Emekçi kadınların hareketi anti-feminizmi nasıl engelledi?



29-03-2021 01:24

Çeviren: Mert Dayıoğlu

Yazar: Vincent Streichhahn

1890 yılında Halle’de Sosyal Demokrat Parti konferansında Emma Ihrer, çok açık ve sert bir şekilde, “Dostlarımız gibi tamamen eşit davranılma hakkına sahibiz” şeklinde konuştu. Bu, henüz birleşmiş Alman hükümetinde Anti-Sosyalist Yasa'nın kaldırılmasından (1878-1890) sonraki ilk legal parti konferansıydı. Fakat erkekler yine legal olarak Uluslararası Emekçiler Birliği’nde yer alabiliyorken; Prusya hukuku 1908 yılına kadar kadınların siyasi örgütlere ya da siyasi toplanmalara katılımlarını yasaklamaya devam etti.

Bu durum Emma Ihrer, Helma Steinbach ve Clara Zetkin gibi kadınların parti içerisinde teşkilatlanmak için yol bulmalarını engellemese de ilk önce Uluslararası Emekçiler Birliği’ndeki erkek baskısının üstesinden gelmek zorundaydılar. Kadınların karşılaştığı cinsiyetçi tavır ve yapılan desteğin yetersizliği hakkındaki şikâyetler fazlasıyla gündeme geliyordu. Gotha’da 1896 yılındaki Sosyal Demokrat Parti (SDP) konferansında Hamburglu Luise Kähler yaşananları şu şekilde protesto etti: “Çoğu erkek dostumuz kadınların sorunlarına o kadar alaycı bir şekilde yaklaşıyor ki erkeklerin gerçekten eşit hakları savunup savunmadığını sorgulamamız gerekiyor.”

İşçi hareketiyle karşılaştırıldığı zaman emekçi kadınların hareketi, 90’lı yılların başında hâlâ nispeten yeni bir hadiseydi. Kadınlar, işçi sendikası içerisinde teşkilatlanmaya 80’li yıllarda çoktan başlamışlardı. Örneğin, 1885 yılında hem İşçi Kadınların Çıkarlarını Koruma Derneği hem de Berlin Mont Terzileri Meslek Odası kuruldu. Anti-sosyalist kanunlar hükmü altında yaşanan kriminalizasyon, zulüm ve sürgün olayları iki hareketi birbirine daha da yakınlaştırdı.

Özellikle ilk yıllarında, Alman işçi hareketi anti-feminizm ile karakterize edildi. 1890 yılındaki Halle parti konferansından itibaren oldukça önemli gelişmeler kaydedilmiş olsa da anti-feminist tutumlar ve ataerkil kalıplar emekçi kadın hareketinin önünde bir engel olmayı sürdürdü.

PROLETER ANTİ-FEMİNİZM PROBLEMİ

Tarihçi Werner Thönnessen “proleter anti-feminizm” terimini, Alman işçilerin hareketinin ilk dönemlerini nitelendirmek için ortaya çıkardı. Bu terim her şeyden önce Ferdinand Lassalle tarafından 1863 yılında kurulan Genel Alman İşçi Sendikası (ADAV) için kullanıldı. Sendika, emekçi kadınların ücretleri düşürdüklerini ve aile yapısının bozulmasını hızlandırdıklarını iddia ederek kadınların ücret karşılığı çalışmalarını yasaklama çağrısında bulundu. Kadınların siyasi hakları sorunu ciddiye alınmadı; kuruluş, sadece erkeklerin oy verme hakkına sahip olması gerektiğine inanıyordu.

Bu talepler, kadını büyük ölçüde anne ve eş rolüne indirgeyen fikirlere dayanıyordu. Reinhold Schlingmann, sendikanın 1866 yılında Berlin’de yapılan toplantısında kadınların çalışmaması gerektiğini çünkü onların “fiziksel olarak farklı, daha güçsüz; yapılarının narin ve daha az kaslı olduğunu, bu yüzden bedenlerinin fiziksel güç için yetersiz olduğunu” iddia ederek kapitalist sınıfta yaygın olan hiyerarşik cinsiyet modellerinden yararlandı. Kadınlar ayrıca zekâ açısından da farklı olduğu için Schlingmann ortada “doğal" bir iş bölümünün var olduğunu iddia etti: Erkekler fabrikada çalışırken kadınlar ev işlerini yapıyordu. Schlingmann, kadınları asıl yapmaları gereken, “gerçek meslekleri” olan ev işleri, çocuk yetiştirmeden uzaklaştırarak onları (ve çocukları) fabrikalara iten şeyin para olduğunu ileri sürdü.

Thönnessen tarafından tanımlanan proleter anti-feminizmin sistematik ve fikirsel boyutu dışında anlatılacak daha çok şey vardır. Thomas Welskopp gibi tarihçiler, emekçi sınıfının dışında olan Alman işçi hareketi kökeninin toplumsal ve tarihsel önemini vurgulamıştır. Aslında ilk işçi hareketinin sosyal yapısı, işçi ve duvar ustalarının eski esnaf çevresi içerisine odaklanmıştı. Welskopp’un iddiası, proleter anti-feminizmin başlıca sebebinin bu çevredeki kadın düşmanlığından geldiği yönünde. Meseleleri kadın hareketi üzerine olan klasik eserlerde anlatıldığı gibi, sosyal tarih ve kültürel sosyoloji algısıyla incelemek, proleter anti-feminizmin yapısını anlamamız için bu hareket içerisindeki cinsiyetçi tutumdan fazlasını görmemizi sağlar.

Uluslararası Emekçiler Birliği, erkek işçilerin düşüncelerini özgürce paylaşabileceği ve kendi karakterlerini oturtabilecekleri tek bir toplumsal bağlamı temsil ediyordu. Welskopp’un söylediği gibi burada “onurlu” gözükebilir, alışılmış “saygınlığı” sergileyebilir ve eşit bir şekilde tartışabilirlerdi; onlar politik hayattaki ve toplum içerisindeki aktif kahramanlardı. İçki içmek ve gizli buluşmalar tamamen erkekliğe özgü kavramların temsiliydi. Madalyonun diğer yüzünde ise kadınlar, aslında kadın düşmanı olan işçi kültürünün değişim ve evrenselleşmesi sürecinde hariç tutuldu. Militan erkek vatandaşların ortaya çıkmasına neden olan durum ise kadınların hariç tutulmasıydı.

proleter anti-feminizmin hedefi, ataerkil cinsiyetçi bağları (yani erkeğin evin direği ve kadının sözde ‘doğal’ rolünün ev kadını ve anne olması) korumaktır. Proleter anti-feminizmin hak iddiaları, sanayileşme boyunca aile yapısının bozulma sürecine oldukça anlamsız bir karşılık olarak da gösterilebilir. Aslında bu hareketin amacı hiçbir zaman kadınların ücretli işlerde çalışmalarını yasaklamak değildi, asıl amaç kadınları ‘erkek’ işlerinden uzak tutmaktı.

Proleter anti-feminizmi kültürel olduğu kadar sistematik ve fikirsel bakış açılarıyla da çok karışık bir hadiseydi. 1848 burjuva devriminin başarısızlığını bir gerici restorasyon aşaması izledi. Yeni kanunlar kadınların politik açıdan toplanmalarını yasaklamış ve onları basının dışında tutmuştu; böylece bu işçi hareketi döneminde proleter anti-feminizm için uygun koşullar bulunmuştu. İşçi hareketinin anti-feminizmin üstesinden gelmesi ise zaman aldı.

MARKSİZMİN ÖZGÜRLÜKÇÜ PROGRAMI

Sosyal-demokratik kadın hareketinin anti-feminizmin önüne geçmesi ve gelişmesi için alan bulabilmesi uzun zaman aldı. Marksist kurama en önemli katkılar; August Bedel’in Kadın ve Sosyalizm (1879) ve Friedrich Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni (1884) kitaplarıydı. Bir yandan kadın problemi üzerine yazılmış olan bu iki yapıt işçi hareketi içerisinde oldukça etkileyici olmuşken, çok uzun süre bu problemin tek sosyalist analizi oldular. Sosyal-demokratik haberler, kadın problemleri üzerinde durmaya devam etse de önemli gelişmeler nadiren yaşanmaktaydı.

Bebel, Kadın ve Sosyalizm yapıtında bağnazca bir fikir olan ücretli çalışma yasağının talebi üzerinde detaylı bir şekilde durur: “Kadınların çalışmasına karşı çıkmak, makinelerin tanıtımını protesto etmek ya da gerici ve yetersiz önemlerle küçük işletmelerin azalmasını engellemeye çalışmak kadar gereksizdir.” Bunun yerine, Marksist teori, kadınların işe alımının işçi hareketiyle özgürleşmek için ön şart olduğunu gösterir. Engels şöyle ifade eder: “Kadınların özgürlüğü, kadınların üretimde fazlaca yer aldığı ve ev işleri için vakitlerinin büyük bir kısmını harcamadıkları sürece mümkün olabilir.” Engels, aynı zamanda sanayileşmeyi bu hareketin büyük bir destekleyicisi olarak görmektedir.

Bu tutumlar –işçi komünizminin sanayi devrimi öncesi hareketiyle ilgili değildir– hiçbir yerde görülmemiştir. Yeni çıkan fikirler ilk başlarda, hareketin 1869 yılında August Bebel ve Wilhelm Liebknecht tarafından kurulan Sosyal Demokrat İşçilerin Partisi gibi liberalizmden çok etkilenen kısımlarına kök saldı. Kadın ve Sosyalizm'in ilk baskılarında liberal etki açıkça görülüyor. Ancak Bebel, daha sonraki baskılarda -ki bunlardan çok sayıda vardı- argümanının Marksist eğilimini keskinleştirdi.

Sonraki yıllarda kadınların özgürleşmesi üzerine olan tartışmaları da şekillendiren yine bu iki eser olmuştu. Clara Zetkin, 1889’daki Paris İkinci Enternasyonal kuruluş konferansındaki, aynı yıl bir kitapçık olarak da yayımladığı konuşmasında Bebel ve Engels’e yer verdi. Zetkin 1890’larda genişlettiği emekçi kadın hareketi için bir eylem programı hazırladı. Üç yazının hepsi de eylem için yazılmış ve her ne kadar kökünden yok edilemese de partideki anti-feminist fikirleri ortadan kaldırmak için merkezi bir öneme sahip olmuştu.

BİR ALAN YARATMAK

Anti-sosyalist kanunların 1890’da kaldırılmasının ardından birçok engele rağmen emekçi kadınların hareketi Sosyal Demokrasi örgütleri bünyesinde teşkilatlandı. İşçi hareketinin cinsiyetçi tarafında hiçbir şekilde yer almamak için benim mekânsal uygulama diyebileceğim şeyi geliştirdiler. Bu örgütlenme fikirleri kuramcılar tarafından değil, bütün Sosyal Demokratları hedef gösteren baskıcı kanunların üstesinden gelmek için önem taşıyan, parti içerisindeki bağımsız yapılar etrafında dönen çok yönlü uygulama ile ortaya çıkmıştır.

İlk günlerinde, kışkırtma komiteleri kadınların politik örgütlere katılımını engelleyen yasağı iptal etti. Bu kurulların hiçbir yazılı hukuku, ödeme emri, liderliği veya resmi üyeliği yoktu. 1890 yılında Halle konferansında kadınlar, parti gazetelerinde kadınlara ayrılan alanın eksikliğini sert bir şekilde eleştirdi. Hamburglu Helma Steinbach, sosyal-demokratik gazete Arbeiterblatt’ın makalelerini paylaşmayı kabul etmemesini ve basım için bir miktar kâğıt talep etmesini protesto etti. 1892’de başlayan Clara Zetkin tarafından düzenlenen Die Gleicheit dergisi emekçi kadın hareketinin tartışmasız öncüsü oldu.

Kışkırtma komiteleri büyüdü ve Almanya boyunca yayıldı. 1893 yılındaki Köln Sosyal Demokrat Parti Birliği, Berlin kışkırtma kuruluna merkezi yönetim rolünü verdi ama o yıl ortaya çıkan siyasi baskı, planlarını suya düşürdü. Komiteler resmi organizasyonlar olarak beyan edildi ve 1895’e kadar, ta ki bu yapı mantıklı bir seçenek olmayı bırakana kadar, yavaş yavaş yok oldu. Bu görevin daha güvenilir yapılara dönüşmesi için yeni bir fikir gerekiyordu.

Sosyalist kadınların hareketi artık büyüklü küçüklü aktivist gruplarını oluşturan, birbiriyle iletişimdeki insanların oluşturduğu bir sistem yoluyla idare ediliyordu. Toplantılarında problemleri, ortaya çıkmış fikirleri ve düzenlenmiş grevleri tartışıyorlardı. Zamanla, giderek yoğunlaşan iletişim ağına 1900’den 1908’e kadar Ottilie Baader liderlik etti. İletişime geçen insanların sayısı 1901’de 25’ten 1908’de 407’ye yükseldi. Sosyal Demokrat Partisi’nin 1905’te resmi olarak onayladığı ani büyümeyle ilgilensin diye yeni bölgesel bir kuruluş kuruldu.

1900'den 1908'e kadar her iki yılda bir düzenli yapılan parti konferansından önce düzenlenen sosyal demokrat kadın konferanslarının önemi ciddi şekilde hafife alınmaya devam ediyor. Bu toplantılarda bütün Almanya’yı etkileyen emekçi kadın hareketinin temsilcileri güncel problemleri tartışmak ve bu problemlere çözümler bulmak için buluştular.

Bu bağımsız yapıların kurulması zamanın özel şartları altında emekçi kadınların hareketi için önemli bir adımdı. Ancak bu uygulama ayrıca kadın ve erkekleri bir araya getirme hedefini ile genellikle birbirinden ayrı yapıların gerçekliği arasında gerginliğe sebep oldu. Uygunluk kavramı ortaya çıktı: Dış etkenler ortak organizasyonları engellediği sürece bu ayrı yapıların bir sorun teşkil etmemesi bekleniyordu. Bu yüzden 1908’de kadınların siyasi örgütlere katılımını engelleyen yasağın kaldırılmasının ardından, Sosyal Demokrat Partinin hızlıca emekçi kadınlar hareketinin bağımsız yapılarını kaldırması ve onları partiye entegre etmesi, bazı durumlarda üyelerinin yararına olmasa da şaşırtıcı değildi.

1908’de Nuremberg’te kadınların konferansında Luise Zietz şunun üzerinde durdu: “Bu konferanslar bugün bizim çok fazla sayıda tecrübeli emekçi kadın yoldaş edinmemize büyük bir katkı sağladı… Eğer kadın konferansları ortadan kaldırılırsa bu kadın hareketi için büyük bir yıkım olur.” Böyle bir karşı koymaya rağmen, bir sonraki düzenli olarak yapılan konferans kadın örgütleriyle parti binalarını birleştirdi. Kadın toplantıları ve konferans delegelerinin ayrı ayrı seçilmesiyle insanların birbirleriyle iletişime geçtiği iletişim ağı kaldırıldı. Kadın konferansları hala resmi olarak var olmasına rağmen (1911 yılında Jena’da son toplantı yapıldı) daha sonrasında sadece bölgesel olarak ve parti liderliğinin kontrolü altında yapıldılar.

GERİYE NE KALDI?

Almanya emekçi kadınların hareketi başarısız mı oldu? En azından I. Dünya Savaşı’na kadar İkinci Enternasyonal partileri için başarılı bir model olarak kabul edildi. 1908 öncesi mekânsal uygulamaların, uluslararası sosyalistlere ilham kaynağı olması açısından dikkat çekicidir. Aleksandra Kollontay, otobiyografisinde 1906 yılındaki Manhehim Kadın Konferansı’yla ilgili şöyle yazdı: “Clara Zetkin, Ottilie Baader ve diğer arkadaşlarla yaptığımız buluşma ve tartışmalar beni parti içerisinde kadınlarla beraber çalışmaya bir donanım hazırlamam için çabalarımın doğruluğuna ikna etti.”

1920’de Moskova’da kurulan Uluslararası Komünist Kadın Hareketi mekânsal uygulama geleneğini üstlendi. Örgüt, dünyadaki komünist partilerdeki kadın bölümlerinin çalışmalarıyla iş birliği yapmak için hemen bir yayın organı ve sekreterlik kurdu. Uluslararası Kadın Sekreteryası, 1926 yılında Komintern ile Stalinleşme amacıyla birleşmeden önce, altı yıl boyunca görev yaptı.

Emekçi kadın hareketini sosyal demokrasi bünyeleriyle birleştirme süreci, çelişkilerle tamamen sınanmış olsa da 1908 yılında, Sosyal Demokrat Parti’nin yönetimi, kadınların özgürlüğü için mücadelede çok büyük bir potansiyele sahip demokratik açıklığı yok etti.

Kaynak: Jacobin