Çiçekli bahçeler talan, mezarlıklar görgü tanığı

Evimizin camı hep çiçekli bahçelere açılmıyor. İşkence edildikten sonra, bir mezarlıkta, kaçarken öldürüldü süsü verilerek katledilen faili meçhul cinayetin tanıklığını yapıyor okur evinin camından. "Öyle Karanlıktı ki Her Şey" isimli öykü, içten içe bize keşke yalan olsa dedirtse de biliyoruz. Hepsi gerçek.



13-12-2020 00:06

Şilan Geçgel

Toplu taşıma araçlarında, belki bir vapurda ama en çokta uzun yol otobüslerinde insana dair en iyi gözlemler yapılıyor olsa gerek. Bir yerden bir yere ulaşmaya çalışırken kimin nereye, kimin kime ulaşmak için oralarda bulunduğunu düşünürüm çoğu kez. Bunda çocukluk anılarımda büyük yer kaplayan uzun otobüs yolculuklarının da etkisi vardır şüphesiz.

Evde bekleyen sevgili, başka ilde çocuğunun yolunu gözleyen anne, bir başka masada yerini ayıran dostlar, şehirlerarası otobüs mola alanında köpüklü sularla araçları yıkayan sarı çizmeli görevliler… Bazen birbirinden bağımsız, bazen birbirine dolanmış onlarca hayat, onlarca hikâye demek.

Malum hikâyeden yana toprağımız bereketli, kolektif hafızamız güçlü. Örneğin; Sait Faik’in öykülerini yazmak için Beyoğlu’nun arka sokaklarında, kıraathanelerinde bulunan insanları gözlemlediği bilinir. Faik’in öykülerine hayat veren insanlar; çoğunlukla işsizlerden, esnaflardan, ümitsizlerden ve acı çekenlerden oluşur. Belki de bu yüzden Sait Faik’ten Sabahattin Ali’ye, Bilge Karasu’dan Ferit Edgü’ye; bu toprakların hikâyeleri, hiç kendilerine konu arama telaşına düşmeden usulca yerleşirler öykülere.

Usulca yerleşirler zihinlerimize.

***

“Mağdurların” suçlulardan daha az konuştuğu günlerdi yine. Gazeteci Yazar M.Ender Öndeş ise 12 Eylül’ün neden “mağduru” olmadığını anlatmıştı gazetedeki köşesinde. Tekrar edilen yalanın, zamanla nasıl gerçeğin yerini aldığını ve gerçek olana inanan insanı dahi nasıl şüpheye düşürdüğünü anlatıp eklemişti: “Çünkü zaman da yalanın gıdasıdır.”

Kayda geçmeyen gerçeğin; yalanın büyük denizinde kaybolduğunu ve tam da bu nedenle kayda geçmenin, kolektif hafıza ve öfkeyi diri tutmanın; “hesap soracağız” demekten daha anlamlı olduğunu düşünmüştüm. O yazıdan bu zamana hayli zaman geçti. M. Ender Öndeş’in Yedinci Günün Sabahında isimli kitabını elime alınca konuya dahli olan tüm anılar gibi koştu geldi o yazı aklıma.

“Yedinci Günün Sabahında"; M. Ender Öndeş'in “İnce Yazılar”, “Yüksek Bir Gönül Makamına” isimli şiir kitapları ve “Habiba” adlı romanı sonrasında yayınlanan ilk öykü kitabı. Daha önce ödül alan öykülerin de yer aldığı Yedinci Günün Sabahında, geçtiğimiz günlerde NotaBene Yayınları tarafından basılarak okurla buluştu.

Kimler yok ki bu öykü kitabının içinde?

Evladı savaşta ölmüş anneler, Kürtler, gençler, direnen kadınlar, ümitsizler ve faili meçhuller var… Her yerden ve şiddetle fışkırıyorken hikâye; M.Ender Öndeş bu toprakların hikâyelerini almış, sıra sıra ipe dizmiş.

Özgür basın geleneği içerisinde yer alan; köşe yazısı, haber ve politik makaleleri ile bilinen Öndeş'in gazetecilik faaliyetleri devam ederken tuttuğu notlar, öykülerinde kendine geniş yer bulsa da bizi bu öykülerde derine çeken esas nokta Öndeş’in güçlü kurgusu olsa gerek. Birçok öykünün konusunu gazetelerin üçüncü sayfa haberleri, siyasilerin hamaset içeren konuşmaları ve ana akım medyanın teğet geçtiği yaşamlar oluştururken her öykünün arka odası ise Öndeş’in gazetecilik dönemine açılıyor.

Beklenenin aksine kitaba ismini veren “yedinci günün sabahında” ifadesi herhangi bir öykünün adı değil. Örgü isimli öyküde geçiyor yedinci günün sabahı ifadesi. Yazarın kitaba neden bu ismi verdiğini ise düşünmeden edemiyoruz. Ne oluyor yedinci günün sabahında?

Savaşta evladını kaybeden bir annenin sessizliği ve örgüsünün şiş sesleri arasındaki tezatlığın bizi sarıp sarmaladığı "Örgü" öyküsü bana göre kitabın en güçlü öyküsü olma özelliğini taşıyor. Çünkü Yedinci Günün Sabahında’nın bir derdi varsa bu dert en çok bu öyküde çarpıyor gözümüze. Savaş tamtamları sarmışken dört yanı “vatan sağolsun” diyenler, ışıklar, kameralar, kalabalıklar gidince geriye kalandan oluşuyor Öndeş’in öykücülüğü. Alkışlanana değil, ayıplanana; sevilene değil istenmeyene; toplumun kutsalına değil, günahına dikiyor gözünü.

Tam da bu nedenle toplam 21 öykünün yer aldığı Yedinci Günün Sabahında’dan geriye, tarifsiz acı kalıyor. Hani insan öfkelenmiyor değil, hiç mi gülmeyecek yüzümüz?

Gülmüyor.

“Silah sesleri o zaman geldi işte! Perdeyi de koparıp geriye doğru atmışım kendimi. Sehpa devrilmiş arkamda, şekerlik filan vardı üstünde yerlere saçılmış, hepsini sonradan sabah gördüm, o anda hiç farkında değilim. Hepsi birden duvara dayadıkları adama doğru ateş ediyorlardı, hepsi birden!

...

Dişlerim kenetlenmiş birbirine, kalbim deli gibi çarpıyor, dilim şişmiş sanki. Konuşamıyorum da, dizlerimi toplamışım öyle kalorifer peteğinin dibinde, bir böcek gibi…”

Örneğin, evimizin camı hep çiçekli bahçelere açılmıyor. İşkence edildikten sonra bir mezarlıkta, kaçarken öldürüldü süsü verilerek katledilen faili meçhul cinayetin tanıklığını yapıyor okur, evinin camından. "Öyle Karanlıktı ki Her Şey" isimli öykü, içten içe bize keşke yalan olsa dedirtse de biliyoruz:

Hepsi gerçek.

KÜNYE: Yedinci Günün Sabahında, M.Ender Öndeş,  Notabene Yayınları, 2020, 125 sayfa.