Düşmanlık çağı

Artık sömürü biçimlerinin yeryüzünü mutlak bir çöküşe doğru sürüklemesini engelleyip engelleyemeyeceğimizi sormanın zamanı geldi. Piyasa ile savaş arasındaki simetrinin hiç bugünkü kadar açık bir şekilde görülmediğini dikkate aldığımızda, bu sorunun güncelliği daha da önem kazanıyor. Geçmiş yüzyıllarda savaşın teknolojik gelişmenin motoru olduğu söylenirdi. Her türlü askeri araç bugün de bu rolü oynamayı sürdürmekle birlikte piyasa rolünü de üstlenmiş durumda; çünkü artık piyasalar hiç olmadığı kadar savaşı kendilerine model alıyorlar.



01-11-2020 00:00

Ufuk Akkuş

Belki de insanlığın ilk yıllarından bu yana hüküm süren düşmanlık politikaları tarihsel süreç içinde biçim değiştirerek günümüzde de çok değişik alanlarda çeşitli biçimlerde ve daha yaygın olarak varlığını sürdürmektedir. Tarih, Marx’ın dediği gibi tabii ki “sınıf mücadelelerinin tarihidir” ama gerek ilkel komünal toplumda gerekse sınıflı toplumlarda sınıfsal konumun dışında (etnik, dini, kimlik, cinsiyet vb) da karşıtlık/düşmanlık politikalarının mevcudiyeti etkinliğini sürdürmektedir. Her ne kadar temel çelişki olan sınıf mücadelesi işçi sınıfı lehine ve sınıfsız topluma evrilecek şekilde sona ererek diğer çelişkilerin çözümü kolaylaşacak olsa da diğer çelişkilere ait mücadelelerin ayrı ya da sınıf mücadelesi ile ilintili bir şekilde sürmesinde yararlar vardır. Zaten sürüyor da. Her ötekileştirerek düşmanlaştırma politikası karşı tarafta tepki gösterme bilinci ve refleksi yaratıyor doğal olarak.

            Achılle Mbembe “Düşmanlık Politikaları” kitabında savaşın 20. yüzyılın sonunda çağımızın kutsadığı bir değer olduğunu ortaya koyarken, dünya ölçeğindeki düşmanlık ilişkisi ve günümüz koşullarındaki sayısız şekli üzerine görüş geliştiriyor. Bu denemenin amacını ise sadece yeni nüfus dolaşımı döngüleriyle yeryüzündeki nüfusun yer değiştirmesi ve dünyanın küçülmesi bağlamında milliyetçiliğin eleştirisi için yeni yollar açmak değil, bunun yanı sıra hümanizmin ötesine geçerek bütün canlıları kapsayacak bir politikanın ve ortak bir soyağacının hangi temeller üzerine kurulabileceğini sorgulamak olarak ortaya koyuyor.

            Mbembe kitabında, Fanon’un sömürgecilikten çıkış sürecindeki çatışmaların analizinden yararlanır ve kitabın konusunu yaşadığı Afrika ve gezdiği pek çok ülkeden yola çıkarak içinde yaşadığımız zamanın eleştirisine katkıda bulunmak olarak özetler. Mbembe’ye göre zamanımız, dünyanın yeniden nüfuslandırılması, militarizm ve sermaye kalkanı altında küreselleşmesi ve bunun nihai sonucu olarak demokrasiden çıkış (veya demokrasinin tersine dönüşü) zamanıdır. 21. yüzyılın eşiğinde, dünya üzerindeki yeniden nüfuslandırma, köle ticareti ve gezegenin uzak diyarlarının sömürgeleştirilmesi aracılığı ile gerçekleştirilmiyor. Günümüzde büyük sarsıntılar, irili ufaklı parçalanmalar ve aktarımlar, kısacası yeni büyük göç şekilleri görülüyor. Dolaşımlarının ve diaspora oluşumlarının yeni dinamikleri, büyük ölçüde ticaret ve iş ilişkileri, savaşlar, ekolojik felaketler, çevresel yıkımlar ve her tür kültürel aktarımla ortaya çıkıyor.

            Mbembe kitabında zamanımızın dört belirleyici özelliğini öne çıkarır. Birincisi, dünyanın daralması ve Güney ülkelerinin lehine bir demografik altüst oluşla dünya üzerindeki nüfusun yer değiştirmesidir. İkincisi, insanın genel bir ekoloji ve artık geri döndürülemez bir biçimde genişlemiş, bütün yerküreyi, gezegeni kapsamış bir coğrafya çerçevesinde yeniden tanımlamasıdır. Buradan hareketle dünya artık sadece insanın ürettiği bir ürün olarak kabul edilemez. Taş ve gümüş, demir ve altın çağından çıkan insan günümüzde artık plastikleşiyor. Üçüncü özellik, hesaplama veya bilgi işlem araç ve makinelerinin toplumsal yaşamın her tarafını işgal etmesidir. Dijitalleşme olgusunun gücü ve heryerdeliği sayesinde artık ekran ile yaşam arasında bir ayrım kalmadı. Yaşadığımız dönem plastikleşme, tozlaşma ve her tür greft (organ nakli) çağı olacaktır: beynin şekillendirilebilirliği, suni olanın organik olanla döllenmesi, genetik manipülasyonlar ve dijital greftler insan ile makineyi her an birbirine daha da yaklaştıran bütün araçlar. Dördüncü özellik ise; insan türünü – hatta diğer canlı türlerini ve hareketsizmiş görünen başka maddeleri- bilinçli şekilde değiştirme kapasitesi ile sermayenin iktidarı arasındaki eklemlenmedir. Sermayenin aynı anda hem yaşayan hem de yaratan güç olarak iktidarı ve gözü dönmüş yıkıcılığı, hisse senedi hareketlerinin likidite hareketlerini optimal noktaya taşımak için yapay zekaya başvurmayı seçtiği andan itibaren katlandı. Yapay zeka sayesinde zamanın olağanüstü sıkıştırılması, bir yandan piyasaların kırılganlığını ve istikrarsızlığını çarpıcı bir şekilde artırırken diğer yandan da yok etme gücünü nerdeyse sınırsız hale getiriyor.

            Sermayenin, dijital teknolojilerin, doğanın ve savaşın bu kadar yakın bir şekilde üst üste binmesi ve bu gelişmenin mümkün kıldığı yeni güç odakları, demokrasi karşısında en büyük tehdidi oluşturduğu saptamasını yapan Mbembe, demokrasinin de hem sicilinin hem de mevcut konumunun şiddetten ve savaştan azade olmadığını belirtir. Ona göre; demokrasilerin acımasızlığı yumuşatılmamış, tümüyle yok olmamıştır. Başlangıcından beri modern demokrasiler yasa dışı olanı da dahil, belli bir siyasal şiddete hoşgörü gösterdiğini kanıtlamıştır. (Bu satırları yazarken minik dinlenme arasında sosyal medyada birkaç kentte basın açıklaması yapmak isteyen gençlerin polis saldırısı ile karşılaşıp gözaltına alınmaları ve sağcı gençlerin İstanbul Fatih’te rahat rahat ÖSO bayrakları sallayarak eylem yapmaları ve hiçbir engelle karşılaşmamaları haberi ile karşılaşmam da oldukça manidar oldu).

            Mbembe’ye göre, modern demokrasinin tarihi, aslında iki yüzü hatta iki bedeni -bir yanda güneş gören bedeni, diğer yanda da geceye bakan karanlık bedeni- olan bir tarihtir. Sömürge imparatorluğu ve köleci devlet bu karanlık bedenin başlıca simgelerini oluşturur. Demokratik düzen, plantasyon düzeni ve sömürge düzeni uzun süre üçüz kardeş gibi yakın bağlara sahipti.18. yüzyıldan itibaren sömürge imparatorluklarının şekillenmesine katkıda bulunmuş bütün teknik araçların arasında en belirleyici olanları, silahlanma teknikleri, tıp ve ulaşım araçları oldu. 19. yüzyıl ise demokrasilerin sanayideki seri üretim ilkelerini kitlesel katliamların hizmetinde savaş sanatına uyarlamaya çalıştığı bir dönem oldu. Sömürge fetihleri bu açıdan ayrıcalıklı bir deney alanı oldu ve bu düşünce de en uç noktasında, toplama kamplarına ve modern soykırım ideolojilerine giden yolu açtı.

            Modern savaş yasaları ilk kez 1874’te Brüksel’de, 1899’da ve 1907’de Lahey’de yapılan konferanslar sırasında yazılmış ancak bu konuda uluslararası ilkelerin geliştirilmesi Avrupa güçlerinin sahadaki davranışlarını değiştirmesi anlamına gelmedi. Demokrasinin çocuğu olan sömürge dünyası, demokratik düzenin antitezi değildir. Her zaman onun ikiz kardeşi veya karanlık yüzü olmuştur. İsmi ve yapısı ne olursa olsun, ikizi yani sömürgesi olmayan bir demokrasi olmamıştır.  

            İçinde bulunduğumuz dönemi, ayrımın, nefret hareketlerinin, düşmanlığın ve özellikle düşmana karşı mücadelenin dönemi olarak tanımlayan Mbembe, bunun sonucunda zaten sermaye, teknoloji ve militarizm güçleri tarafından güzelce yıkanmış olan liberal demokrasilerin geriye dönüş sürecinin içine çekildiğini vurgular. Gözetim toplumu haline gelen günümüz dünyasında kaygı duygusunun yeniden üretilerek büyümesinin de yardımıyla liberal demokrasiler durmadan kendi kendilerini korkutacak korkuluklar – bugün başörtülü bir kız, yarın Yakın ve Ortadoğu”nun savaş alanından dönmüş bir terörist ve toplumun çatlaklarına sızmış, onu gözetleyen, eyleme geçmek için uygun zamanı kollayan yalnız kurtlar veya uyuyan hücreler- imal eder. Liberal demokrasi düşman olmadan yaşayamaz. Bu tür düşmanların gerçekten var olup olmaması önemli değildir. Onları yaratmak, bulmak, sözde maskelerini düşürmek ve gün yüzüne çıkarmak yeterlidir.   

            Öteki ile ilişkilerimizi değerlendirirken ”nanoırkçılık” kavramına başvuran Mbembe; bu utanmaz “nanoırkçılık” çağında artık bizimkilerden başka kimse söz konusu değilken hiç kimsenin Öteki’den söz etmek istemediğini ve bu anlayışa göre, bizim yanımızda, yurdumuzda yaşamak istiyorlarsa, o zaman açıkta, korunmasız, hazırlıksız, savunmasız olarak yaşamayı kabul etmelerinin zorunlu olduğuna işaret eder. Nanoırkçılık çağı, gerçekten kirli bir çıkı gibi alçaltıcı bir ırkçılığın çağıdır. Nanoırkçılık, istenmeyen kişi olarak kabul ettiğimiz insanları tahammül edilmez koşullarda tutmak, günlük yaşamlarında kuşatmak, ırkçı darbelerle tekrar tekrar yaralamak, bütün kazanılmış haklarını ellerinden almak ve onları kendiliklerinden ülkeden ayrılmaya zorlayacak kadar aşağılamaktan oluşur. Ayrıca, Öteki’nin toplumundaki erkek egemenliğini ortaya çıkararak toplumsal cinsiyet sorununu ırkçı amaçlar için kullanmak, hemen her zaman kendi toplumundaki erkek egemenliği gerçeğini gizlemeyi de hedefler.

            Mbembe’ye göre; günümüzün siyahisi artık renginin ışığına göre belirlenen Afrika kökenli kişi değildir. Günümüzün “içi siyahi” olan kişisi insanlığın bir alt kategorisi, bir alt insanlık türü, sermayenin ihtiyaç duymadığı belli bölgelere tıkılması ve atılması gereken gereksiz, fuzuli ve nerdeyse fazlalık bir bölümdür. “İçi siyahi” söz konusu yazılım insanlığının Ötekisi’dir. Dünyanın matematikselleşmesi ve araçsallaşması bu yazılım insanını somut bir varlık olmaktan çıkarıyor, dijital birimler olduğuna, dünyanın aslında çözülmesi gereken bir durum ve sorunlar bütünü olduğuna, bu sorunların da çözümlerini deneysel ekonomi ve oyun teorisi uzmanlarına bırakmamız gerektiğine inandırıyor. İnsanın artık bilişsel güçlerle donatılmış bir dönemde kendi kendini inşa etmesi, kendi kaderini çizmesi veya kendini yaratması zor gözüküyor. 

Künye: Düşmanlık Politikaları, Yazar: Achılle Mbembe, Çevirmen: Ayşe Gür, İletişim Yayınları, 2020, 224 sayfa.