Devrimci öznenin arzu dünyası

Devrimi siyasal iktidarın ele geçirilmesi hedefine sıkıştırdıkları ve bu hedef uyarınca mücadele araç ve yöntemlerini “başka türlü”süne yer vermeyecek şekilde tekdüzeleştirmeye yöneldikleri ölçüde, sol hareketler yeni bir dünyanın olanaklarını işleyebilme hünerlerini kaybetmeye başlamışlardı. 12 Eylül darbesine bu kadar hazırlıksız yakalanmalarında konjonktürü analiz edebilme yetersizliklerinden önce bu hüneri kaybetmelerinin etkisi aranmalıdır.



03-01-2021 00:02

Ufuk Akkuş

1960’lı ve 1970’li yılların politik atmosferi üzerine pek çok makale ve kitap yayımlanmıştır. Kitlesel sol hareketin yükselişe geçtiği bu dönemde yaşananlar dönemi anlatan tarih çalışmalarının yanı sıra gerek dönemin tanıkları tarafından ilk elden gerekse de anı, belge, mektup, savunma ve mahkeme tutanaklarından yararlanılarak araştırmacılar tarafından ortaya konulmaktadır. Türkiye’nin sol politik tarihini dönemin etkili ve öncü kişiliklerinin mücadelesi ile birlikte ele alan çalışmalar elbette tarih bilincinin oluşması ve geleceğin inşa edilmesine esin vermesi açısından olumlu/olumsuz pek çok tecrübe barındırmakta ve sol için önemli değerlerin unutulmamasını sağlamaktadır. Son derece yararlı olan bu çabaların yanı sıra dönemin önemli figürlerinden olan devrimci öznenin harekete katılmasının ve mücadele sürecinin teorik konumlanışına ilişkin pek çalışma bulunmamaktadır. Serhat Celal Birdal, “Bir Başka Devrim Türkiye Sol Hareketinde Arzu, İdeoloji, Politika (1960-1980)” başlıklı kitabının, bu alandaki eksikliği doldurmak için önemli bir başlangıç niteliğinde olduğunu düşünüyorum.

Doktora çalışmasından dönüştürdüğü bu çalışmasında Birdal; devrimcilerin, salt ideoloji ve bilinç düzeyinde halkın ya da sınıf çıkarlarının temsil edilmesinden ibaret görülemeyeceği kabulünden hareketle, 60’lar, 70’ler boyunca ortaya çıkan toplumsal dönüşüm olanaklarının ve bu zeminde tetiklenen siyasallaşma süreçlerini bilinç dışı toplumsal arzu yatırımları düzeyinde değerlendirmeyi amaçladığını söyler. Birdal, sürecin dinamiğini çıkar ve bilinç kategorilerinden önce Spinoza’nın arzu ve duygulanımlar kavramları ile Deleuze ve Guattari’nin Anti-Oedipus adlı eserlerinde yarattıkları kavramsal düzeneğin ve bu düzeneğin önemli parçalarından biri olan arzu kavramı çerçevesinde kavramayı deneyeceğini belirtir. Sol siyasal pratiğin, bir halkın kolektif olarak var olma ve kudretini artırma çabasından başka bir anlamı olmayan arzunun sürecini hangi noktalarda ileriye taşıdığı, hangi noktalarda hangi mekanizmalarla bu süreci kesintiye uğrattığını takip etmeye çalışacağını söyleyen Birdal, solun, muhtelif toplumsal grupların karşılaşmaları boyunca bir varoluş ve yeğinlik kazanan ya da üretilen arzuyu hangi ideolojik konumlara, taleplere ve görevlere kaydettiğinin, onu hangi nesnelere bağladığının ve bu yeğinliği nasıl harcadığının bir analizini gerçekleştirmeye koyulur.

Ana akım psikoloji arzu ve duygulanımları, hisler ya da duygular olarak birey-öznenin dış dünyadaki olaylara verdiği tepkiler ya da öznel yaşantılar olarak bir içselliğe hapseder. Birdal’ın bakış açısını oluşturan şizonaliz ise arzu ve duygulanımları bir içsellikten dışarıya doğru yönelen reaksiyon ya da güdüler olarak değil, tamamen dışarda ve ancak bedenlerin karşılaşmaları boyunca aralarındaki etkileşimlerde varoluş kazanan ve üretilen maddi bir kuvvet derecesi olarak görür. Başka bir deyişle, arzu ve duygulanımlar ancak bedenlerin karşılaşmalarında ve aralarında kolektif olarak icra edilen edimlerde varoluş kazanabilir. Birdal, çalışma boyunca siyasal mücadele sürecini asıl tetikleyenin bilinç düzeyinde kurgulanmış ideolojik bir açıklamadan ya da bir bilinçlenme sürecinden önce, bilinç dışı arzu yatırımları düzleminde gerçekleşen devrimci bir kesinti olduğu kabulüyle hareket eder.

Türkiye sosyalist hareketini anlatan kitaplarda dikkati çeken tespitin 68 ve 78 kuşağının bir feda kültürünün etkisinde kendi arzularını politik mücadele uğruna bastırdıkları ya da devrim sonrasına ertelediklerine işaret eden Birdal, politik mücadelenin arzuların bastırılması pahasına gerçekleşebildiğine dair bir genel kabulden bahseder. Arzuyu salt bireysel, bedensel ve politika dışı gören bu anlayışa karşı Birdal, bu arzu ve duygulanımların solun arzu politikasının bir tezahürü, tamamıyla politik çıktısı olarak belirdiğini öne sürer. Başka bir deyişle, arzuların bastırılmasına dair hikayenin, politik mücadelenin kişisel yaşamlar nezdindeki bir yan etkisi değil, bu mücadeleye içkin bir sonuç olarak okunması gerekir. Birdal, Türkiye’de devrimci-sosyalist hareketin altın çağında arzunun bastırılması meselesini ideolojik ya da örgütsel mücadelenin gündelik hayata dair ikincil bir yansıması olarak değil bizatihi politik bir süreç olarak ele alır. Ana akım düşünce dünyasında arzu bir eksiklik ya da olanaksızlık ile baş edebilme sorunu olarak görülür. Birdal’a göre ise; varlığın var olmak için, içkin düzlemde kendinden başka hiçbir aşkın ilkeye, amaca, irade ve karara ihtiyaç duymamasına ve kendine yeter bir fiili “var olma çabasından “başka bir şey olmamasına benzer biçimde arzu da kendi içkin doğası itibarıyla hiçbir yasak, eksiklik ve erek tanımayan, kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan bir üretim süreci olarak düşünülmelidir.

Birdal, arzuyu bir eksiklik mantığından kurtararak bir kudret çerçevesine dahil eden Spinoza’nın görüşlerinin izinden giderek arzuyu etik-politik bir kavram olarak yeniden düşünmemizi önerir. Spinoza, varlığın özünün varlığa dışsal ya da aşkın bir kaynaktan neşet etmeyip bizatihi varlığın kendisini sürdürme çabası ya da eylemi ile bir ve aynı şey olduğunu ileri sürer. Her şeyin kendi varlığında sürüp gitmesi için yaptığı çaba, o şeyin fiili özü dışında bir şey değildir. Varlık ya da varoluş kendi dışındaki bir ereğin ya da özün tezahür etmesi değil, kendi var kalma sürecinin içkin hareketinin ta kendisidir. Spinoza’ya göre duygulanış; var olma kudretimizin varyasyonlarıdır. Bu varyasyonların bir kutbunda, kendi upuygun nedeni olmayıp yalnızca dışsal etkilere maruz kaldığımız durumlarda keder başlığı altında toplanan pasif duygular yer alırken, diğer kutbunda kendi upuygun nedeni olduğumuz, eyleme ve düşünme kudretimizi artıran sevinç başlığı altında toplanan aktif duygular yer alır. Bizi kedere sürükleyip eyleme gücümüzü azaltan karşılaşmalardan kaçınıp sevincimizi artıran karşılaşmalara yönelmemiz gerekir. Tam da bu yüzden Spinoza’nın etiği bir ahlak probleminde olduğu gibi ne yapmamız gerektiği ile değil neye muktedir olduğumuz ile ilgilenir. Onun etiği bir ödev sorunu değil, bir kudret sorunu üzerine inşa edilmiştir.

Birdal’ın teorik argümanını kurarken yararlandığı diğer düşünürler Gilles Deleuze ve Felix Guattari’dir. Fransız düşünürlerin ortak kaleme aldıkları Anti-Oedipus adlı kitabın önsözünde Foucault; Anti-Oedipus’un; düşünceye, söyleme, eyleme arzunu nasıl dahil edilebileceğine, arzunun güçlerini siyasetin alanında nasıl harekete geçirebileceğine ve kurulu düzenin altüst olma sürecinde nasıl yoğunlaştırılabileceğine dair devrimci bir soruşturma olarak kendini örgütlediğini vurgular.  Arzunun gerek örgütlü mücadeleye girme aşamasında gerekse de mücadele boyunca ideolojik tutum ve bilinçten daha önemli bir hale büründüğü sol hareketin içinde yer alan kişilerin anlatımlarından pek çok örnekle gösterilir. Fatsa’da Fikri Sönmez’in Belediye Başkanlığı döneminde faşizme karşı mücadele amacıyla başlatılan ancak daha sonra yeni bir hayat arzusunun şekillenmesini gündeme getirmiştir. Gündelik bir sorunun çözümlenmesi için bir araya gelen bedenlerin yeni bir dünyanın kapılarını açabilecek kudretlerinin artmasını da beraberinde getiriyordu. Direniş ve Halk Komitelerinde ilçedeki çamur sorunuyla mücadele edebilmek için halkın önemli bir kısmı “Çamura Son” kampanyası” etrafında seferber olduğunda bir iş ya da faaliyet şenliğe dönüşebiliyordu. Devrimci politika bu anlarda makro ve aşkın bir Devrim ereğiyle bağını askıya alarak bütün bir yaşamın şimdi ve burada devrimcileştirilmesinin doğaçlama deneyimine dönüşebiliyordu. Sadece somut bir ihtiyacın giderilmesi olarak görülebilecek bir faaliyet, bir şenliğe dönüştüğü ölçüde yepyeni bir birliktelik ve ilişkilenme biçimi uç veriyor, başka bir dünyaya arzu tam da bu esnada billurlaşmaya ve parlamaya başlıyordu. Birdal’a göre burada söz konusu olan Deleuze’in ereklerin ve koşulların bilgisinden doğrudan çıkarılamayacak bir virtüellik meselesidir. Tarihte devrimci dönüşümlerin nasıl gerçekleştiğine önceden tanımlanabilecek diyalektik bir potansiyellik kavrayışının aksine, devrim beklentisine kıvamın veren virtüel olanaklar alanının nasıl edimselleşeceğini önceden tahmin etmek kolay değildir. Potansiyelin tarihsel bir ereğe göre ancak tek bir tarzda gerçekleşebilmesinden söz edebiliyorken, virtüel olanın cisimleşmesinin sayısız biçimi olabilir. Mesela devrim beklentisi siyasal iktidar hedefini paranteze alacak seyirde, hesapta olmayan yeni politik deneylere (direniş komitelerinde olduğu gibi) girişilmesi biçiminde tezahür edilebilir.

Birdal’a göre; solcu olma ve mücadeleye atılma ilk önce duygulanımlar düzeyinde gerçekleşir. Başka bir dünya olanağının ifade kazandığı bir arzu öbeğine dönüşen kitaplara da, insanlara olduğu gibi her şeyden önce duygulanımsal düzlemde bağlanılır. Mücadele süreci boyunca her devrimcinin siyasallaşması heterojen duygulanımlar akışına tabi olmak suretiyle gerçekleşmiştir. Bir kudret artışı olarak devrimcinin özneleşme sürecini tanımlayabilmek aynı zamanda hisleri, kendine has coşkuları ve değişik kültürleri deneyimlemek suretiyle yeniden oluşan bir duygular demeti tarafından kat edilen bir bedenin dönüşümlerini algılayabilmekten geçmektedir. Bir fikir ne kadar devrimci gözükürse gözüksün, içinde bulunulan dünyadaki bir nesnenin yerine geçen zihindeki sabit bir temsildir ve kendi içinde devrimci bir duygulanımı tetiklemediği zaman bedenlere etki edemeyecek, onları dönüştürme kudretinden mahrum kalabilecektir. Kendilerini dönüştürme gücünden mahrum kalan bedenler de, içinde bulundukları dünyayı ve toplumu dönüştürme konusunda teklemeye başlayacaktır. Arzunun tek içkin ereğinin kendi sürecini kesintiye uğratmadan devam ettirmesi oluşuna benzer biçimde, devrimci- oluşların tek ereği de bir Devrimin akıbetinden bağımsız olarak, politik mücadele boyunca olabildiğince çok bedenin eyleme, düşünme ve duyumsama kudretini artırarak kendi sürecini devam ettirebilmesidir. Devrimci-oluşlara açılan bedenlerin, kolektif olarak direniş ve yaratım güçleri artar ve toplumsal uzamda kristalize olan arzuyu, bir devrim ihtimalinden bağımsız olarak şimdi ve burada işlemeye koyulurlar. Toplumsal bedenin yeğinliği ve kudreti, kendini yeniden yaratma olanakları artmaya başlar.

Serhat Celal Birdal, “Bir Başka Devrim Türkiye’de Sol Hareketinde Arzu, İdeoloji, Politika (1960-1980)” adlı kitabında bize Devrimci öznenin mücadeleye atılma ve mücadele sürecindeki ideolojik tutumu ve arzu dünyası hakkında Spinoza ile Deleuze-Guattari’den yola çıkarak “bir başka analiz” biçimi öneriyor. Kendisi bu kitabında pek fazla bahsetmese de Birdal’ın önerilerinin sadece devrim sürecinde arzunun ve kudretin işlevi konusunu içermediğini düşünüyorum. Arzu politikası Devrim sonrasında da şenlikli toplumun kurulması ve geliştirilmesi konusunda kılavuz niteliği taşıyabilir. Türkiye sosyalist hareketine farklı bir açıdan bakan ve zevkle okunan bu çalışma tartışılmayı ve zenginleştirilmeyi hak ediyor.

KÜNYE: Serhat Celal Birdal, Bir Başka Devrim, Türkiye Sol Hareketinde Arzu, İdeoloji, Politika (1960-1980), İletişim Yayınları, 2020, 259 Sayfa.