Diktatöryel tavırların izleri

‘‘Diktatörlerle kitleler arasındaki ilişkiyi (insan ilişkilerinin tümünde olduğu gibi) tamamen anlamak ya da öngörebilmek mümkün değildir. Bir diktatör kitleleri peşinden sürüklemeyi, zihinleri ve iradeleri esir almayı, tek bir işaretle milyonlarca kişiyi harekete geçirmeyi nasıl başarır? Milyonlarca kişiyi bir liderin iradesine endeksleyen uyurgezerlik ve uysallığın doğasında ne vardır? Tarihçilerin ve sosyal bilimcilerin bir yığın açıklamasına karşın bu meselenin hala tanımlanamayan, öngörülmesi güç bir tarafı var. İnsan davranışını teoriler değil, deneyimler şekillendiriyor.’’



24-01-2021 00:03

Nursel Çelen

Milyarlarca kişi özgürlüklerin ihlal edildiği, insan haklarının çiğnendiği, tutuklama, işkence, yargısız infaz, yolsuzluk, iktisadi verimsizlik, fakirlik, cehalet, bulaşıcı hastalık ve toplumsal adaletsizliğin kol gezdiği otoriter rejimlerde yaşamaktadır. AlaEl-Asvani diktatörlüğü, insanlığa tehdit oluşturan ve kesinlikle müdahale edilmesi gereken bir hastalık olarak tanımlar. Diktatörlük Sendromu adlı kitabında bu hastalığın ortaya çıkış koşullarını, semptomlarını ve hem halklarda hem de diktatörün kendisinde meydana gelen komplikasyonların araştırmasını yapmaya çalışmıştır.

Ala El-Asvani 1957 doğumlu, diş hekimliği mezunu olan Mısırlı bir yazardır. Kendisini araştırma yazılarından ziyade Yakupyan Apartmanı, Mısır Otomobil Kulübü, Şikago gibi en çok okunan ve en çok dile çevrilen Arapça romanlarından tanıyoruz. Kitapları yayımlandığı dönemde ülkesinde çok ciddi tartışmalara yol açmıştır. Toplumsal gerçekçi bir yazar olarak Modern Mısır toplumuna ve kültürüne olağanüstü bir bakış getirmiştir. Mısır’daki devrimden üç yıl sonra General Abdülfettah el-Sisi iktidara geldiğinde El-Asvani’nin kitapları kara listeye alınmıştır. Diktatörlük Sendromu adlı kitabının yarısını Kahire’de yazmıştır. O sırada Mısır rejimiyle arası kötü olduğu için ülkede bulunması hem kendisi hem de ailesi için ciddi bir tehditti ve bu yüzden yarısı biten kitabını bir USB belleğe yükleyip çantasında saklayarak ülkeden çıkartmıştır. Kitabını New York’ta tamamlayabilmiş ve Türkçe baskısı bizlereİletişim Yayınları tarafından 2020 yılının son aylarında ulaşmıştır.

El-Asvani’nin kitabını tıbbi bir rapor biçiminde başlıklar halinde yazmasını hekim olmasından kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Ancak kitabında teorik soyutlamadan ziyade bireylerin somut deneyimleri üzerinden bir anlatı yürütmüştür. Edebiyatçı olmasından kaynaklı insan deneyimlerine odaklanmış ve bu durum anlatıyı daha dasürükleyici hale getirmiştir. Dikta rejimi deneyimleri ağırlıklı olarak Mısır, Irak, Suriye ve Libya üzerinden verilmiştir.

El-Asvani, ilk kendi deneyimlerinden yola çıkarak otoriter rejimler altında yaşayan insanların siyasal davranışlarını anlama çabasına giriyor. Kendi çocukluğundan bir örnek vererek yazısına şöyle başlamıştır: “İsrail’le savaş 5 Haziran 1967 sabahı başlamıştı. Herkesin içi milliyetçi bir coşkuyla doluydu – kişisel tavrını bana şöyle izah eden babam da coşkunun bir parçasıydı: ‘Abdülnasır bir diktatör ve ona hala muhalifim ama bugün Mısır savaşın parçası ve ülkemizi desteklemek zorundayız.’... Evimizin balkonuna ufak bir haber paylaşım merkezi kurmuştum. Karşı komşumuz Martaadında bir büyükanne, oğlu, gelini ve çocuklarından oluşan bir İtalyan aileydi... Marta Teyze’yi severdim ve balkonundaki çiçekleri sularken onunla Fransızca konuşurduk. Savaşın başladığı sabah tatlı tatlı gülümseyip bana selam vermişti... Radyodaki askeri anonsları ona tercüme ederdim. İlkin 23 İsrail uçağını düşürdüğümüz açıklandı. Sonra bu sayı 46’ya, sonra 87’ye yükseldi. Düşürülen İsrail uçağı sayısının son anonsa göre 200 olduğunu söylediğimde MartaTeyze başını sallayıp söyle dedi: ‘Evladım devletiniz size yalan söylüyor. Ben İkinci Dünya Savaşı’nı yaşadım ve bu kadar uçağın bir günde düşürülmesiimkansız.’ Marta Teyze’nin tavrından rahatsız olup anonsları tercüme etmeyi bırakmıştım.”

El-Asvani, Nasır’ın propaganda aygıtının onları İsrail’i ezip geçtiklerine inandırdığını anlatır. Savaşın ilk iki günü böyle devam etmiştir. Üçüncü ve dördüncü günü ise felaketin boyutları tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır ve bu durum Mısırlılar için büyük bir şok yaratmıştır. Daha sonra Nasır görevden ayrılacağını Mısırlılara televizyon aracılığıyla bildirmiştir. Ancak Mısır halkı istifayı engellemek üzere sokaklara dökülmüşlerdir. El- Asvani, “Mısırlılar niçin Nasır’dan hesap sormak yerine, görevde kalmasını istemişti?” diye soru sorar ve bir karşılaştırma yapar. Bu tuhaf zihniyeti 1945’te Winston Churchill Almanya’nın teslimiyetini ve İngiltere’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan zaferle ayrılışını açıkladıktan sonra yaşananlarla kıyaslamıştır. Britanyalılar savaştan sonra Churchill’i bir kahraman olarak görseler de yeniden başbakan seçmemiştir. El- Asvani, bu durumu Etienne de La Boetie’nin eseri olan “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev” deki fikirler üzerinden açıklamaya çalışır. 

Daha sonraki deneyimi ise çocukluk arkadaşı olan Amir hakkındaydı. Amir, İletişim Fakültesi mezunu ve hayali ünlü bir gazeteci olmak olan başarılı bir gençtir. Mezun olduktan sonra devlet kontrolündeki büyük bir gazetede stajyer olarak çalışmaya başlamıştır. Kısa bir süre sonraAmir’den Başkan Mübarek’in kendi başkanlığını onaylatmak için yaptığı referandumu takip etmesini ve vatandaşların başkanı desteklemek için sandıkları doldurduğunu yazmasını istemişlerdir. Amir bu durumu El-Asvani’ye anlatmış ve gerçeği yazmak istediğini ve her ne pahasına olursa olsun yalan söylemeyeceğini belirtmiştir. Ancak iki gün sonra El- Asvani gazetede Amir’in yazısını okuduğunda şaşkınadönmüştür. Manşet şöyleydi: “Başkan Mübarek’e Görülmemiş Halk Desteği” O günden sonra El- Asvani Amir’e ulaşmaya çalışmış ama söyleyeceklerini duymak istemediği için görüşmemişlerdir. El- Asvani, burada diktatöryel bir devlette yükselmenin ya da yeni bir konuma gelmenin ilk adımı budur diyerek Mısır’da insanları dört kategoriye (destekçi, işbirlikçi, muhalif ve protestocu) ayıran güvenlik aparatının onayı olmadan devlette iş bulmanın imkansız olduğunu belirtir.

El-Asvani’nin kitabındaki diğer başlıklar (semptomlar) ise; Makbul Vatandaşın Ortaya Çıkışı, Komplo Teorisi, Faşist Zihniyetin Yayılması,Entelektüelin İtibarsızlaştırılması ve Terörizme Zemin Hazırlayan Faktörler ve Diktatörlükşeklinde sıralanır. El-Asvani‘nin semptom olarak tanımladığı bu başlıklar diktatörlük sendromunun en yayın ve en tehlikeli olanlarıdır. Dikkatimi çeken kısımlardan biri olan Entelektüelin İtibarsızlaştırılması’nda beş ayrı entelektüel tutumdan bahsediyor. İlki, Direnen entelektüel, isminden de anlaşılacağı üzere iktidara direnen ve ona karşı olandır. İkincisi Yandaş entelektüel, direnenin tam tersi iktidar yanlısıdır ve sürekli savunuculuk halindedir. Üçüncüsü ise Tarafsız entelektüel, şimşekleri üzerine çekmemek için muhalefet etmekten kaçınır öte yandan iktidarı desteklemeye de yanaşmaz. Dördüncü Yarı zamanlı entelektüel, bir yandan ifade özgürlüğünü savunurken öte yandan devlet memuru olarak otoriter rejime hizmet eder. Son olarakKomisyoncu entelektüel,paraya teslim olup değerlerinden vazgeçen olarak tanımlanır. Otoriter toplumlarda ciddi ve bağımsız entelektüele yer yoktur ve entelektüel faaliyetin yalnızca özgür bir toplumda verimli olabileceğini söyler.

Son olarak kitapta Sendromu Seyri ve Diktatörlük Sendromunun Önlenmesi başlıkları yer alıyor. Sendromun Seyri’nde diktatörün hayatının iktidara geldiğinde başladığından ve önemli üç aşamadan geçtiğindenbahsediyor. Bunların tek adamlık arzusu, şan şöhret ve mutlak yalnızlık olduğunu söylemektedir. Şan şöhret kısmında şöyle bir örnek verir: “Modern tarihte diktatörler isimlerini ilelebet yaşatıp büyük şan ve şöhrete kavuşmak için ‘mega-projeler’ başlatmıştır. Kaddafi’nin ‘Büyük İnsan Yapımı Nehir’ Projesi (1984); Mübarek’in Toshka Projesi (1997); Cemal Abdülnasır’ın Asvan Büyük Baraj Projesi (1960’ta tasarlanıp on yıl sonra hizmete girmiştir) ve Sisi’nin Süveyş Kanalı’nı genişletmek için 64 milyar Mısır poundu (yaklaşık 6 milyar Britanya poundu) harcadığı Süveyş Kanalı Koridor Alan Projesi (2014-2015). Düzgün bir fizibilite çalışmasıyapılmadığından Sisi’nin projesinin pek kazanç getirmeyeceği ortaya çıksa da Sisi’nin coşkusu azalmadığı gibi açılış töreni için büyük hazırlıklar yapılmıştı.” Yani diktatörün yolculuğunda şan şöhretin zorunlu bir uğrak olduğunu ve onu nihai aşama olan mutlak yalnızlığa götürdüğünü söylemektedir. Sendromun Önlemesi kısımda ise kısaca liderin karizmasının büyüsüne kapılmamak ya da herhangi birinin veya bir inancın idolleştirilmesine karşı çıkmaktır diyerek söylemesi kolay yapması zor olsa da diktatörlüğü önlemenin en etkili yöntemi olduğunu vurgular.

El-Asvani’nin dilimize çevrilen romanlarının hepsini okumuş ve çok beğenmiş biri olarak bu kitabındaki kimianalizler bana göre indirgemeci ve üstten olsa da anlatılan deneyimler fazlaca tanıdıktı. Bu nedenle yine de deneyimler üzerinden yapılan bu anlatının değerli olduğunu düşünüyorum. En önemlisi diktatöryel tavırların izlerini gündelik hayatta insanların davranışlarını nasıl etkilediğini bizlere çok güzel anlatmıştır.

KÜNYE: “Diktatörlük Sendromu”, Ala El-Asvani, , İletişim Yayınları, Çev. Barış Özkul 2020, 148 sayfa.