Devletin ve erkeğin gölgesinde: Kanıtını arayan taciz

Daha küçük yaşlarda cinsiyetçi bir toplum ve baskıcı- dindar bir aile arasında sıkışıp kalan ana karakterimiz bir yana “Sütçü”; devletin, devlet redçilerinin, sömürgenin, işgalin ve sokağın kendi adaletinin de romanı. Devlet ajanlarının sokak milislerini fotoğrafladığı ve her köşe başından gelen “klik” sesiyle Duvar’ın ardında da ben varım diyen devletin, dahası “erkek adaletin” romanı.



27-09-2020 00:01

Şilan Geçgel

Herkesin vardır tuhaf alışkanlıkları. Benim de lisede en tuhaf özelliğimdi yürüyerek kitap okumak. Öğrenciyken okul koridorlarında, bahçede; evdeyken odamda yürüyerek bir baştan ötekine okurdum da okurdum. Beni hiç rahatsız etmeyen bu hal, yakın çevremin dikkatini çeker ve tuhaf bulunurdu.

Belki de tam olarak bu nedenle salt yakın çevrenin şaşkınlığına değil, yürüyerek kitap okumanın bir kadın için “uygunsuz” olduğunu anlatan birçok insana denk gelmişliğim çoktu.

Yazar Anna Burns, 2018 yılında Man Booker Ödülü başta olmak üzere birçok ödül kazanan 3. kitabı Sütçü ile bizi; yürüyerek kitap okumayı seven, henüz 18 yaşında eğlenceli bir genç kadınla tanıştırıyor: “Ortanca kız kardeş.”

Geçtiğimiz ay raflarda yerini alan “Sütçü”, İthaki Yayınları tarafından basıldı. Kapağı ile kalbimizi çelen Sütçü’nün çevirisi ise Duygu Akın imzası taşıyor.

Sütçü -bir distopya denilebilecek- isimsiz bir toplumda, isimleri olmayan karakterlerin, yaşadıkları baskılara karşı verdiği mücadeleyi anlatıyor. Ana karakter dâhil hiçbir karakter ismiyle anılmıyor; sokaklar, mekânlar ve hatta zaman bile sanki isimsiz, tanımsız ilerliyor roman akışı boyunca.

Her ne kadar zamansızdır desek de dikkatli okur; romanın ve karakterlerin etrafında yürüdüğü, keskin çizgilerle çizilen sınırların 1970’lerde Kuzey İrlanda-Belfast’ta, Katolik -Protestan çatışmalarının yaşandığı dönemi anlattığını fark edecektir.

Batı ve Doğu Belfast’ın en çok çatışma ve bombalı saldırıların yaşandığı Katolik ve Protestan mahallelerini birbirinden ayırmak için büyük duvarlar inşa edilmiş. Duvarın her iki tarafında yaşayan halklar, ayrı dünyalar kurmuş kendilerine.

1969’tan sonra ülke genelinde artan çatışmaların Belfast’ın Katolik ve Protestanların bir arada yaşadığı mahalleye sıçramasıyla iki toplumu birbirinden fiziken ayıran bu duvarlara “Barış Duvarı” denmiş. İronisi isminde gizli olmakla beraber, halklar arasındaki bu Barış Duvarı, nihai bir kutuplaşmanın da temelini oluşturmuş. Çatışmalar, bombalı saldırılar, silah sesleri arttıkça duvarların sayısı da duvarların arkasındaki öfke de artmış yıllarca.

Geçilmeyecek eşikler, “düşmanın” mıntıkası olan sokaklar, hani olur ya bir koşum mesafesinde olup asla koşul(a)mayacak olan meydanlar…

Anna Burns Sütçü’de; sınırlarını, keskin çizgilerin olduğu bir labirenti tarif edercesine; bir mahalleden ötekine geçişin imkânsız olduğu, dar bir alanda ve tabiricaizse kendi hapishanelerinde yaşayan insanları, hayatın doğal bir akışı içerisinde resmetmiş. Sütçü’yü okurken, yürüyerek kitap okumayı seven ortanca kız kardeşin -yani ana karakterin- adımlarının sınırını bilmek, az ötesinde adım atamadığı “tehlikeli” sokaklardan haberdar olmak okuru da sanki hapishanedeymişçesine boğuyor.

On iki yaşından beri sistematik olarak tacize uğrayan ana karakter, bu duruma ne ailesini ne çevresini ne de muhtemel sevgilisi olacak olan erkek arkadaşını ikna edebiliyor. Fiziki temasın olmamasının tacizi de görünmez kıldığı bu zamansız zamanlarda ana karakterimiz, kendisindeki geç farkındalığı da şöyle açıklıyor:

“O dönemde, fiziksel şiddet içeren bir dokunuş söz konusu değilse, apaçık bir sözlü hakarete maruz kalınmadıysa, çevreden iğneleyici bakışlar gelmiyorsa ortada bir sorun olmadığını temel kural olarak benimseyen, diken üstü bir toplumda yetişmiş on sekiz yaşında biri olarak, nasıl var olmayan bir şeyin saldırısı altında olabilirdiniz ki? On sekizimde nelerin hakka tecavüz oluşturduğunu doğru düzgün bilmiyordum. Bir hissiyatım, belli bir sezgim, kimi durumlar ve insanlara karşı bir çekincem vardı ama önsezi ve çekincenin geçerliliği olduğunu bilmiyordum; yanıma gelen birinden ya da hiç kimseden hoşlanmama, onlara katlanmak zorunda kalmama hakkına sahip olduğumdan habersizdim.”

Tanıtım bülteninde Sütçü, asla bertaraf olamayacakların romanı diye anlatılıyor.

Daha küçük yaşlarda cinsiyetçi bir toplum ve baskıcı - dindar bir aile arasında sıkışıp kalan ana karakterimiz bir yana “Sütçü”; devletin, devlet redçilerinin, sömürgenin, işgalin ve sokağın kendi adaletinin de romanı. Devlet ajanlarının sokak milislerini fotoğrafladığı ve her köşe başından gelen “klik” sesiyle Duvar’ın ardında da ben varım diyen devletin, dahası “erkek adaletin” romanı.

KÜNYE: Sütçü, Anna Burns, Çev: Duygu Akın, İthaki Yayınları, 2020, 360 sayfa.