Dinçer Durukafa yazdı | Kapitalizm ve iklim krizi

Neden yeşil bir kapitalizm mümkün değil?



16-11-2020 08:32

Dinçer Durukafa

Metin Çulhaoğlu İleri Haber’deki 11.08.2020 tarihli yazısına “Erken uyarı sistemini hemen en başta devreye sokalım: Yazı ‘teoriktir’; özellikle bu sıcaklarda çekilmeyeceğini düşünenler hiç başlamayabilirler” diye bir uyarıyla başlamıştı. Biz de benzer bir erken uyarı sistemini devreye sokarak, bu yazının teknik öğeler taşıdığını peşinen belirtelim. Yazı bildiğimiz dünyayı yok oluşa götüren iklim değişikliğinin kapitalist modelle durdurulamayacağını nesnel kanıtlarla açıklama amacını taşımaktadır. Bu nesnel kanıtların doğası gereği teknik verilere çokça başvurulacaktır. Teknik verilerle arası iyi olmayan okuyuculara verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı şimdiden özür dileriz. 

İklim değişiminin dünyadaki canlı türlerini kitlesel bir yok oluş tehdidi ile burun buruna getirdiği bilimsel bir gerçek. Küresel ısınmanın sanayi devriminden bu yana insan aktivitesi sebebiyle atmosferdeki sera gazlarının miktarındaki dramatik artıştan kaynaklandığını artık hepimiz biliyoruz. Bu bozulmanın bilimsel mekanizmasının nasıl işlediği bu yazının konusu değil. Ama süreci kısaca anlatmakta fayda var. 

Atmosferin %99,7’sini oksijen, azot ve argon gazları teşkil eder. Bu gazlar, dünya yüzeyinden yansıyan güneş ışınlarını soğurma kapasitesi olmayan gazlardır. Atmosfer sadece bu gazlardan oluşsaydı, dünyanın ortalama yüzey sıcaklığı yaklaşık 0°C olurdu. Ancak bir sera gazı olan ve atmosferde çok küçük oranda bulunan karbondioksit gazı, yüzeyden yansıyan güneş ışınlarını soğurabilme kapasitesiyle dünya yüzeyinin ortalama sıcaklığının 15°C’de kalmasını sağlar. Bu durum dünya üzerindeki yaşam için mükemmel koşulları sağlar. Doğal olarak atmosferde karbondioksit oranının artması, ortalama sıcaklıkların da artması ile sonuçlanır. 

Sanayi Devrimi’nden bu yana atmosferdeki karbondioksit miktarı dramatik olarak artış göstermiştir ve hızla artmaya devam etmektedir. Bu sebeple güneş ışınları tarafından taşınan ısı atmosferde daha fazla birikebilmekte ve ortalama sıcaklıklar yükselmektedir. Dünyadaki ortalama sıcaklığın sadece 1,5°C daha yükselmesi; kutuplardaki buzul kütlelerinin erimesi, deniz seviyelerinin yükselmesi, deniz suyundaki asiditenin artması, kısacası doğal dengenin alt üst olması ile küresel seviyede bir felaketi getirecektir. Yani dünya üzerindeki canlı hayatını mümkün kılan koşulların (en azından dünyanın büyük bir bölümünde) ortadan kalkmasına yol açacaktır. Bu durum insan aktivitesi kaynaklı bu bozulmanın acilen durdurulmasını zorunlu kılmaktadır. Dünya çapında hükümetler ve uluslararası örgütler kimi önlem ve aksiyon planları açıklasalar da sıfır karbon salımlı bir dünya hedefi hala uzak görünmektedir. Zira sorun pratik önlem paketleriyle çözülebilecek nitelikte değildir. 

Güncel istatistiklere göre dünya çapında kullanılan enerjinin %62’si sanayi ve ticaret sektörlerinde, %25’i ulaşımda, %13’ü de konutlarda kullanılmaktadır. Ulaşım amaçlı tüketilen enerjinin %40’ının ticari taşımacılık tarafından tüketildiği göz önüne alınırsa, dünyadaki toplam enerji tüketiminin %72’sinin sanayi ve ticaret amaçlı olduğu görülür. Bu da bizi küresel ısınmaya sebep olan gaz emisyonlarının yaklaşık dörtte üçünün  meta üretimi ve dağıtımı amacıyla üretildiği sonucuna götürür. Bu sebeple bu yazı temel olarak sanayi kaynaklı emisyonlar üzerinde yoğunlaşacaktır.

***

Karbondioksit emisyonlarını düşürmek için üç temel yöntem tanımlanabilir: Enerji verimliliğinin yükseltilmesi, fosil yakıt kaynaklı enerji üretiminin yenilenebilir enerji kaynakları ile ikamesi ve son olarak enerji talebinin düşürülmesi. 

Bugün gerek hükümetler gerekse bilim dünyası bu seçeneklerden sadece ilk ikisine odaklanıp, üçüncü seçeceği görmezden gelmektedir. Zira enerji tüketiminin düşürülmesi, sınai üretim kapasitesinin de düşürülmesi anlamına gelir ki meta üretimi ve sermaye birikimine dayalı bir toplumsal düzende bunun sözünü etmek bile zındıklık kabilindendir.

Şimdi bu üç yönteme yakından bakalım. 

ENERJİ VERİMLİLİĞİNİN YÜKSELTİLMESİ

Bu yöntem, enerjinin üretilmesi ve/veya formunun değiştirilmesi esnasında sistem kayıplarının en aza indirgenmesi olarak özetlenebilir. Mesela 10 birim enerji içeren yakıtın yakılmasından 9 birim yararlı ısı enerjisi üretiliyorsa, o sistemin enerji verimliliği %90’dır. %10’luk kısım sistem kayıpları olarak değerlendirilir. Fizik yasaları gereği bu değer sıfıra indirilemez. Yakılan yakıt miktarı ile atmosfere salınan atık gaz miktarı doğru orantılı olduğu için enerjinin üretim, aktarım ve kullanımındaki kayıpların azaltılması karbondioksit salımlarının da azalması anlamına gelir. Bu yöntem dünya çapında özellikle de sanayi ve ticaret alanında en yaygın uygulanan yöntemdir. Zira verimliliğin artışı, üretkenlik sabit kalmak kaydıyla kaynakların tüketiminde azalma sağlamaktadır. Şu halde üretim maliyetlerini düşüren böylesi bir önlem sermayedar için ilgi çekici olacaktır.

Mesela 90’larda kurulmuş küçük sayılabilecek bir konfeksiyon atölyesi üretim için saatte 60 TL değerinde doğalgaz tüketirken, yine saatte 75-80 kg karbondioksit üretir. Yapılacak bir verimlilik iyileştirmesiyle %15-20 yakıt tasarrufu sağlayarak, CO2 emisyonu saatte 65-70 kg’a düşürülebilir. Bu atölyenin günde 2 vardiyayla 16 saat, haftada 6 gün ve yılda 50 hafta işletmede olduğu düşünülürse, böyle bir iyileştirme yatırımı senede yaklaşık 50 bin lira değerinde doğalgaz tasarrufu, karbondioksit salımında da 42 ton (yaklaşık 2 bin yetişkin ağacın soğurabileceği miktarda) azalma sağlar. Tabi ki örnekteki sermayedarımız için yatırımın “fizibıl” olup olmaması para ile ölçülür. Günümüz ticari koşullarında bu iyileştirme için gerekli ilk yatırım maliyeti, işletme giderlerinde sağlanan tasarrufla 2 sene içinde geri ödenmiyorsa, yani bu örnekte 100 bin lirayı aşıyorsa (bu hesapta reel faizden gelen finans maliyeti ihmal edilmiştir), cebindeki parayı yönetmekte çok uzman sermayedarımız için salt çevresel faktörler yatırıma teşvik eden bir saik olmayacaktır. Nasıl ki sermayedarımız atölyede çalışan işçilere ödediği ücretlerin geçim için yeterli olup olmamasıyla ilgilenmiyorsa, parasal bir getirisi olmadığı müddetçe üretimin çevresel etkilerini azaltmak için de sınıfsal bir motivasyona sahip değildir. 

Öte yandan verimlilik artışı için gerekli yatırımlar büyük oranda sanayide kullanılagelen ve bilindik teknikler, malzemeler ve yöntemlere dayandığı için pek çok sektörde ekonomik olarak geri dönüşü olan yatırımlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Hal böyle olunca meta üretim sürecinin doğası gereği özellikle son 15-20 yılda bu alanda yatırımlar yaygınlaşmıştır. Ancak yukarıda da söylediğimiz gibi bir sistemin verimlilik artış potansiyelinin sınırları vardır. Dünya üzerindeki geleneksel tüm enerji sistemlerinin termodinamiğin el verdiği en yüksek verim seviyelerine getirilmesi atmosfere salınan sera gazlarında önemli miktarda azalma sağlasa bile bu değeri sıfıra indiremez. Bu yolla çevresel yok oluş olsa olsa yavaşlatılır. 

Yani anlıyoruz ki fosil yakıtlar tamamıyla terk edilmediği müddetçe soruna kökten bir çözüm getirilmesi mümkün değildir.  Peki burada ne seviyedeyiz?

FOSİL YAKIT KAYNAKLI ENERJİ ÜRETİMİNİN YENİLENEBİLİR ENERJİ KAYNAKLARI İLE İKAMESİ

Şimdi petrol, doğalgaz ve kömür gibi fosil yakıtlara alternatif olabilecek enerji kaynaklarına genel olarak bir göz atalım. 

Bugün sayıları az da olsa, nükleer enerjiyi fosil yakıtlar karşısında en uygulanabilir alternatif olarak öneren kesimler mevcuttur. Ancak nükleer atıkların imhası veya geri dönüşümü mümkün olmadığı için bu enerji türü sürdürülebilir kaynaklardan biri değildir. Ayrıca yaşanan onca felaket ve acı deneyimden sonra nükleer enerjinin bu alternatifler arasında değerlendirilmesi söz konusu olamaz.

Bir başka seçenek hidroelektrik sistemler olabilir. Ancak bu teknoloji akarsuların doğal akışına müdahale ederek habitatı bozmakta, sadece doğal dengeyi değil bölgedeki sosyo-ekonomik yapıyı da alt üst etmektedir. Zaten bu alanda yapılan yatırımların yıkıcı sonuçlarının yarattığı yerel toplumsal hareketlere şahit oluyoruz. Bu teknolojinin sağlayabileceği enerji arzının doğal sınırları ve çevresel etkileri değerlendirildiğinde bu seçeceğin teknik bir bakış açısıyla elenmesi bir yana bunlara karşı oluşan toplumsal hareketlerin de görmezden gelinmesi mümkün değil. 

Başka bir alternatif enerji kaynağı olarak biyo-kütle karşımıza çıkıyor. Bu yöntem temel olarak sınai amaçlı üretilen tarım ürünlerinin atıklarının yakılması prensibine dayanır. Bu yakıtlar zeytin çekirdeği, pamuk çiğiti, fındık kabuğu, testere talaşı, kenevir gövdesi, hindistan cevizi kabuğu, hayvansal atıklar, ayçekirdeği kabuğu vb. endüstriyel amaçlı tarım ürünlerinin atıkları olabileceği gibi doğrudan enerji üretimi amacıyla düzenli olarak yetiştirilen bitkiler de olabilir. Bu yakıtların biyolojik üretimi sürecinde bitkilerin fotosentez yoluyla atmosferden soğurdukları karbondioksit miktarıyla yandıklarında açığa çıkan karbondioksit miktarının eşit olduğu düşünüldüğü için prensipte bu sistemler karbon-nötr kabul edilir. Gerçekte ise bu sistemler kaçınılamaz olan kayıplardan dolayı belirli bir oranda emisyon üretirler. Üstelik doğrudan yakıt üretimi amacıyla yetiştirilen bitkiler gıda üretimi için gerekli çok kıymetli tarım arazilerini işgal ederek, gıda arzına ve fiyatlarına olumsuz yönde etki etme riski taşımaktadır. Bunlara ek olarak tekniğe uygunsuz tasarım, kurulum ve işletme şartları sebebiyle bu sistemlerin kül, kurum gibi zararlı atıklar üretmesi de çok yaygındır. Ayrıca bu sistemlere karşı da yerel toplumsal hareketlerin varlığı göz ardı edilmemelidir.

Jeotermal de sera gazı salımına sebep olmayan enerji kaynaklarından sayılabilir. Yeraltında magmaya yakın bölgelerde yüksek sıcaklık ve basınçlarda bulunan su kaynaklarından ısı çekilmesi prensibine dayalı bu yöntem de ciddi çevre riskleri taşımaktadır. Bu yeraltı suları yüksek ağır metal ve toksik bileşenler içerdiği için yeryüzüne çıkarak toprağa, temiz su kaynaklarına ve havaya karışmaları halinde yıkıcı etkiler yaratmaktadır. 

Yenilenebilir enerji kaynakları arasında en fazla uygulama alanı bulan ve araştırmaların en fazla derinleştiği diğer iki yöntem ise rüzgar ve güneş enerjileriyle elektrik üretimidir. Rüzgar türbinlerinin gürültü seviyeleri ve kimi uygulamalarda kurulum alanlarının kuşların göç yollarıyla çakışmasından dolayı toplu kuş ölümlerine sebep olmaları, güneş panellerinin de geniş kurulum arazilerine ihtiyaç duymaları gibi yönetilebilir olumsuzluklar bir yana, bu sistemler yukarıda anlatılanlara kıyasla daha sürdürülebilir çözümler sunmaktadır. Bu sistemlerdeki temel sorun enerji kaynağının süreksizliğidir. Zira türbini çevirecek rüzgar her zaman esmez, geceleri güneş yoktur ve yılın belirli dönemlerinde gündüz de yeterli miktarda güneş ışığı bulunmaz. Bu durum, üretilemediği anlarda da arz edilebilmesi için, güneş ve rüzgarın var olduğu anlarda enerjinin depolanmasını zorunlu kılar. Bu sebeple bilim ve teknoloji dünyası yüksek kapasiteli piller üzerinde derinlikli araştırma-geliştirme faaliyetleri sürdürmektedir. Bugün uzaya roket de gönderen ünlü teknoloji firmasının piyasaya sürdüğü elektrikli otomobillerin sahip olduğu ileri teknoloji piller, bu çalışmaların bir ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Şimdi bu ileri teknoloji pillerin aslında hala ne kadar kısıtlı imkanlar sunduğunu anlatmak için konfeksiyon atölyemize geri dönelim. Bugünkü yatırım maliyetleri göz önünde bulundurulduğunda bu yatırımın ticari anlamda kendini geri ödemeyeceği ve güneş panellerinin kurulması için gerekli yaklaşık 5 dönüm arazinin rantından vazgeçmesi gerektiği gerçeğini şimdilik bir kenara bırakalım ve atölyenin sahibi sermayedarımızın işi için gerekli enerjiyi doğalgaz yerine güneş enerjisiyle üretmeye karar verdiğini varsayalım. Günde iki vardiya usulü 16 çalışma saatinin 10’unda güneş olduğunu ve 6 saatlik enerjinin pillerde depolanması gerektiğini var saydığımızda, mütevazı atölyemize ileri teknoloji elektrikli araç pillerinden en az 50 adet gerekir. Hepimiz biliyoruz ki günlük olarak kullandığımız elektronik ürünlerin pillerinin belirli bir ömrü vardır, pil atıkları doğaya büyük zararlar verir ve bu atıkların sadece küçük bir oranı geri dönüştürülebilmektedir. Aynı şekilde atölyemizde kullanılan her biri yarım tonun üzerine ağırlığa sahip 50 adet pil ortalama 2 senede bir zararlı atık haline gelmektedir. Yine de sermayedarımızı bu yatırımdan alıkoyan unsurun hiçbir şekilde çevresel etki değil, yatırımın ticari olarak “fizibıl” olmaması olduğu açıktır. Pil teknolojisinin bugünkü teknolojik sınırları ve meta üretimine dayalı sistemin doğası, bu teknolojinin endüstride yaygın ve kapsamlı kullanımını (en azından öngörülebilir gelecekte) olanaksız kılmaktadır. 

Son yıllarda gündeme gelen bir başka alternatif enerji kaynağı da hidrojen gazının yakıt olarak kullanılmasıdır. Bu yöntem suyu oluşturan hidrojen ve oksijenin birbirinden ayrılması ve açığa çıkan hidrojenin yakılması prensibine dayanır. İçinde karbon bulundurmayan bu yakıtın yanması sonucu sadece su açığa çıkar. İlk bakışta çok mantıklı görülen bu yöntemin de uygulanması öyle çok kolay değildir. Çünkü bu ayırma işlemi elektroliz adı verilen elektro-kimyasal bir işlemdir ve bu işlem hidrojeni yakarak elde edilebilecek enerjiden daha fazla enerji gerektirir. Ancak güneş ve rüzgar bulunduğu müddetçe bu işlem gerçekleştirilerek üretilen hidrojen gazı depolanabilir. Bunun için dev üretim santrallerinin yanı sıra hidrojenin dağıtımı için kentlere ve sanayi bölgelerine yeni dağıtım hatlarının döşenmesi, araçların, araç yakıt istasyonlarının, fabrikaların makina parklarının vs. baştan aşağı yeniden kurulması gereklidir. 

Bu ve bunun gibi yenilikçi birçok fikir büyük altyapı dönüşümlerini gerektirecektir. Böyle bir dönüşümün mevcut sermaye birikim modellerini ve sermaye fraksiyonları arasındaki güç dengelerini alt üst edeceğine hiç kuşku yoktur. Bu anlamda yönetici sınıfların böyle köklü bir değişime gönüllü olacağına inanmak olanaklı değildir. 

Tüm bunlara ek olarak kimi sektörlerde teknik sebeplerle yenilenebilir enerji kaynaklarının uygulanması henüz mümkün değildir. Özellikle demir-çelik, çimento, uzun yol gemi taşımacılığı, havacılık gibi sektörlerin özgün durumlarından ötürü bu sektörlerde sürdürülebilir dönüşüm fikirlerinin geliştirilebilmesi için daha kat edilecek çok yol vardır. Yani ilk yatırım ve işletme maliyetlerine rağmen, yenilenebilir enerji kaynakları bugün uygulanabileceği tüm alanlarda uygulansa dahi yukarıda bahsedilen sektörlerde sera gazı salımı devam edecektir. 

Bu gerçek bizi tek sonuca götürmektedir. Alternatif enerji kaynaklarının mümkün olan en yaygın ölçekte uygulamaya konulmasının yanı sıra enerji tüketiminin dolayısı ile endüstriyel üretimin toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda planlanması ve kısıtlanması küresel ısınmayı durdurmanın tek yoludur. Bu da meta üretimine dayalı, kar açlığı tarafından yönlendirilen serbest piyasa sisteminin terk edilmesi ve planlı bir ekonomiye geçişi gerektirir.

Sonuç olarak kapitalist sistem dahilinde;

1- Küresel ısınmaya sebep olan eski teknolojilerin yenilenebilir enerji sistemleri ile ikamesi, bu sistemlerin sermayedarlara sağladığı ekonomik avantajlarla sınırlıdır. Dolayısıyla piyasa mantığı dahilinde bütünlüklü bir dönüşümün gerçekleşmesi mümkün değildir. Yüksek yatırım maliyetleri, enerji tüketicisi sanayi kollarının bu yeni teknolojilere ilgi duymaması ile sonuçlanmaktadır. Öte yandan bu teknolojileri üretebilecek şirketler kısa vadede kâra tahvil edilebilecek bir pazar potansiyeli görmedikleri için bu teknolojilerın ar-ge ve üretim faaliyelerine kaynak aktarmaktan kaçınmaktadır.

2- Bu dönüşümün devletlerin yaptırımlarıyla gerçekleşeceğini beklemek, en azından sermaye birikim süreçlerini sağlıklı bir seviyede gerçekleştirebilmiş (bunu yaparken bugün yüz yüze olduğumuz iklim felaketine yol açmış) gelişmiş kapitalizmler dışındaki dünyada bunu beklemek hayalcilikten öteye geçmez. Örneğin az gelişmiş bir ulus devletin endüstriyel üretiminin ileri teknoloji gerektirmeyen çimento, seramik ve cam sanayilerine dayandığını düşünelim. Devletin enerji-yoğun bu sektörlerde yüksek yatırım maliyeti olan yenilenebilir enerji kaynaklarına dönüşü zorunlu kılması halinde sermaye bu sektörlerden çekilecek, üretimin azalması dış ticaret açıkları ile sonuçlanacak, istihdam alanları daralacaktır. Bu koşullarda o devletin böyle bir yaptırımı uygulamaya koyması mümkün değildir. 

3- Yeni teknolojilerin sermayedar tarafından uygulanabilir bulunmaması, devletleri vergi istisnaları ve finansal desteklerle bu yatırımları teşvik etmeye yöneltmektedir. Bu uygulama aslında sermayedarın üretimde doğaya yüklediği maliyeti ortadan kaldırmak adına ortaya çıkan yatırım maliyetini toplumun sırtına yüklemekten başka bir şey değildir. Yani kar sahibinin karlılığı aynen devam ederken, doğayla barışık yeni üretim araçlarının maliyeti topluma yüklenmektedir. 

4- Devlet teşvikleri sadece yatırımı yapan sermayedara değil, yenilenebilir enerji kaynakları ile çalışan cihaz ve makinaların üretim ve satışını yapan sermaye kesimlerine de toplumsal kaynakların aktarılması anlamına gelmektedir. 

5- Küresel ısınmaya karşı dünya çapında gelişen toplumsal duyarlılık, sermaye tarafından fırsata çevrilmekte, şirketler üretim süreçlerinin özünde çok büyük değişimler olmasa bile vitrinlik birkaç iyileştirmeyi kullanarak pazarlama stratejileri geliştirmektedir. Örneğin ürünlerin paketlerine “organik”, “fair trade”, “doğa dostu ambalaj” vs. gibi ibareleri iliştirerek 10 liralık ürünü 20 liraya pazarlamaktadır. Bunu yapan “doğa dostu” sermayedarımız kendisini çevre mücadelesinin yılmaz neferi ilan ederken, birkaç yüz kilometre mesafeyi emisyon canavarı özel jetiyle kat etmekten geri durmamaktadır. Bu durum sermayenin soruna yaklaşımındaki iki yüzlü fırsatçılığın en görünür örneğidir. 

6- Bugünkü teknolojilerle güneş olduğu müddetçe üretim için gerekli enerjinin elde edilmesi nispeten kolaydır. Ancak sermayedar elinden gelse, artık değer üretiminin azami seviyeye çıkarılması için üretim araçlarını ve iş gücünü günde 25 saat kullanmak ister. Bu sebeple fabrikaların çoğu 3 vardiya sistemiyle 7/24 çalışır. Halbuki üretilen yenilenebilir enerjinin depolanmasına gerek kalmaksızın çalışma saatlerinin gün ışığına göre düzenlenmesi, sanayide fosil yakıtlara bağımlılığı büyük ölçüde ortadan kaldıracaktır. Bu ise üretilen ürünün değişim değerinin sadece bu üretim için gerekli toplumsal emek-zamana eşit olması ile, yani iş gücünden artık değer üretilmesinin engellenmesi ile mümkün olacağı için kapitalizmin temel yasaları ile örtüşmez. 

7- Meta üretimine dayalı bir sistemde, üretilen ürünün sermayeye dönüştürülebilmesi bir kullanım değeri sunabilmesine bağlıdır. Bu sebeple insanların fiziksel, psikolojik, teknik vb. ihtiyaçlarına çözümler getirebilecek, kütlesel olarak üretilip, satılabilecek, yenilikçi ürünleri/hizmetleri geliştirerek sermaye birikimi sağlamak girişimciliğin amentüsüdür. Böylece üretim araçları, yenilikçi fikir, teknolojik bilgi, iş gücü, hammadde ve enerji bir araya getirilerek elde edilen emtia sermayeye dönüştürülür. Biriken sermaye daha fazla iş gücü, daha fazla hammadde, ve daha fazla enerji katılarak büyümeye mahkumdur. Bu sermaye sayısız kereler aynı döngüden geçirilerek sürekli olarak büyür. Bu kapitalist üretim biçiminin doğal yasasıdır. Şu halde, üretimin ihtiyaç karşılama amacıyla değil, kâr elde etme güdüsüyle yapıldığı, rekabete dayalı bir düzende enerji ihtiyacı ve tüketimi piyasaya sürülen metaların niceliği oranında artmak zorundadır. Bu döngü içinde enerji tüketiminin kısıtlanması döngünün temel yasaları ile çelişmektedir ve bu ikisi aynı anda var olamaz. 

Tüm bu söylenenler bizi tek sonuca ulaştırmaktadır: Kapitalist toplum biçimi dahilinde iklim değişimi durdurulamaz. Reel sosyalizm döneminde endüstriyel gelişim perspektifinin çevresel etkileri ve yaşanan felaketler anti-komünistler için eşsiz anti-propaganda olanakları sunuyor olabilir. Ancak sosyalistler geleneklerini sahiplenirken geçmişe eleştirel bakabilmeli ve bugün sahip olduğumuz bilimsel bilgiyle sürdürülebilir bir enerji politikasının sosyalizm projeksiyonunun temel öğelerinden biri olduğunun farkında olmalıdır. Çevre mücadelesinin kapitalizmden kopuş perspektifi olmadan da yürütülebileceğine inanacak kadar bilimsellikten uzak olanlar da yağmur dualarına devam edebilirler. Nihayetinde kapitalizmin doğasına içkin irrasyonel ve sürdürülemez üretim ve tüketim kalıpları, kaynakların ve bu kaynakların kullanımı konusundaki karar mekanizmalarının eşitsiz bölüşümü iklim felaketinin durdurulmasının önündeki en büyük engeldir. İklim değişimi kapitalizmin bir yan etkisidir ve emek-sermaye çelişkisinden bağımsız olarak değerlendirilemez.