklarının öz-tayin hakkına ve gay devrimine” varıyordu. Mevcut düzenin değerlerini reddederek GLF “kardeşlik, işbirliği, insan sevgisi ve serbest cinselliğe dayalı ilişkiler” kurmayı temsil ediyordu, böylece özgürlüğün bölünmezliğinin en temel prensibini destekliyordu; herkes özgür olana kadar kimse özgür değildir.

Bu geniş özgürlük yaklaşımı GLF’le sınırlı değildi; 1970 yazında Üçüncü Dünya Gay Devrimi (TWGF) kuruldu. GLF’den kopan bu grup kendini Siyahi ve Latin Amerikalı topluluklarını örgütlemeye adamıştı. Önde gelen bir TWGF üyesi olan Nestor Latrónico daha sonralarda “Devrim kelimesini grubun adına eklememizin sebebi, o dönem dünyanın dört yanında süregelen ulusal devrim hareketleriyle kardeş gibi hissetmemizi sağlamasıydı,” demişti.

İkisi de Stonewall ayaklanmasından tanınan Marsha P. Johnson ve Sylvia Rivera’nın kurduğu Sokak Travesti Eylem Devrimcileri (STAR), davasını çok boyutlu olarak gören gruplardan biriydi. Bir yandan ABD içinde Latin Amerikalıların güçlenmesi için, bir yandan da Puerto Rico’daki Amerikan emperyalizmine karşı mücadele eden Young Lords Partisi’yle birlikte çalıştı. Rivera partiyle ilişkileriyle ilgili “Onlardan biri oldum,” demişti. “Sebebi bize insan olarak saygı duymalarıydı. Bize karşı hep saygılılardı. Kendim olmak, Young Lords içinde bir zenne olmak benim için harika bir histi.

Bu hareketlerle birlikte ortak bir uluslararası kurtuluş kültürü de büyüdü. James Baldwin, Audre Lorde, Jean Genet gibi isimler devrimci hareketlerden ilham alırken bir yandan bunların en iyi sanat eserlerini üretti. Kendi eşsiz kültürel ilişkileriyle her biri cinsel özgürlük davasının devrimci hareketle bütünleşmesinde rol oynadı. Genet’in romanlarındaki homoseksüeller toplumun ötekileştirilmiş kesimlerindendi ve her biri isyan ruhunun vücut bulmuş haliydi.

Marsha P. Johnson ve Sylvia Rivera, Onur Yürüyüşüne önderlik ediyor.

Genet’in siyasi bağlılığı, onu ABD genelinde Kara Panterler için bağış turneleri yapmaya ve Ürdün ve Lübnan’daki Filistinli devrimcilerle bir araya gelmeye yöneltti. Edward Said’in sözleriyle Genet “Çok az beyaz erkek ya da kadının atmaya cesaret edemediği adımı attı, yaklaşmaya bile cüret edemedikleri yasal sınırları aştı.”  Cezayir mücadelesinde ve daha sonra Kara Panterler ve Filistin Devriminde, modern toplumda nadir bulduğu özgürlük ve sevgi ruhunu tattı.

Gey kurtuluşu ve uluslararası dayanışma prensipleri Siyahilere, Araplara ve diğer Güney ülkelerinden insanlara yönelik ırkçı ve Oryantalist tasvirlerden koptu. Sömürge karşıtı mücadeleleri benimsemesi, Batı kuir kültürünün sömürülenleri kurgu objeleri -aynı anda hem korku hem objesi- yerine ortak insanlığın özgürlük arayan üyeleri olarak görmesini sağladı. Said’e göre Genet’in son kitaplarından Prisoner of Love’daki Filistinli devrimcileri tasviri, çoğu zaman erotik bile olsa, Arap erkeklerine Oryantalist tasvirler gibi güç oyunlarıyla ve pederşahi bir tavırla yaklaşmıyordu.

Britanya’daki gay siyaseti, Stonewall sonrasında gey hareketinde yaşanan dönüşümlerle doğrudan ilişki içindeydi. Aubrey Walter ve Bob Mellor, Philadelphia’daki Devrimci Halkın Anayasa Kongresi’nde tanışıp gay hareketini Britanya’ya taşımaya karar verdi. Ekim 1970’de Londra’ya döndükten sonra, Londra İktisat Okulunun bodrumunda Londra Gay Kurtuluş Cephesi ilk toplantısını yaptı.

Kuruluş prensiplerine göre GLF gay kurtuluşunu diğer mücadelelerle doğrudan bağlantılı, “tüm toplumsal baskı türlerini yıkmaya yönelik geniş bir hareketin parçası” olarak görüyordu ve “tüm toplumsal değişimlerin ön koşulu olan ulusal, siyasi ve ekonomik bağımsızlıktan yoksun, emperyalizmin baskısı altındaki insanlar” bu mücadelenin parçasıydı. Enternasyonalizme bağlılık birincil önem taşıyordu; GLF’in 15. kuruluş yıldönümünde Angela Mason “dünyayı değiştirmek istedik ve dünyayı eylemlerimizi birleştirip lezbiyenler ve gaylerin mesajını yayarak değiştirecektik,” demişti.

Britanya’da gay kurtuluşu, sömürge karşıtı hareketlerin ilerlemesiyle parçalanan imparatorluğun durumuyla bağlantılıydı. Muhafazakârların bir tür Britanya etno-milliyetçi kimliğini hakim kılmaya çalıştığı bir dönemdi ve Rahul Rao’ya göre düzen homoseksüelliğin yükselişinin İmparatorluğun çöküşüyle bağlantılı olduğu kanısındaydı. Ahlaksızlığın ve erkek erdeminin kaybının ayaklı kanıtı olarak görülen kuir insanlar da tıpkı göçmenler gibi bu emperyal çöküşün günah keçisi ilan edildi.

İngiliz ırkçılığının tekrar gün yüzüne çıktığı dönemde, gay kurtuluş hareketi Güney ülkeleriyle dayanışma temelli bir sömürge karşıtı ilişkiyi temsil ediyordu. Önde gelen GLF üyelerinden Jeffrey Weeks, “Eski sömürge bağlarımızdan ötürü içimizde hep dünya genelindeki mücadelelere bir bağlılık vardı” diyor. Gay Kurtuluş Cephesi’nin (GLF) altın çağından çok sonra bile İrlanda Cumhuriyetçiliği ve apartheid karşıtı mücadeleye desteğin hala güçlü olduğunu belirtiyor.

İlk Onur Yürüyüşü’nün üzerinden 50 yıldan uzun süre geçtikten sonra artık resmi Onur kutlamalarına katılan kuir insanlar arasında yaygın bir yabancılaşma hissi var. Şirket ve Home-Office sponsorlu tören arabaları üzerindeki direniş ve kapsayıcılık sembollerine rağmen, günümüzde kuirliğin anlamı daraltılıp içi boşaltılmış halde; Roderick Ferguson bu duruma “tek boyutlu kuir”in yükselişi diyor.

Gay kurtuluş hareketini doğuran mücadele geleneğine yabancılaşmış kuir elitler boş yere boş ikonalara sarılıyor. Fanon bu dinamiği yorumcu bir zümrenin canlı bir mücadelenin enerjisinden kopmasına benzetiyor:

Entelektüelin yöneldiği kültür çoğunlukla basmakalıp tikelliklerden ibarettir. Kendini topluma bağlamak ister, ancak yalnızca giysilerine uzanabilir... Kültür insanı, kültürün [gerçek, canlı] tözünü aramaya çıkmak yerine, sabit oldukları için aslında yadsımanın ve dışa dönük kurguların sembolleri olan mumyalanmış parçacıkların kendini hipnotize etmesine göz yumar.

Bugünün kuir insanları zengin bir mücadele ve uluslararası dayanışma servetinin yanı sıra, gay olmayı dünya çapında toplumun en ezilen kesimlerine ve onların özgürlük mücadelelerine yakından bağlı olmak diye tanımlayan bir geleneğin de mirasçıları. Bu yüzden bugün pek çok insanın ana akım, hem iktidara çok yakın hem de her tür iktidardan mahrum liberal kuir siyasetine yabancılaşmış hissetmesi şaşırtıcı değil.

Ancak gay kurtuluşunun mirası bugün kolektif prensipler etrafında, süregelen trans hakları mücadelesinde, Filistin halkıyla dayanışma içinde pinkwashing* karşıtı kampanyalarda ve Siyahi kurtuluşu mücadelesinde yaşamaya devam ediyor. Bu örneklerin her birinde sömürge karşıtı geleneğin öz-tayin, dayanışma ve halk egemenliği prensipleri önemini korumaya devam ediyor ve prensipler hala kuir olmayı anlamanın anahtarı olarak karşımızda duruyor.

*Pinkwashing: Bir şirket, devlet kurumu ya da örgütün olumsuz davranışlarını örtbas edip “modern ve kapsayıcı” göstermek adına LGBTİ+ bağlantılı meseleleri kullanmak.

Kaynak: Tribune