Doğu Eroğlu ile Türkiye'nin IŞİD Ağları üzerine...

IŞİD'in Türkiye'de radikalleştiği 2014-2016 yıllarındaki örgütlenme ve lojistik faaliyetlerini inceleyen gazeteci Doğu Eroğlu'nun IŞİD'in Ağları kitabı geçtiğimiz ay İletişim Yayınları’ndan çıktı. Eroğlu, kitabında IŞİD içinde örgütlenen kişilerle söyleşi yapıp, aileleriyle görüşüp, radikalleşmenin yaşandığı sıcak noktaları inceleyip, bu mahallelerde yaşayanların gözlemlerini derleyip önümüze bir Türkiye IŞİD’i çerçevesi çıkarıyor. Radikalleşmenin tırmandığı noktalar, cihata katılma kararı alan ‘sıradan’ bireyler ve yanlış bilinen IŞİD gerçeklerine kadar birçok kilit noktaya dokunuyor. İleri Kitap okurları için yazar Doğu Eroğlu ile IŞİD Ağları kitabı üzerine söyleştik.



09-09-2018 00:27

Şilan Geçgel

Merhaba, öncelikle kitabın serüveni nasıl başladı, neden IŞİD Ağları ?

2014’ten bugüne IŞİD-İslam Devleti hakkında saha araştırmalarına dayalı haberler yaparken, yeterince anlayamadığım hiçbir şeyi yazmamaya çalıştım. Ancak özellikle 2014-2016 döneminde çatışma bağlamında sıcak dönem sürerken, yazdığım her şeyin belli derecelerde önyargılarla okunduğunu hissediyordum. Expose türünde haberler yaptığımda (Yani bir örüntüyü ya da olayı ortayı çıkardığımda), İslam Devleti ile iktidar arasındaki ilişkiye dair söylentilerden ötürü iktidar destekçilerinin tepkisini çektim. Radikalleşmenin sebeplerinin anlaşılması motivasyonuyla yaptığım araştırmalarsa, iktidar karşıtlarının öfkesine yol açıyordu. Üstelik bu kadar çok katmanlı bir sorunsal alanında yazınca ortaya koyduğum her haber veya araştırma devasa genellemelerle karşılaşıyordu. Her yazdığım haberde çekinceler, parantezler, dipnotlar kullanmak mümkün olmayınca bir kitap kurgulamak tek çare oldu.

Kitap kurgusu özgürlüğümü artırınca sahadaki tanıklıklarımla sınırlı kalmak istemedim ve İslam Devleti ile Türkiye IŞİD’i kurumlarını da daha detaylı inceleme fırsatı oluştu. Ağ incelemesi kısmının iması, hem örgütleme faaliyetlerinin farklı yerel yapılanmalarda belirgin kurallar üzerinden ilerlemesi hem de kurumların lojistik çalışmalarının belli örüntüler üzerinden işlemesindendi. Bu her iki alandaki çalışmaların prensiplerini ortaya çıkararak, farklı kurumların işleyiş biçimlerini kuramsallaştırmaya çalıştım.

Kitabınızın yaklaşık olarak iki yıllık bir hazırlık sürecinin ürünü olduğunu daha önce ifade etmişsiniz. Gazeteci kimliğiniz özellikle son dönemlerde öne çıkan kent ve çevre haberleriyle kamuoyunda yer buluyor. Kitabınızın birinci bölümü ise ‘Kentsel Dönüşüm Yıkıntısından Cihat İhraç Merkezine’ diyerek başlayıp, özel olarak Hacı Bayram Mahallesi’ne değiniyor.

Türkiye’de takdir edersiniz ki standart bir cihat algısı var ve bunun kent- çevre gündemiyle ilgisi epey sınırlı. Bu bağlamda kitabın da çıkış bölümü kabul edebileceğimiz kentsel dönüşüm ve cihat arasındaki bağlantıyı biraz açabilir misiniz?

2011’den itibaren muhabir olarak çalışıyorum ve çoğunlukla da insan hakları ile ekoloji-politik (Çevre muhabirliği) alanlarında yazıyorum. Ekoloji alanında çalışmaya başladığımda en çok merak ettiğim şeylerden biri, merkezi olarak planlanan çevre ve kent projelerine (örneğin bir termik santral projesi) karşı çıkan yerel toplulukların, politik eyleme geçme motivasyonlarını keşfetmekti. Türkiye gibi merkeziyetçiliğin güçlü olduğu, yerel karar alma mekanizmalarının neredeyse usulen işletildiği, güçlü devlet imajının egemenliğindeki bir ülkede yurttaşlar ile idare arasındaki sorunların açığa çıktığı anlarda yerel toplulukların aklından nelerin geçtiği, ne düşünerek eyleme geçtikleri hâlâ ilgimi çekiyor.

Suriye İç Savaşının etkilerinin Türkiye’de de yoğun biçimde hissedildiği 2014’te, insan hakları, göç ve sığınmacılar hakkında haber yapmaya çalışırken karşıma sürekli cihat hareketinin unsurları çıkar oldu. Türkiye’deki örgütlenmelerle ilgili ilk çalışmalarımı yaptığım Hacıbayram Mahallesinde gençlerin cihada katılım motivasyonlarını araştırırken de –yerel yaşam mücadelelerinden farklı olsa da– yine bir politik eyleme geçme motivasyonu araştırması yaptığımı fark ettim. Kentsel dönüşüm Hacıbayram Mahallesinde öne çıkan temalardan biriydi; bu tema araştırma yaptığım farklı kentlerdeki her radikalleşme sıcak noktasında aynı düzeyde görülmüyor. Ancak Hacıbayram’da kendini kentsel dönüşüm üzerinden gösteren şey aslında her bir radikalleşme sıcak noktasında gözlemlediğim, devlet-yurttaş ilişkilerindeki uçurumun genişlemesini temsil ediyor. Hacıbayram’da merkezi planlamayla yurttaşların yaşamlarını geri dönüşü olmayan biçimde değiştiren bir tasarı öne çıkarken, başka radikalleşme sıcak noktalarında devlet-yurttaş ilişkilerini bozan farklı gelişmeler etkili oluyor.

Kitabınızda ‘Türkiye IŞİD'i diye bir tanım yapıyor ve aslında yeni bir kavramı da okurun gündemine sokuyorsunuz. Bu alana dair okuma yapan, haber takip eden birçok insanın da daha önce -muhtemelen- rastlamadığı bu tanım dikkatini çekecektir. Nedir ‘Türkiye IŞİD'i ?

Devlet dışı silahlı güçler bazen doğrudan hiyerarşik bir ilişkiyle ya da yalnızca ilham sağlayarak şubeleşebiliyor. Küresel cihat hareketinde bunun örneklerine, Irak el-Kaide'si veya Arap Yarımadası el-Kaide'sinde rastlanabilir. Türkiye IŞİD'i tanımı böyle bir doğrudanlığı işaret etmiyor.

Türkiye'de İslam Devleti yararına faaliyet yürütmüş yerel örgütlenmeler toplamına Türkiye IŞİD'i deyişimin ilk sebebi, Türkiye'deki yerel yapılar ile Suriye ile Irak'ta toprak üzerinde egemenlik kurabilmiş, fiziksel sınırları olan İslam Devleti isimli idari yapıdan ayırabilmek. Bu oldukça pratik bir sebep. Türkiye IŞİD'i derken yerel yapılanmaları, İslam Devleti derken sınırları ve silahlı gücü olan yapıyı kastediyorum.

Türkiye IŞİD'i dediğimiz yapı doğrudan bir İslam Devleti şubesi değildi. Yani tüm faaliyetlerinde İslam Devleti merkezi bürokrasisine bağlı, yalnızca İslam Devletinin emirleri doğrultusunda çalışan bir yapıdan bahsetmiyoruz. Ancak elbette Türkiye IŞİD'i herhangi bir ülkede propaganda ve örgütleme çalışması yapan yerel unsurlardan farklıydı. Türkiye ile İslam Devletinin uzun süre aynı kara sınırını paylaşması hem Türkiye'nin İslam Devletinin ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetlerin temini için önemli bir ülke haline getirdi hem de İslam Devletine giriş yapacak mücahit ve muhacirlerin seyahatlerindeki durak ülkelerin en önemlisi yaptı. Bu bağlamda Türkiye IŞİD'ini oluşturan yerel unsurların, İslam Devletinin Türkiye içinde de faaliyet gösteren bürokratik mekanizmalarından İslam Devleti Türkiye Koluyla (Kitapta, kendine Şirket diyen bu yapı hakkında da özel bir bölüm var) işbirliği yaptı.

Buna karşın Türkiye IŞİD'inin kendi hiyerarşisine sahip, karar alma mekanizmaları belli olan bir kurum olmadığını söylemeliyim. İslam Devletinin en etkin olduğu döneme özgü, bazıları rastlantısal bazılarıyla tarihsel el-Kaide ağlarında faaliyet göstermiş kişilerin tanışıklıklarına dayalı bağlarla birbirini tanımış, Halifeliğin hedefleri doğrultusunda hedef birliği etmişse bile kendi yerel gündemleri olan, yerel yapılanmaların kazara toplamının Türkiye IŞİD'ini oluşturduğunu söylemek isabetli olur. Türkiye'deki Selefi komünitenin bir kısmı 2013-2016 döneminde bu adı konulmamış yapının parçaları haline geldilerse de, geçmişte olduğu gibi bugün de kendi gündemleriyle hareket etmeyi sürdürüyor.

Kitap yedi bölüm altında sıralanan alt başlıklarla devam ediyor. IŞİD örgütlenme havzaları ve yöntemleri ele alınırken bazı illeri özel olarak incelediğiniz, bazı illeri ise daha az ağırlık verdiğiniz görülüyor. Bunun sebebi nedir? IŞİD’i incelerken illerin tasniflerini nasıl planladınız?

Aslında Türkiye IŞİD’i olarak tanımladığım yapının en etkin olduğu, en çok tevatürün yayıldığı kentler ve mahallelerde saha çalışması yapmaya özen gösterdim. Daha sonra bu çabamın, Türkiye’deki en etkin Selefi vaizlerin faaliyet gösterdiği alanlarla da kesiştiğini gördüm. Örneğin Ebu Hanzala (Halis Bayancuk) İstanbul’da konuşlansa da Konya, Ankara ve Diyarbakır’da, Murat Gezenler Ankara ve Konya’da, İlyas Aydın ise İstanbul’un mahalli yapılanmaları ile Türkiye’deki pek çok ilde etkindi. Bu kentlerde örgütlenmiş kimseler de Türkiye IŞİD’i için önemli işlevlere üstlendi. Özellikle Ankara, İstanbul, Konya, Adana, Adıyaman ve Gaziantep’teki yapılanmalar üzerinde çalışmamın bir diğer sebebi de bu kentlerde özgün radikalleşme anlatılarına rastlamamdı. Kitaptaki başlıklarda değerlendirilenler dışında İzmir ve birkaç kentte daha çalışmalar yaptım ancak pek çok ize rastladıysam da yeterli bulguya ulaşamadığımı hissetim. Bu kentlerdeki yapılanmaları kitapta yer verdiklerim kadar anlamayı başaramadım.

Kitabınızın ‘İstanbul Yapılanmasına Kürt Baskısı’ başlıklı kısmında IŞİD ve Kürt Siyasal Hareketi arasında yaşanan sokak çatışmalarına dair haberler ve olaylar dizisine yer vermişsiniz. IŞİD’in Kürt Siyasal Hareketi’ni eylemlerine bir tehdit olarak gördüğü ve üyelerini de bu bağlamda uyardığı bilgisi de yine bu başlıkta yer alıyor.

Aynı çerçevede ele alabileceğimiz 6-8 Ekim 2014 Kobane Eylemleri sürecinde yaşananların IŞİD ve Kürt Siyasal Hareketi çatışmasını tırmandırdığına dair verileri okurla paylaşmışsınız. Bu bağlamda IŞİD’in Türkiye’de en çok korktuğu özne Kürt Siyasal Hareketi’dir diyebilir miyiz?

Kürt siyasal hareketi elbette İslam Devletinin Türkiye’de düşmanca duygular beslediği grupların başında geliyor. Bunun birkaç sebebi var. İlk sebep, Selefi hareketin de kısmen Kürt etnik kimliğine sahip olması ve bu kimliğin ancak kendi Müslümanlık anlayışının alt kimliği olabileceğini düşünmeleri. Dolayısıyla Selefiler, kültürel haklar, özerklik veya her türlü bağımsızlık hareketini, hatta Kürt siyasal hareketinin içindeki sosyalist unsurları kendi hedeflerinin dışında görüyor; bu çabaların Kürtlerin Müslümanlık şemsiyesinden uzaklaştıracağına inanıyor. Bu ilk sebep İslam Devleti süreci öncesinde de mevcuttu, şimdi de varlığını koruyor.

İkinci sebep, İslam Devletinin özellikle Suriye-Irak’ta beslendiği Sünni İslam ile Şii gelenek arasındaki çatışmanın Türkiye’ye farklı biçimde transfer olmasından ileri geliyor. İslam Devletinin Suriye ve Irak’ta Kürtlerle karşı karşıya kalması, Sünnilik-Şiilik çatışmasını Türkiye’de Müslümanlar ve Rojava Federasyonu yanlısı Kürtler arasındaki bir gerilime dönüştürdü. Kürt siyasal hareketine mensup gruplar, Türkiye’de örgütlenen mücahitlerin Rojava Federasyonuna karşı savaşacağını bildiklerinden, Türkiye’de tespit ettikleri yerel yapılanmaları yer yer taciz etti ve örgütleme faaliyetlerini önlemeye çalıştı. Öte yandan İslam Devletine yönelik örgütleme faaliyeti yapanlarsa, Kürt siyasal hareketine bağlı grupların çatışmacı tavrını bir örgütleme anlatısına dönüştürdü. Yani Kürtlerin yaptığı baskı hem cihada aday gençlere “Kürt nefreti” üzerinden bir güdüleme olarak kullanıldı, hem de Kürtlerin kendilerine zarar verebileceği endişesiyle pek çok gence İslam Devletine hicret etme baskısı yapıldı. Somut ifadesiyle, “Kürtler bizi fark etmiş, burada kalırsanız sizi yaşatmazlar, artık İslam Devletine gidin” sözlerini örgütleyicilerden işiten gençler, cihada katılmaya hazır hissetmeseler bile korku ve endişeyle Türkiye’yi terk etti.

Şöyle diyebiliriz; belki 6-8 Ekim 2014 Kobane Olaylarına dek Türkiye IŞİD’i yerel yapılanmaları Kürtlerden gerçekten endişeleniyordu fakat olaylar sırasında pek çok sivilin ve Kürt siyasal hareketiyle birlikte hareket eden kişinin öldürülmesi sokak hareketlerini baskıladı. Dolayısıyla yerel yapılanmalar örgütleme faaliyetleri bağlamında biraz nefes aldı. Bu andan sonra Kürt baskısı gerçek bir endişe olmaktan çıkıp sadece bir radikalleşme anlatısına dönüşmüş olmalı.

( Adrià Costa'nın NacióDigital için çektiği Doğu Eroğlu fotoğrafı)

IŞİD’e karşı güvenlik söz konu olduğunda Rojava önemli bir eşik. Bu bağlamda Rojava Federasyonu dönemini Türkiye açısından dört tarihsel döneme ayırıyor ve Zeytin Dalı Operasyonu’na değiniyorsunuz. Kısaca özetlersek nedir 4 aşamalı Rojava değerlendirmeniz?

Rojava süreci iktidarın sadece Kürt siyasal hareketiyle ilişkisini değiştirmedi; Suriye İç Savaşındaki hedeflerini farklılaştırırken, İslam Devleti ile Türkiye’deki örgütlenmeleri de kullanışlı bir harekete dönüştürdü. İslam Devletine yönelik iç güvenlik tedbirlerinin seyrini belirleyenin de Türkiye’de yapılmış İslam Devleti bağlantılı şiddet eylemleri değil, Türkiye’nin Suriye’deki değişen hedefleri ve faaliyetleri olduğu görüşündeyim.

Suriye İç Savaşının başlangıcında Türkiye’nin Suriye doktrininin ana unsuru “Esad’sız Suriye” ilkesiydi; savaş sonrası Suriye’nin yeniden kurulumu aşamasına bir an önce geçilebilmesi için Esad’ın iktidardan uzaklaştırılması gerekiyordu. Fakat Kasım 2013’te otonomluğunu ilan eden ve geçici hükümetini oluşturan Rojava Federasyonunun beklenmedik varlığı, 2013’ten itibaren Türkiye’nin Suriye politikasının belirleyicisi haline geldi.

Rojava Federasyonu çok geçmeden Türkiye’nin hem Suriye politikasında hem de ülke içindeki Kürtlere yönelik sürdürülen Barış Sürecinde eski önceliklerin geri plana düşmesini sağladı. Rojava Federasyonunun bir proto-devlet olarak örgütlenmesinin ardından Türkiye’nin Suriye’deki hedefi Federasyonun varlığını ortadan kaldırmak olarak güncellenirken, yeni yönelim iç siyasette Türkiye Kürtleri ile Rojava arasındaki savaşçı ve lojistik akışını yıpratma çalışmaları biçiminde tezahür etti. Rojava Federasyonunun Suriye’de İslam Devletinin en önemli hasmı haline geldiği dönemde, Türkiye IŞİD’i örgütleme çalışmalarını neredeyse hiç önlemle karşılaşmadan sürdürdü; İslam Devletinin Türkiye’deki uzantılarıysa Türkiye üzerinden lojistik hatlarını işletmeyi sürdürdü. İlerleyen yıllarda İslam Devleti bağlantılı faaliyetlere karşı Türkiye’nin yaklaşımını belirleyense, Rojava Federasyonunun uluslararası kamuoyundaki durumu oldu. Türkiye’nin Rojava Federasyonunun ortaya çıkmasıyla değişen Suriye doktrinini bu bağlamda dört kısma ayırabiliriz.

1. Rojava Federasyonunun ortaya çıkışına kadarki dönem (2011-Kasım 2013): Suriye Devlet Başkanı Esad’ın iktidardan uzaklaştırılması için rejim karşıtı gruplara destek verildi. Rojava Kürtlerine ilişkin özel siyaset uygulanmadı. Türkiye’de Barış Süreci, duraklama evresinde olmasına karşın sürdü.

2. Rojava Federasyonunun kuruluşu ve Kobane Kuşatmasında vekalet savaşı dönemi (Kasım 2013-Temmuz 2015): Esad’ın iktidardan uzaklaştırılması hedefi geri plana düşerken birincil öncelik Rojava Federasyonunun kurumsallaşmasının önlenmesi haline geldi. Türkiye IŞİD’i en yoğun propaganda ve örgütleme faaliyetlerini bu dönemde gerçekleştirdi. İslam Devleti Türkiye Kolu Suriye ve Irak’a yönelik ikmal hatlarını oluşturdu. Kobane Kuşatmasıyla birlikte Barış Süreci büyük ölçüde bitti.

3. Türkiye’nin İslam Devleti Karşıtı Küresel Koalisyonla işbirliğini genişletmesi ve Suriye’ye müdahale dönemi (Temmuz 2015-Ocak 2018): İktidar, Rojava Kürtlerinin İslam Devletine karşı savaştan tek unsur olmadığına ilişkin uluslararası kamuoyu çalışması başlattı. İslam Devleti Karşıtı Küresel Koalisyonla işbirliği artırıldı, Türkiye IŞİD’ine yönelik iç güvenlik tedbirleri alınmaya başlandı. Fırat Kalkanı Operasyonuyla İslam Devletinin Suriye’deki faaliyetlerine doğrudan kara harekâtı başlatıldı.

4. Rojava Federasyonuna doğrudan düşmanlık dönemi (Ocak 2018-...): 20 Ocak 2018’de başlatılan Zeytin Dalı Harekâtıyla birlikte vekalet savaşı ve algı yönetimi çabalarını kenara bırakan iktidar doğrudan Rojava Federasyonuna bağlı Afrin Kantonuna askeri kampanya başlattı. İslam Devletiyle mücadeleyi güçleştirdiği yönünde eleştiriler alan Türkiye, harekât boyunca Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygı duyulduğu mesajı verdi.


Selefi cihat örgütlenmesi sürecinde, IŞİD için mahalle kültürü ve mahalle gençliğinin önemli olduğu fikri kitapta sıklıkla ele alınıyor. IŞİD’in hedef olarak belirlediği mahallelerin sosyolojik, ekonomik, politik durumu cihata örgütlenme açısından çok önemlidir tezini aklımızda tutarak Alevi- solcu- emekçi mahallelerinde selefi yapıların örgütlenmesi daha güçtür diyebilir miyiz?

İslam Devletine yönelik yerel yapılanmaların, konuşlu oldukları bölgedeki Kürt hareketlerine düşmanlık beslemesi de bu yüzden. İlgili mahallede yaygın biçimde örgütlenebilmiş bir başka siyasal hareket varsa, Selefi yapıların bunlarla bir noktada karşı karşıya gelmeleri kaçınılmaz.

IŞID hakkında fazlaca dillendirilen bir argüman ise: cihada katılanların uyuşturucu madde kullandığı, uyuşturucu madde kullanımı olmadan eylem yapamadıkları ve hatta örgüt tarafından eylem yapmaları için bu insanlara yoğun doz uyuşturucu madde verildiği iddiaları…

Kitabınızda bu genel kabulün aksine birçok IŞİD üyesinin cihat için savaşmaya giderken gündelik hayatlarında kullandıkları uyuşturucu maddeleri bıraktığı, bunun da cihadın bir lütfu olduğunu beyan ettikleri çeşitli konuşmalar var. Uyuşturucu madde kullanımı ve savaşa katılma kararları arasında rasyonel bir bağ var mı?

Uyuşturucu kullanımı Türkiye IŞİD’i yerel yapılanmaları için genel bir radikalleşme anlatısı değil. Özellikle Ankara’da, adi suçlara bulaşmış ve uyuşturucu kullanan gençlerin bu günahlarından arınabilmek için cihadın çare olacağı anlatısı yer yer kullanıldı. Ancak Ankara’da görülen örnekler dışında bu durum Türkiye çapında yaygın değil. Açıklığa kavuşturmak adına tekrarlayayım; uyuşturucu kullananma ile cihada katılım arasında herhangi bir korelasyon ya da nedensellik ilişkisi yok. Bilakis bu olgu, “günahkarların ancak cihada katılarak işledikleri günahlardan arınabileceği” diskuruna yol açtı. Dolayısıyla bu kişiler İslam Devletine geçişlerinden itibaren uyuşturucu maddeye hatta tütün sigarasına dahi erişemedi. İslam Devleti içindeki savaşçıların özellikle Captagon (Fenetilin bazlı bir psiko-stimulant) gibi uyarıcı maddeler kullandığına ilişkin iddialarıysa bu konuda çalışma yapan isimlere göre bir şehir efsanesinden ibaret. Captagon ticareti/kaçakçılığı İslam Devletinin faaliyetleri arasında vardıysa bile, savaşçıların Captagon kullandığına ilişkin tevatürlerin sahada İslam Devletiyle çarpışanlar tarafından ileri sürülmüş olabileceğini tahmin ediyorum. İstişhat [intihar saldırısı] düzenleyen kişilerin böyle uyarıcılar kullandığına dair iddialar da İslam Devleti adına düzenlenen eylemlerin yakalanan veya ölen failleri üzerinde yapılan kan testlerince boşa çıkarıldı.

Kitabınızın en baştan en sona bir anlatma ve anlaşılma kaygısı güttüğü görülüyor, yine belli başlıklarda çeşitli çözüm önerileri de mevcut. Kitap okundu ve bitti diyelim, yazar okurun neyi düşünmesini ve neye odaklanmasını hedefliyor?

Kitabın önleme temelli iki ana kaygısı var. Birincisi farklı yerellerdeki radikalleşme anlatılarını tartışmaya açıp bu anlatıların etkili olmasını sağlayan itici faktörler (Bireylerin cihada katılmasını sağlayan, Türkiye’deki yaşamlarından kaynaklanan olumsuz sebepler) ile cihadın sürdüğü bölgenin bir yaşam alternatifi sunabileceğine ilişkin çekim faktörlerini önleme sorumluluğu konusunda idareye toplumsal bir talepte bulunulması.

İkincisiyse daha doğrudan bir adalet mekanizmasına dair; Türkiye’de konuşlanıp faaliyet gösterebilmiş İslam Devleti kurumlarının faaliyetlerini becerebildiğim kadar araştırdım ki, bu kurumların faaliyetlerine karşı güvenlik tedbirlerinin ne kadar işletildiği de değerlendirilebilsin. Önleme konusunda güvenlik aygıtının aksak ve siyasal ajandalara göre dozu değişen uygulamalarının terk edilip hesap verebilirliğin bu alanda egemen olmasını istiyorum.

Bugünü düşünen bir vatandaş olarak, popüler olmayan herhangi bir fikrimi kamusal alanda ifade ettiğimde şiddet eylemlerinin hedefinde olmayacağımdan emin olmak isterim. Bunun için de idarenin kendi terörle mücadele konseptindeki arkaik anlayışı terk etmesi lazım. Toplumun çok ciddi bir kısmı İslam Devletine gidip cihada katılanlara anomali gözüyle bakıyor ve kendinden çok uzakta yaşadıklarını varsayıyor. Halbuki onlar, aynı mahalleyi paylaştığımız, aynı toplu taşıma araçlarında yolculuk ettiğimiz, zamanında aynı okulda eğitim aldığımız kişiler.

Toplumun hem ifade hürriyetinin güvence altına alınması hem de şiddet ihtimallerinden arındırılması için öncelikle şiddet eylemlerinin faillerinin ve önleme çalışmalarında ihmalleri olan yetkililerin etkin biçimde soruşturulması, İslam Devleti bağlantılı eylemlerde yaralanan ve yakınlarını kaybedenlerde adalet duygusunun tesis edilmesini sağlayacak adımların atılması, sert tedbirlerin yanına ılımlılaştırma tedbirlerinin eklenmesi gerekiyor. Toplumun ve idarenin bunları başarabilmesi için öncelikle şiddetin kaynaklarını anlamamız ve samimi biçimde uzlaşma ve hesap verme süreçlerini başlatmamız gerekiyor.

Son sorumuz ise IŞİD… IŞİD tamamen biter mi?

IŞİD veya İslam Devleti, tarihsel el-Kaide geleneğinde veya küresel cihat hareketinde bir süreçti. Bu süreç şu anda küllendi fakat hareket tarihsel seyrine devam edecek. Şu sıralar Suriye ve Irak’ta varlığını sürdüren İslam Devleti kalıntıları muhtemelen çok yakın gelecekte daha da önemsizleşecek.

İslam Devletinin toprak üzerinde kurmayı başarabildiği egemenlik Suriye İç Savaşı süresince, küresel cihat hareketinin tarihinde hiç olmadığı kadar görünür olmasını sağladı. Türkiye de hem sınırını İslam Devletiyle paylaşması sebebiyle uluslararası katılımcılar için durak ülke olması ve Suriye ile Irak’a yönelik tedarik zincirlerine ev sahipliği yapması hem de kendisi de bir örgütlenme sahası olması sebebiyle bu süreçten fazlasıyla etkilendi. Türkiye’deki Selefi cemaatler İslam Devletinin çekim gücünün etkisiyle geçmişte erişemedikleri büyüklüklere ulaştı. Şu sıralarda da özellikle devletin güvenlik aygıtının Fırat Kalkanı Operasyonuyla birlikte kendilerine yönelmesiyle birlikte, varlıklarını sürdürebilmek için uğraşıyorlar. Gaziantep Yapılanması dışındaki yerel yapılanmalar Türkiye içinde şiddet eylemi tertiplemedi fakat Türkiye’de azımsanmayacak sayıda eski savaşçının eski hayatlarına döndüğünü kaydetmek gerek. Çoğu zaman soruşturma bile geçirmeyen birçok eski savaşçı, savaş tecrübeleri ve edindikleri psikolojik travmalarla birlikte toplum içinde denetimsiz. İdare bu kişilerin geri uyumu ya da şiddetten arındırılmaları için de adım atmış değil (Zaten bu adıma geçebilmek için öncelikle etkin soruşturma ve insanlığa karşı işlenen suçların cezalandırılması gerekiyor). Bir başka deyişle, önleme konseptine yumuşak tedbirler de girmediği sürece (sert tedbirlerin de gerektiği gibi uygulandığı söylenemez), Türkiye’deki Selefi komünite mensuplarının bir sonraki cihat her nerede olacaksa, oraya gidecek yabancı savaşçılar içinde bulunması oldukça muhtemel.

Bu söyleşi için yazar Doğu Eroğlu’na çok teşekkür ederken, İleri Kitap okurlarına keyifli hafta sonları dileriz.

KÜNYE: IŞİD Ağları-Türkiye’de Radikalleşme, Örgütlenme, Lojistik - Doğu Eroğlu, İletişim Yayıncılık, 488 Sayfa