Cumartesi Anneleri 772. hafta: 'Cumartesi Anneleri’ni kimse susturamayacak'

CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, devletlerin gerçekleri örtmek için sürekli yalanların arkasına sığındığını fakat çok geçmeden gerçeklerin açığa çıktığını söyledi.



11-01-2020 13:14

Emre Orman - @eemreorman

Cumartesi Anneleri 772’nci hafta oturumunda kayıp yakınları, 1996 yılında Şırnak’ta gerçekleştirilen Güçlükonak Katliamı’nın faillerinin cezalandırılması ve adalet talebiyle buluştu. Galatasaray Meydanı’ndaki eylem yasakları nedeniyle İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi önünde yoğun polis ablukası altında bir araya gelen Cumartesi insanları, gözaltında kaybedilen yakınlarının fotoğraflarını da taşıdı.

Güçlükonak’ta öldürülen Ahmet Kaya’nın kızı ve aynı zamanda Halil Kaya’nın da yeğeni olan Emine Kaya, adaletsizliklerin son bulmamasına “Yorulduk, artık yeter. Artık kimse ölmesin” diyerek isyan etti. Senelerdir burada oturduklarını dile getiren Kaya, “Şükürler olsun ki bu ülkede adalet yok!”

'CUMARTESİ ANNELERİ'Nİ KİMSE SUSTURAMAZ'

Ferhat Tepe’nin annesi Zübeyde Tepe, 25 yıldır Ferhat Tepe'nin ve bütün kayıpların katillerinin bulunmadığını söyledi. 25 yıllık seslenişlerine devletin sağır ve dilsiz olduğunu kaydeden Tepe, şöyle devam etti:

“Hak, hukuk, adalet hala yerini bulmadı. Biz diyoruz ki adalet yerini bulsun, katiller yargılansın. Katilleri neden bulmuyorlar? Cumhurbaşkanı diyor ki, 'Ben her şeye hakimim, her şeyi yaparım.' Çocuklarımızın katillerini neden bulmadı, neden yargılamadı? Biz bugün varız, yarın yokuz; işte biz öldüğümüzde bizim çocuklarımız yarın öbür gün Galatasaray önünde bu hesabı soracak. Biz Galatasaray'ı istiyoruz. Çünkü orası bizim yerimiz, Cumartesi Anneleri'nin yeri. Kimse Cumartesi Anneleri'ni susturamaz, ta ki ölünceye kadar.”

'DEVLETLER SÜREKLİ YALANLARIN ARKASINA SIĞINIYOR'

Birçok kayıp ailesinin avukatlığını yapan CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Güçlükonak katliamının, o dönemki ateşkesin algı operasyonu olarak kullanıldığına işaret etti. Aynı şekilde 3 yıl önce Ceylanpınar’da iki polis memurunun öldürülmesinin bu şekilde algı operasyonu ile yönlendirildiğini ve çözüm sürecinin bitirilmesine gerekçe gösterildiğini hatırlatan Tanrıkulu, yargılamalar sonucunda gerçeklerin ortaya çıktığını vurguladı. “Devletler sürekli yalanın arkasına sığınırlar ve bu yalanları devlet sırrıyla örtmeye çalışırlar” diyen Tanrıkulu, şunları aktardı:

“İran’da düşen yolcu uçağının teknik nedenlerle düştüğünü sandık biz başta. Ama bu sabah öğrendik ki, uçak bir füze ile düşürülmüş. Savaş tehdidi ve çatışma, devletleri yalana itti. Ama bu yalanlar çok geçmeden ortaya çıktı. Biz hep savaşa karşı çıktık, karşı çıkmaya da devam edeceğiz.”

Basın açıklamasını Cumartesi insanlarından Gülseren Yoleri okudu. Türkiye'de hala, devlet görevlileri tarafından işlenen insan hakları ihlallerini tarafsız ve etkili bir şekilde araştırabilecek bağımsız bir organın bulunmadığına dikkat çeken Yoleri, “Yurttaşlar, hak ve özgürlükleri ihlal edildiğinde adalet sisteminin kendilerini koruyacağına dair inancını kaybetmiş durumdadır. Güvenlik güçlerinin dahil olduğuna dair ciddi iddiaların bulunduğu ağır suçlarda, fail ve sorumlu konumunda olan kişilerin tespit edilerek bağımsız bir yargılama faaliyeti sonucunda cezalandırılmaları sağlanmazsa, bu suçların sorumlusu artık devlettir” dedi.

NE OLMUŞTU?

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde görülen davaya da yansıyan tanık beyanlarına ve heyet raporuna göre; 1996 yılının 10 - 12 Ocak tarihleri arasında askerler, Şırnak'ın Güçlükonak ilçesine bağlı Çevrimli ve Yatağan köylerine baskın yaptı. Abdullah İlhan, Ahmet Kaya, Ali Nas, Neytullah İlhan, Halit Kaya ve Ramazan Oruç'u gözaltına aldı. Taşkonak Jandarma Taburu'na götürülen köylüler işkenceyle sorgulanarak öldürüldü.

15 Ocak 1996 tarihinde Koçyurdu köy muhtarı ve aynı zamanda korucu olan Mehmet Öner'i arayan jandarma, gözaltındakileri serbest bırakacaklarını, onları almak için bir minibüs göndermelerini istedi. Durumdan şüphelenen Öner, sürücüyü yalnız göndermek istemedi ve korucular Hamit Yılmaz, Abdülhalim Yılmaz ve Lokman Özdemir'i de yanına alarak Ramazan Nas'ın kullandığı 56 AH 320 plakalı minibüsle Taşkonak Jandarma Taburu'na gitti.

Taburdakiler korucuların gelmesini beklemiyordu. Gelen korucular da öldürüldü ve daha önce öldürülen 6 köylü ile birlikte, 10 kişinin cansız bedenleri minibüsün koltuklarına bağlandı, başlarına da çuval geçirildi. Ramazan Nastın kullandığı minibüs jandarmanın kontrolünde yola çıktı. Yol askerler tarafından trafiğe kapatıldı.

Minibüs bir noktaya gelince aracın içindeki jandarmalar inerek uzaklaştı. Yolu kesen özel tim, önce minibüsü silahla taradı. Atılan roketler sonucu minibüs ve içindeki 10 ceset kömür haline geldi. Kaçmaya çalışan minibüs sürücüsü de taranarak öldürüldü. Adeta kül olmuş bedenler, ailelere teslim edilmedi. Üzerinde kimliklendirme çalışması yapılmadan, dini vecibeler yerine getirilmeden güvenlik güçlerince toplu halde gömüldü.

Genelkurmay Başkanlığı 16 Ocak 1996 günü Ankara'dan yerli ve yabancı gazetecileri helikopterle Güçlükonak'a getirdi. Gazetecilere açıklama yapan Albay Oğuz Kalelioğlu "Katliamı PKK'nin gerçekleştirdiğini ve örgütün bir ay önce ilan ettiği ateşkesi bozduğunu” açıkladı.

Olay yerinde yalnızca 20 dakika tutulan ve köylülerle konuşmalarına izin verilmeyen gazetecilerden bazıları resmi açıklamaları kuşku verici bularak bu kuşkularını İHD ve Barış İçin Bir Araya Çalışma Grubu ile paylaştı. Bu paylaşım üzerine bir heyetle olay yerine giden Barış İçin Bir Araya Çalışma Grubu' nun ulaştığı bilgi ve tanıklıklar resmi açıklamalar ile tümüyle çelişiyordu. Heyet ulaştığı bütün bilgi, bulgu ve belgeler ışığında kamuoyuna "Bu katliamı PKK değil, devlet güçleri yapmıştır” açıklamasında bulundu ve raporlarıyla birlikte Diyarbakır DGM, Olağanüstü Hâl Bölge Valiliği ve Genelkurmay'a başvurdu. Ancak bir sonuç alınamadı. Yapılan tüm girişimler sonuçsuz kaldı. 

AİHM'e taşınan davada ise Türkiye, etkin soruşturma yükümlülüğünü ve ailelerin ulusal bir merci önünde etkili bir yola başvurma haklarını ihlal ettiği için mahkûm oldu. (Başvuru no:33420196 ve 36206/97)

Katliamdan 13 yıl sonra, 2009 yılında dönemin bakanlarından Adnan Ekmen, "Olayı araştırınca arkasından devlet çıktı. JİTEM'in işiydi, söyleyemedik” dedi.

2012 yılında dönemin Şırnak İl Jandarma Merkez Bölük Komutanı Yüzbaşı Özcan Tozlu Ergenekon yargılamaları sırasında mahkemede tanık olarak verdiği ifadesinde ve basına yaptığı açıklamalarda "bölgede askerden habersiz kuş bile uçamazdı” dedi.

Güçlükonak Katliamının Akçay Piyade Tugay Komutanı Albay Selahattin Uğurlu'nun emriyle, Albay Levent Göktaş'ın başında olduğu Muhabere Arama Kurtarma (MAK) timlerinin gözetiminde, Ahmet Özalp ve yakını olan 6 korucu tarafından gerçekleştirildiğini ileri sürdü.

3.11.2013 tarihli Türkiye Gazetesi'nde Ergenekon davasındaki bu gelişmeler sonrasında, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı'nın yürüttüğü soruşturmada o dönemde bölgede görev yapan pek çok kişinin ifadesinin alındığı, savcının önemli tanıklara ulaştığı ve Güçlükonak katliamında şüphelilerin JİTEM'le bağlantılı görevliler olduğu şeklinde bir haber yapıldı. Ancak bugüne kadar suçun failleri yargı önüne çıkarılmadı.