Demokrat filozof Antonio Gramsci

Felsefi bir harekete, kendisini sınırlı sayıdaki aydın grupları arasında uzmanlaşmış bir kültür yaratmaya adadığında mı, yoksa ortak duyuya üstün ve bilimsel düzlemde tutarlı olan bir düşünce geliştirme sürecinde ‘basit insanlarla’ temas halinde olmayı asla unutmadığında ve gerçekten de incelemeye ve çözmeye giriştiği sorunların kaynağını bu temasta bulduğunda mı felsefi hareket denir?



01-11-2020 00:00

Burak Çetiner

Hegemonya, sivil toplum, tarihsel blok gibi kavramlar bize siyaset tartışmalarından oldukça tanıdıktır. İtalyan Marksist düşünür ve militan Antonio Gramsci ise, bu kavramları ilk ortaya atan kişi olmasa da onlara kattığı özgün anlamlar ve detaylı formülasyonlarıyla Marksist siyaset teorisine önemli katkılarda bulundu. Ne yazık ki bu özgün katkılar Batı’daki Avro-komünist ve sol liberal akımların çarpıtmaları sonucunda devrimci özünden kopartılarak bugüne taşındı. İkincil ve üçüncül kaynaklardan yapılan Gramsci okumaları sonucunda, kısaca “sivil toplumculuk” olarak adlandırabileceğimiz çeşitli siyasi yaklaşımlar Gramsci düşüncesi denince akla ilk gelen siyasi pozisyonlar haline geldi. Bunun sonucunda Marksistler için haklı gerekçelerle reddedilmesi gereken “sivil toplumculuk” siyaseti, Gramsci’nin devlet ve siyaset teorilerinin reddiyesine kadar uzandı.

Dipnot yayınlarından çıkan “Gramsci Kitabı” yukarıda bahsettiğim algıyı kırmak ve Gramsci’nin düşüncesinin önemli köşe taşlarını okuyucuya sunmak için Türkçedeki en kapsamlı derlemelerden biri. 14 farklı başlıkla sunulan Gramsci yazıları, Hapishane Defterleri’nin önemli bir kısmını derlediği gibi, Gramsci’nin hapse girmeden önce kaleme aldığı Fabrika Konseyleri, Faşizm, Eğitim ve Kültür üzerine yazılarını da kapsıyor.

Tamamlanmamış bir çalışma olarak Hapishane Defterleri [1], Marksist siyaset teorisine önemli açılımlar yapıyor. Gramsci’nin tarihten kültüre, sanattan dil bilimine çok çeşitli alanlara uzanan yazılarının temelinde tarihsel materyalist yöntemi ustaca kullanması yatıyor. Gramsci’nin en özgün katkısı olarak görülebilecek nokta ise devlet analizindeki Bütüncül (Integral) Devlet kavramsallaştırması ile sivil ve politik toplumun diyalektik birlikteliği üzerine geliştirdiği analizler. Gramsci, eleştirmenlerinin sık sık vurguladığının aksine ekonomist bir yorum değil, iki yönlü bir eleştiriyle aynı zamanda hem ekonomizm hem de mekanik materyalizm eleştirisi üzerinden tarihsel materyalist bir anlayışı geliştirir. Gramsci’nin yazıları, konuların genişliği ve hapishane koşullarının da büyük etkisiyle tamamlanmış bir doktrin olarak değil Marksizm’in iki dünya savaşı arasındaki tartışmalarına gelişkin bir perspektif geliştiren eleştirel bir değerlendirme olarak el alınmalıdır.

Gramsci’nin, Praksis felsefesi olarak adlandırdığı teori ve pratiğin diyalektik birliği, Bütüncül Devlet analizi, Mevzi Savaşı stratejisi ve hegemonya tartışmalarının yanında belki de en önemli tartışma başlığı aydınlar ve aydınların toplumdaki işlevi üzerinedir. Bu noktada da “organik aydın” kavramını formüle eden Marksist filozof, yazılarında bilginin demokratikleştirilmesinin önemi üzerine önemli ipuçları sunuyor.

Aradan neredeyse 100 yıl geçmesine rağmen Gramsci’nin aydınlar üzerine yazdığı cümlelerin ne kadar önemli olduğunu ve güncelliğini koruduğunu görmek mümkün. Sosyalizm mücadelesinin parçası olan biri için disiplinin dışarıdan dayatılan bir şey değil, aksine içsel bir öğe olarak kavranılması gerektiği konusunda şu sözleri fazlasıyla ufuk açıcı:

“Sosyalist biri ya da sosyalist olmak isteyen biri itaat etmez: o, kendi kendini kumanda eder; dürtülerine, başıbozuk özlemlerine bir yaşam kuralı dayatır.”

Bununla birlikte organik aydının çevresiyle (bu işçi sınıfı olarak da okunabilir) karşılıklı etkileşiminin önemine değindiği şu sözleri de üzerine düşünülmesi gereken bir perspektif sunuyor: “Çevre filozof üzerinde etkide bulunur ve onu sürekli olarak özeleştiriye zorlar. Çevre onun öğretmenidir.”

Gramsci’nin önemli makalelerinin derleyen bu seçme yazılar kitabının tanıtımını bitirirken, Gramsci’ye neden “demokrat filozof” yakıştırılmasının yapıldığını gösteren şu alıntıyla yazıyı noktalamak yerinde olacaktır:

“Felsefi bir harekete, kendisini sınırlı sayıdaki aydın grupları arasında uzmanlaşmış bir kültür yaratmaya adadığında mı, yoksa ortak duyuya üstün ve bilimsel düzlemde tutarlı olan bir düşünce geliştirme sürecinde ‘basit insanlarla’ temas halinde olmayı asla unutmadığında ve gerçekten de incelemeye ve çözmeye giriştiği sorunların kaynağını bu temasta bulduğunda mı felsefi hareket denir?”

Künye: Gramsci Kitabı: Seçme Yazılar 1916-1935, Hazırlayan: David Forgacs, Çeviri: İbrahim Yıldız, Dipnot Yayınları, 2010, 515 sayfa.

[1] Peter D. Thomas, Gramsci Çağı, Dipnot Yayınları (2010)