çoğulcu bir estetiğe doğru: efsun



13-10-2021 01:58

Cüneyt Uzunlar

çoğulcu bir yapıtı çoğulcu bir estetik var edebilir. nasıl ki sadece çoğulcu bir programla örgütlenen siyasi bir parti çoğulcu siyaset yapabilirse. yazarın tanrı olduğu bir edebiyat ya da yönetmenin tanrı kabul edildiği bir tiyatro, ne yapsa söz konusu estetikle kendi arasında ilgi kuramaz. bir çoğulculuk imajı yaratmaya çalışan fakat kahramanlarını kukla gibi oynatan yönetmen ve/ya yazar da tıpkı çoğulcu imajı veren siyasetçiler gibi rahatlıkla kendi küçük iktidarını üretebilir fakat pratiğinden yoksun olduğu bu estetiğin olanaklarını kavrayamaz. çoğulcu failin bütün hüneri farklı bakış açılarını, ilişkileri içselleştirmek; kendine yabancı varoluşları bedenine uyarlayabilmektir. ki o zaten kendi gibi söylemeyen eylemeyenleri anlamakla, varlıklarını yazmakla, sahneye çıkarmakla yükümlüdür. bunlar bir kâtil, bir hırsız, bir yılan, bir mitolojik figür, bir düşman, karşı siyasi anlayıştan birileri de olabilir. çoğulcu estetiğe yatkın sanatçı, her nesneye mesafesini benzer uzaklıklarda tutacaktır ister istemez. onun için yaşam çizgisel değildir. olaylar belli bir çizgide gelişmez; kırılır, kopar, sıçrar, hızlanır, yavaşlar, erir, fışkırır, geriye gider, şimdiye gelir… nesne sadece karşıt bir gücün etkisiyle devinmez; niteliklerini sadece protogonist-antagonist karşıtlığıyla kazanmaz. farklı zamanlardan, dolayısıyla yerlerden gelen farklı güçler arasındaki ilişkiler ile de devinir, böylece farklı nitelikler edinir.

efsun, çoğulcu estetik anlayışla oluşturulmuş bir kurgu; iki romandan terkip bir roman. ilk romanın yazarı, olan bitenleri sansürlü ve aldatıcı bir şekilde yazmış. fakat bir yandan da kendine çoğulcu bir imaj vermek istemiş, hatta, kendi de öyle olduğuna inanmış belki. evet tanrı yazar değil bu yazar, birden fazla kişiye anlattırıyor olayları; biraz olduğu biraz da olmasını istediği gibi anlattırıyor. konuşturduğu kahramanlar onun kendine, geçmişine verdiği anlamın semiyosferini oluşturmak için birer kukla olarak var sadece. ikinci romanın yazarları ise, dikkat! yazarları, her kahramanın bakış açısına, gerçeğe sâdık kalarak anlatıyorlar. romanın birinci romanındaki (bilerek-bilmeyerek) sansürlenmiş kısımlar böylece açığa çıkıyor. böylece, tanrı yazar eleştirisinin ötesine geçip sahte bir çoğulcu kurguculuğu da ifşâ etmiş oluyor efsun. romana adını veren kahramanlardan birinin ismi efsun. ne demek efsun. “gizli kalmış olanın keşfedilmesiyle ortaya çıkan; ansızın gelen aydınlanma.” sanki roman efsunu böyle tanımlıyor. burnumuzun ucunda olup da yıllardır göremediğimizi, birden apaçık görünce nasıl büyüleniyoruz, ikinci romanı okuyunca işte öyle aydınlanıyoruz. onca yıl kavrayamadığım derdim tasam buymuş meğer ve şuracıkta burnumun ucundaymış, vay canına deyişimiz gibi aynı, gerçekler ikinci romanda çok yönlü, traji-komik bir şekilde fâş oluyor. hamlet’in dediğince, kötülükler gömülse de yerin dibine çıkıyor bir gün insanların gözü önüne.

efsun’un anlatıcılarının gene birer anlatıcı olan kahramanları (ki üç tanesi romanın yazarları yani kendi kendilerinin mukallitleri aynı zamanda) sürekli şimdiki ve geçmiş zamanda hareket ediyorlar. roman, tam da istendiği şekliyle, bir dizi, seri olarak yani çizgisel ilerlemiyor bu yüzden. en heyecan verici nokta ise, romandaki irili ufaklı tüm güçlerin/figürlerin kurguya yön verebiliyor olması. peripetieler, ironiler, zayıf, silik figürlerin inisiyatif alışı, özne oluşuyla gerçekleşiyor. romanın sonundaki notta selahattin demirtaş, hapishane arkadaşlarına, yoldaşlarına yardımları için teşekkür ediyor. salgının kapanma aylarında dışardan verdikleri destekle karısı ve kızlarının romandaki gibi silik hatta hiç görünmeyen figürler olarak efsun’un kaderini belirlediklerini anlıyoruz. demirtaş, hiç gitmediği yerleri gösteriyor karısının ve kızlarının sayesinde. romanın kurgusuyla, kurgulanış süreci arasındaki uyum hapishane koşullarını düşünürsek çok da şaşırtıcı gelmeyebilir. o koşullarda böyle bir işbirliği mecburen olacaktı denilebilir tabi nesnenin özne üzerinde olduğu kadar öznenin de nesne üzerindeki gücü gözardı edilerek. romanın esas oğlanı gibi söyleyelim: marx ne demiş, hayvanlar temel ihtiyaçlarını karşılamak için, insanlar temel ihtiyaçlarından kurtulduklarında üretirler ve bastırılan her şey geri döner. yok, ikinci laf marx’a değil, freud’a ait. 

efsun, güldürürken düşündürmüyor, düşündürürken güldürüp güldürürken ağlatıyor. okurken sait faik abasıyanık, ahmet hamdi tanpınar, reşat nuri güntekin yenilerden mesela orhan pamuk sesi gelmiyor kulağa. buna karşılık içiçe geçmiş bir şekilde sabahattin ali, orhan kemal, aziz nesin, rıfat ılgaz sesleri yankılanıyor. yenilerdense ismail güzelsoy’un hatırla’sı kulak çınlatıyor. romanın bakır ağa’lı edremit etabında, kuyucaklı yusuf’u düşünmemek elde değil. hatta zaman zaman neşeli günler, hababam sınıfı, süt kardeşler serisinin naif lezzeti de geliyor damağa. şair arkadaşım gökçenur ç. ile geçen gün, şuarânın dışardan gelip şiir dünyasına dahil olmak isteyenleri dışlamasının aslında bir yetersizlik göstergesi olduğunu ve bu yetersizliğin nasıl da giderek kendinden soğutan şiir ortamları yarattığını konuşuyorduk. aynı şey edebiyat dünyası için geçerli. misal, çok sevdiğim tolstoy’un çok çok sevdiğim çernişevski’yi edebiyat dışı görmesini edebiyatın edebinin dışında algılamışımdır hep. gelinim sana söylüyorum kızım sen anla. çernişevski demişken, marx’ın özgün bir siyasetçi kabul ettiği yazarımız, ünlü romanı ne yapmalı’yı hapishanede, çarın sansüründen kaçmak için simgesel bir düzende yazmıştı. dikkatli ve hassas gözler, efsun’daki benzer bir simgeselliği deşifre edecektir. mesela: bakır=çar! ipin ucunu verelim, gerisi çorap söküğünden hallice… velhâsıl edep bağlamında, selahattin demirtaş’ın romanına elma dersek, tanıdık aynı zamanda yabansı lezzetler taşıyan bir elma ağacı olarak edebi bahçede yerini aldı bile çoktan. siz isterseniz bütün iktidarlar gibi vara yok deyin, kendi tanrısal hermetik poetikanızı diğer hepsinden üstün sayın; varlar vardırlar.