CHP Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer: Çorlu tren katliamı iktidarın sorumluluğu olarak tarihe geçecek

Çorlu tren katliamının üzerinden geçen bir yılı, sürecin başından beri konunun takipçisi ve adalet mücadelelerinde ailelerin yanında olan CHP Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer ile konuştuk.



08-07-2019 10:03

Tugay Candan - Twitter: @TugayCandann

Mail: tugaycandan@ilerihaber.org

8 Temmuz 2018’de Tekirdağ’ın Çorlu ilçesi Sarılar Mahallesi mevkiinde 25 kişinin hayatını kaybettiği, 300 kişinin ise yaralandığı tren katliamının üzerinden bir yıl geçti.

Aradan geçen süre zarfında bu olayın bir kaza değil de katliam olduğu daha ilk günlerde ortaya çıkarken, katliamın hukuki süreci ise büyük skandallara sahne oldu.

Ailelerin adalet mücadelesi sürerken, aradan geçen bu bir yılı, sürecin takıpçisi olan CHP Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer ile konuştuk.

‘DEHŞETE TANIK OLDUK’

Siz facia sonrası olay yerinde ilk incelemeleri yapanlardan birisiniz. Facianın ardından apar topar bir onarım yapılmıştı olay yerinde ama siz ne gözlemlediniz bu incelemede?

Öncelikle dehşete tanık olduk. Tam bir kaos hakimdi ortama. AFAD’dan ekipler vardı, yetkililer vardı. Ama tam bir koordinasyon yoktu. İnsanların yüzünden büyük bir şaşkınlık ve çaresizlik okunuyordu. Ara ara gözümün önüne geliyor. Yetkililerde de bir telaş vardı.

Tren hattının yenilenmesi için ocak ayında ihale veriliyor ve mayısta da hat açılıyor. Sonrasında yenileme ve bakım ihalesinin ‘yeterli ödenek olmadığı’ için kesintiye uğradığına dair iddialar var. Yani açık bir ihmal var. Mahkeme doğruluğunu araştırmıştır diye düşünüyorum. Rayların altına döşenen traverslerin bir kısmı kaymış, raylar neredeyse desteksiz duruyordu. Yani kaza değil hakikaten cinayet. Sonra ailelerle görüştük. Hastanelere gittik. Büyük bir acıya tanık olduk açıkçası. Sonra biliyorsunuz yayın yasağı geldi. Buna da anlam veremedi insanlar. Neyin üstünü örtmek için bu yayın yasağı getirildi anlamadılar.

‘AKP TÜRKİYESİ’NDE HESAP VERME KÜLTÜRÜ YOKTUR’

Bu incelemenin ardından 10 Temmuz’da da Meclis’te yeni Ulaştırma Bakanı Mehmet Cahit Turhan’ın yanıtlaması istemiyle bir soru önergesi verdiniz. Şimdi birkaç hatırlatma yapacağım.

- Bu önergeye cevap süresi 15 gün olmasına rağmen, Bakan Turhan 2 ay sonra ancak yanıt verdi. Yanıtında da faciayı yağışa bağladı, ihalelerle ilgili “kısa sürede iptal yok ama kısa süreli iptaller var” gibi tuhaf bir yanıt verdi. Ne Bakanlığının, ne de TCDD’nin bu katliamda bir ihmali bulunmadığını iddia etti. Ancak Bakanın bu cevapları verdiği tarihte, meslek odaları tarafından birçok rapor hazırlanmış ve ihmaller açık açık ortaya konulmuştu.

- İYİ Parti’nin verdiği araştırma komisyonu önergesi yine 24 Temmuz’da AKP-MHP oylarıyla reddedildi.

- Aralık ayında o dönemin TCDD Genel Müdürü İsa Apaydın, Meclis KİT Komisyonu’na geldi. Burada kendini yine yağış ve Meteoroloji tarafından kurumunun uyarılmadığı şeklinde savundu. Oysa facianın olduğu tarihte Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün TCDD ile bir protokolü bulunmadığı ve olaydan hemen sonra protokol yapıldığı ortaya çıktı. Açık açık yanıltıcı beyanat verdi. Ve ardından bir yağış raporu gösterdi 8 Temmuz’a dair. Bu raporun Meteoroloji onaylı olmayan bir ölçüm istasyonundan alındığı ortaya çıktı. Yani açık açık yasadışı bir belgeyi Meclis’te delil olarak sundu.

Şuraya gelmek istiyorum: İktidar ve ortağı, iktidarın atadığı bürokratlar bu konu ne zaman Meclis’te gündeme gelse ya görüşmeyi reddetti, ya yalanlar üzerinden konuşmayı seçti. Bu tutumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Açıkçası tek dertleri sorumluluktan kurtulmak. Çorlu tren katliamında da daha önceki maden kazalarında, tren kazalarında olduğu gibi kendi sorumluluklarını halının altına süpürme gayreti içine girdiler. İşin gerçeği Bakanlık ve TCDD Genel Müdürlüğü asıl sorumludur. İhmalleri vardır. Kusurları vardır. Gerekli ve yeterli denetim yapmamışlardır. Yeterli standartları sağlamadan hatları işletmeye açmışlardır. Teknik gereklilikleri, şartnameleri yok sayarak proje yapılmıştır. Gördük işte geçtiğimiz yılın sonunda Ankara’da da bir tren kazası oldu ve sinyalizasyonun olmadığı, hatta gerek duyulmadığı ortaya çıktı. Sorumluluklarını gizlemek için yok yağmurdu, yok çamurdu, yok fıtrattı gibi şeylerin arkasına sığınıyorlar. Odaların kapı gibi raporları var yağıştan değil diye. Velev ki aşırı yağış oldu. Ama sen önlemini ona göre alacaksın değil mi? Traversleri ona göre döşeyeceksin, zemini ona göre sağlamlaştıracaksın. Bu senin görevin. Olmadı trenin hareketine izin vermeyeceksin ki daha sonra ortaya çıktı, sorun yağmurda değil, standarda uymayan alelacele yapılmış demiryolunda.

Sel olur, vatandaş yanlış yere bina yapmıştır. Maden faciası olur, bu işin fıtratında vardır. Ekonomiyi batırdılar mesela yok üst akıldı, yok dış güçlerdi… Baktığınız zaman hiçbir konuda sorumluluk onların değil. Onlar sütten çıkmış ak kaşık. Yahu devleti anahtar teslimi FETÖ’ye verip “kandırıldık” diye sorumluluktan sıyrılıp, üstüne alakasız insanları FETÖ ile ilişkilendiren bir iktidardan söz ediyoruz. Böyle bir faciada, böyle bir katliamda sorumluluklarını mı kabul edecekler? AKP Türkiyesi’nde hesap verme kültürü yoktur. Kuralların normal işlediği bir ülkede iktidarın sorumlu olduğu, yapması gereken denetimleri yapmadığı bir olayda vatandaşın burnu kanasa bakanlar istifa ediyor. Biz 25 canımızı kurban verdik, bırakın istifayı bir özrü bile çok gördüler.

Meclis’teki komisyonda zamanın TCDD Genel Müdürü’nün yasadışı ve yanıltıcı bir belgeyi göstermesine gelirsek, Reza Zarrab’dan 700 bin liralıktı galiba, saat hediye alan bakanın, peçete üzerine yazılmış uydurma yazıyı Meclis kürsüsünden sallayan bir iktidar mensubunun bürokratı da komisyona çakma belge sunar. Biz dile getiririz, siz haber yaparsınız ama hakkında kimse bir soruşturma açmaz. Yüzleri de hiç kızarmaz. Bütün bu olaylar karşısında AKP’nin tutumunu tek kelimeyle tanımlayacak olsam, pişkinlik derdim.

‘ASLINDA HİÇ KONUŞULSUN BİLE İSTENMİYOR’

Birçok toplumsal konu, toplumun vicdanında yara açmış konuların ya da olayların araştırılması Meclis’te iktidar tarafından reddediliyor. (Suruç, Çorlu, Soma, FETÖ’nün siyasi ayağı vs.) Bu konuların birçoğunda da bizzat iktidarın direkt ya da dolaylı olarak sorumluluğu bulunduğu görülüyor. AKP, Meclis’i halka karşı işlenilen suçların üzerini örtmek bir araç olarak görüyor diyebilir miyiz? Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Aslında hiç konuşulsun bile istenmiyor bu konular. Hiç olmamış gibi davranırlarsa tarihten silinecekmiş zannındalar. Meclis bu konuları araştırırsa sorumlulukları kanıtlarıyla ortaya çıkacak biliyorlar bunu. O zaman üzerini örtemeyecekler, kamuoyuna diledikleri yalanı söyleyemeyecekler, yanıltamayacaklar. İktidarları zarar görecek. Tökezleyecekler. Bundan korkuyorlar. Meclis aritmetiği de lehlerine olduğundan her şeyin üzerini örtebileceklerini düşünüyorlar. Ama gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır. Normalde Meclis’in denetim görevi var. Kuvvetler ayrılığının mantığında da bu var. İktidarın yaptıklarını kontrol etmesi, denetlemesi gerekiyor. Hesap sorabilmesi gerekiyor. Ama böyle işlemiyor ne yazık ki. AKP ve MHP sayısal çoğunluklarıyla iktidarın denetlenmesini engelliyor. Tabii ki Meclis’in görevini yapmasını engelleyince aklanmış olmuyorlar. Çünkü vicdanlarda mahkumlar. Çorlu tren katliamını ele alalım. Meclis’te görüştürmediler. Ne oldu? Sokaktan çevirin herhangi bir insanı ne diyecek bir bakın. “Sorumlu kim?” diye bir sorun bakalım.

‘HADDİMİZİ BİLMEDİĞİMİZDEN OLSA GEREK’

24 Temmuz’da reddedilen bir araştırma önergesi var Meclis’te Çorlu tren katliamıyla ilgili. Bu ret, o dönem vekaleten Meclis Başkanı ve şu an bu görevi asli olarak sürdüren sizin de seçim bölgenizin milletvekili Mustafa Şentop’a soruldu. O da “Bu konu muhalefet tarafından istismar edilmek isteniyor” şeklinde bir beyanat verdi. Çok kısa süre öncesine kadar Tekirdağ’ın birçok noktasında “Tekirdağımızın gururu Meclis Başkanı Mustafa Şentop” pankartları asılıydı. Kim astırdı bilinmiyor bu pankartları. Meclis Başkanlığı tabii ki çok önemli bir görev ama gurur duyulması gereken insanın yaptıkları değil midir? Mustafa Şentop’un Çorlu tren katliamıyla ilgili tek yaptığı sanırım reddedilen önergeyle ilgili açıklaması…

Gerçekçi olalım, Sayın Şentop yasamanın başındadır ama sonuçta iktidarın söylediğinin dışında bir şey söyleyemez. Belki düşüncesi ve söylemi farklıdır onu bilemem. Herkes kendi yükünü taşır. Bunu tercih ettiyse günü gelir vicdanıyla hesaplaşır. “Muhalefet istismar ediyor” meselesine gelirsek, Sayın Meclis Başkanı baktığı her yerde muhalefet görüyor anlaşılan. Yakınlarını, çoluğunu, çocuğunu kaybeden aileler mi muhalif, sivil toplum örgütleri mi muhalif, Tekirdağlılar mı muhalif? İnsanların isteği basit; “Sorumluluğunuzu kabul edin” diyorlar. Bunu demek muhalefetse, bunu dile getirmek istismar etmekse diyecek lafım yok açıkçası. Sayın Şentop ne yapılmasını bekliyordu acaba? İnsanlar bağırlarına taş basıp susmalı mıydı? “Olur böyle şeyler” mi demeliydi? “Sorumluluk sizin olur mu hiç asıl sorumlu trene binenler” mi demelilerdi? O zaman mı muhalefet etmemiş olacaklardı?

Zaten biliyorsunuz Türkiye’de her şeyin sorumlusu muhalefettir. O tren yolunu standart dışı yapan muhalefettir. Denetlemeyen de muhalefettir. Zaten TCDD Genel Müdürü ve Bakan da muhalefet mensubudur. Biz kimiz de sorumluluğu iktidarda arıyoruz? Haddimizi bilmediğimizden olsa gerek.

‘SON GELİŞMELER TÜY DİKTİ’

Hukuki sürece dönersek, neresinden tutsanız elinizde kalacak bir tablo var. Ancak 3 Temmuz’daki duruşmayla başlayalım. Siz de ben de duruşmadaydık. Tekirdağ Valiliği bir açıklama yaptı, duruşmada yaşananlarla ilgili. “Polisimiz marjinal gruplara geçit vermedi” dedi. Si z adliyede “marjinal grup” gördünüz mü? Kimleri işaret etmiş olabilir valilik? Bir de son duruşma üzerinden geriye doğru bakıldığında bu katliamın hukuki süreci bize ne anlatıyor?

“Marjinal grup” dedikleri kim acaba? Yakınlarını kaybedenler, yakınlarını kaybedenlerin acısını paylaşanlar, sivil toplum örgütleri, milletvekilleri, avukatlar mı? Emin olun tek bir taşkın hareket dahi yoktu. Herkes birbirini az çok tanıyor zaten. Öyle dışardan gelen kimse de yoktu. Adalet arayan insanlar vardı. Hakkını aramak, adalet istemek artık marjinal bir eylem sayıldığından valilik böyle değerlendirmiş anlaşılan. Açıkçası ben öyle marjinal grup, yasadışı örgüt falan görmedim. “Gördüm” diyen varsa buyursun kanıtlasın. Acılı aileler vardı. Kazada yaralanmış insanlar vardı. Duruşmayı izlemek, kayıplarını dile getirmek istiyorlardı. Olay budur. Ama bazı polisler avukatları ve aileleri darp etti. İtip kaktılar. Sivil polisler aileler suçluymuş gibi kamera görüntüsü almaya çalıştı. Asıl soru Sayın Vali’nin bunlar karşısında ne yapacağıdır? Bir soruşturma açmayı planlıyor mu? Mahkeme salonunun kapısını kilitleyip insanları içerde bir saati aşkın süre mahsur bırakanlar konusunda ne yapacak? Valiliğin asıl görevi orada huzuru ve insanların güvenliğini sağlamaktır. Ailelere ve avukatlara terörist muamelesi yapmak değildir. Açıkçası valilikten beklentim ailelerin acısına saygı duyup ona göre davranmasıydı. Ama öyle olmadı.

Hukuki sürece gelecek olursak. Türkiye’de yargının hali hakikaten içler acısı. Dava kaplumbağa hızıyla ilerledi. Kazadan bir yıl sonra ilk duruşma yapılabildi. İnsanlar adalet beklerken mahkemenin kendilerini bile ikna etmeyen bir gerekçeyle çekilmesi, kazadan bu yana kapanmayan yaralara tuz bastı. Zaten Bakanlık yetkilileri ve TCDD’nin üst yönetiminde olanlar hakkında kovuşturmaya yer olmadığı kararının verilmesi insanların canını iyice acıtmıştı. Bu son gelişmelerde buna tüy dikti

‘AKP’NİN YARGI REFORMU BİR ŞİRİN GÖZÜKME ÇABASIDIR’

Yurttaşların adalete olan güveninin sarsıldığı bir gerçek. Cumhurbaşkanı Erdoğan bir yargı reformu paketi açıkladı. Adalet Bakanlığı da bu paketin ilk bölümünü geçtiğimiz günlerde Erdoğan’a sundu. Ancak Çorlu tren katliamının hukuki süreci bize gösterdi ki mevcut kanunlar bile uygulanmıyor, deliniyor. Çözüm yeni bir yargı reformumudur? Yoksa iktidarın göstermelik bir hamlesi midir bu paket?

Bence göstermeliktir. Şirin gözükme çabasıdır. Yargıya güvenin neredeyse sıfırlandığı bir ortamda yara bandı işlevi görecektir, başka da bir işe yaramayacaktır. Yargı bağımsızlığı tam olarak sağlanmadığı sürece ne yapılsa nafiledir. Yargıdan her gün skandal bir karar görmek mümkündür. Bazı davalar var ki iddianameleri akıllara zarar. O kadar çok örnek var ki… Mesela Cumhuriyet gazetesi davası, mesela altı yıl sonra açılan Gezi davası. Gazetecilerin yargılandığı davaların hemen hepsi. Yargıyı bir intikam aracı, muhalefeti baskılama aracı olarak görürseniz her şeyin çivisi çıkar. Partizanlaşmış bir yargı tüm ülke için tehlikedir. Yargı reformu diye pazarladıkları şeyin bunu ortadan kaldırması mümkün değildir.

‘BU YÜZDEN ADALET YÜRÜYÜŞÜ YAPTIK’

Çok uzun süredir hukuk garabetlerinin yaşandığı zincirleme olaylar ve davalar görüyoruz. Bırakın adil yargılanmayı, adliyeler yurttaşlar için can güvenliğinin olmadığı yerler haline geldi. Buna Soma davası, 3. Havalimanı işçilerinin davası ve 3 Temmuz’da da gördüğümüz üzere Çorlu tren katliamı davası örnek gösterilebilir. Yargının bir iktidar organı gibi çalışması, yurttaşların adalete olan güveninin yerine bizzat can güvenliği endişesinin yerleşmesi… Bu sürdürülebilir mi?

Sürdürülemez tabii ki. Bu ülkenin en acil ihtiyaçlarından birisi adalettir. Adalete güven yoksa, hukuk işlemiyorsa, işleyince de nalıncı keseri gibi işliyorsa o sistemden hayır gelmez. Tek çözümü de yargı bağımsızlığını sağlamaktır. Bir yargıç ‘yarın ne olurum’, ‘beni de herhangi bir şeyle suçlayıp içeri atar bunlar’ diye düşünürse, korkuyla yaşarsa adalet dağıtamaz. Nitekim yargıya güven, tarihinin en dip noktasında. Modern devletlerin varlık sebeplerinden birisidir adalet. Böyle bir yargı yaratarak devlet kendini reddetmektedir. Yargıçların muktedirler karşısında el pençe divan durdukları, önlerini ilikledikleri bir sistemin adalet dağıtabileceğine, hukuku uygulayabileceğini düşünmüyorum açıkçası.

Bu yüzden biz ısrarla kuvvetler ayrılığı diyoruz. Bu yüzden adalet yürüyüşü yaptık, bu yüzden “hak, hukuk, adalet” dedik.

‘ERDOĞAN SAVCI MI Kİ SÜRECİ TAKİP EDECEKMİŞ’

Katliamdan sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan, katliamda yaşamını yitiren 9 yaşındaki Oğuz Arda Sel’in dedesi Necmettin Sel’i arıyor ve sorumluların cezalandırılması için elinden gelen her şeyi yapacağını söylüyor. Biliyorsunuz bir baba var; ismi Şaban Vatan. Bu babanın kızı 11 yaşındaki Rabia Naz şüpheli şekilde hayatını kaybetti. Baba Şaban Vatan kapı kapı, sokak sokak geziyor ve kızının öldürüldüğünü yetkili kurumlara inandırmaya çalışıyor.  Bir süre önce gazeteci İsmail Küçükkaya aktardı; Erdoğan’a yakın bir isim Şaban Vatan’la görüşmüş ve kendisine Erdoğan’ın durumdan haberdar olmadığını fakat haberdar edildiğinde mutlaka bu süreci takip edeceğini söylemiş. Şimdi neresinden tutarsanız tutun facia bir durum ama şunu sormak istiyorum: Yargının harekete geçmesi için Erdoğan’ın girişimde bulunması mı gerekiyor? Ya da buna ne denir, talimat mı vermesi gerekiyor?

Talimatla hareket eden yargıdan kimseye hayır gelmez. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Eğer bir hakim talimatla hareket ediyorsa orada hukuk devleti yoktur, kabile devleti vardır. Rabia Naz olayına gelirsek, sağır sultanın duyduğunu Erdoğan mı duymamış? Bunlar kamuoyunu aldatmaya yönelik söylemler. Ayrıca Erdoğan savcı mı süreci takip edecekmiş? Oradaki savcı bu talimat olmazsa işini mi yapmayacakmış? Yargı baskıyla, yönlendirmeyle, talimatla hareket ederse -ki öyle oluyor- sistem çürümüş demektir. Bir hukuk devletinde kimsenin talimatına ihtiyaç yoktur. Kurallar bellidir. Suçlu kimse, iktidara yakın da olsa gözünün yaşına bakılmaz. Ama bu hukuk devletinde böyledir. Hukuk devletinde ne hakime, ne YSK’ya kimse talimat veremez.

‘HALK AKP’YE ÇOK TEPKİLİ’

Tüm bunların sonucu olarak, ülkenin her yerinden bir adalet çığlığı yükseliyor. Soma, Çorlu, Şule Çet, Rabia Naz, Perşembe günü yargının karar verdiği Aladağ… AKP’nin tek adam rejimine giderken ilmek ilmek ördüğü bu ortam, bu rejimin karakteri oldu diyebilir miyiz? Bu rejimin sürmesi mümkün görünüyor mu?

Sürmesi mümkün değil. AKP ve uyguladığı otoriter yönetimin miadı doldu. Artık çok ciddi bir gerileyiş sürecindeler. Halkın hem ekonomik, hem demokrasi ve özgürlükler alanındaki beklentilerini karşılamaktan çok uzaklar. Halk kendisine giydirilen bu deli gömleğini yırtacaktır emin olun. Geçtiğimiz yerel seçimler bunun işaret fişeğidir. Yerel seçim sürecinde İstanbul’da mahalle mahalle çalıştım. Orada da gördüm, başka yerlerde de görüyorum. Halk artık çok tepkili. Değişim istiyor ve bu isteğini tüm baskılara rağmen dile getiriyor. Tabii şunu da ortaya koymak lazım. AKP iktidarı kaybetmemek için baskıyı, ayrıştırma politikalarını ve otoriterliğini artıracaktır. Ama umut var, direnç var, demokrasiye inancımız var. Göreceksiniz yakında her şey çok daha güzel olacak. O zaman adalet de, özgürlükler de, demokrasi de olması gerektiği gibi olacak.

‘BUNLARIN YAPTIĞI ÖZELLEŞTİRME BİLE DEĞİL’

Demiryollarındaki özelleştirme fikri 24 Ocak Kararları doğrultusunda 12 Eylül’ün ardından ortaya atılmıştı fakat bu özelleştirmeler AKP tarafından hayata geçirildi, birçok alanda olduğu gibi… Özelleştirme, demiryollarını piyasaya açmak demek. Piyasaya açmak ise bu alanı kar kapısına çevirmek demek. Ulaşımı kar hırsına teslim etmek, ihmallerin önünü açmak değil midir? Ulaşım temel hak, siz de bir hekimsiniz; sağlık da böyle. Demiryolları özelinden yola çıkarak, özelleştirmeler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Özelleştirme dediğimiz neoliberal uygulamalar başlı başına yıkıcıdır zaten ama bunların yaptığı özelleştirme bile değil. Bu yapılanlar mirasyedilik. Halkın birikimlerini, gelecek kuşakların hakkını peşkeş çekmek, gasp etmek. Yılların birikimiyle oluşturulmuş değerleri yalnızca iktisadi kuruluşlar olarak görmek büyük yanlıştır. Bunlar bir halkın kendini ispatıdır, aynı zamanda ülkenin teminatıdır. Sosyal adaleti, dayanışmayı sağlayan kurumlarıdır. 70 milyar dolarlık özelleştirme yapıldı yanlış hatırlamıyorsam. Nerede bu paralar. Yeni fabrika mı açtılar, yeni istihdam alanları mı yarattılar. Hayır. Yandaş basın yaratmaya harcandı paralar. Eşe dosta dağıtıldı. Sarayların yapımına harcandı. Açıkçası har vurup harman savurdukları değerlerle ülkeyi ciddi bir açmaza sürüklediler.

‘AKP İSTİYOR Kİ KİMSE SES ÇIKARMASIN’

Bir de meslek odaları konusu var. AKP, meslek odalarına düşmanca bir yaklaşım geliştirdi ve meslek odaları kamu hizmetlerinin tasfiyesiyle bu alanlardan da tasfiye edildi. Demiryolları bu konuda en çarpıcı örneklerden biri. Meslek odalarının tasfiyesi, demiryollarındaki denetimi de ortadan kaldırdı. Ve sıralanan ihmaller… Dünyanın en güvenli ulaşımında sadece 2018’de en az 34 yurttaşımız hayatını kaybetti, yüzlerce yurttaşımız yaralandı ve başka faciaların da eşiğinden dönüldü. Demiryollarının denetimi nasıl olmalı?

AKP istiyor ki meslek odaları, sivil toplum kuruluşları hukuksuzluklara, keyfi yönetime sesini çıkarmasın. Hatta alkış tutsun. Yandaş olsun. Bu yapılmayınca da bu kuruluşları kriminalize ediyor. Terörle suçluyor. Hatırlarsınız, “taraf olmayan bertaraf olur” demişti. Taraf dediği de kendi tarafı. “Haddinizi bileceksiniz” diye kükremesi de bundan. Oysa hem meslek odalarının hem STK’ların kamuyu bilgilendirme görevi var. Kendi doğrularını gösterecek elbette. Yanlışları ortaya koyacak. Üstelik herkesin hakkı olan özgürlükleri de, demokrasiyi de, barışı da savunacaklar. Ne yapsın yani Çevre Mühendisleri Odası, “Doğa katliamını durdurun” demesin mi? Ya da Tabipler Odası, “Herkes için ücretsiz erişilebilir sağlık” demesin mi? Bunları deyince haddini bilmiyormuş. Elbette adalet de diyecekler, insan hakları da, hukuk da. Demeleri gerek. AKP, ‘ben yaptım oldu’ mantığıyla devlet yönetiyor. Bunu denetlemesi gereken sivil toplum organları da meslek odaları, sendikalar, sivil toplum örgütleridir. AKP’nin demokrasi anlayışı sığ olduğundan bunu algılayamıyor. Bu yüzden tasfiye etmeye çalışıyor.

Demiryollarının denetimi muhakkak uluslararası standartlara uygun olarak meslek odalarının da katılımıyla yapılmalıdır. Yalnızca demiryolları değil, kamunun tüm uygulamalarında bu olmalıdır. Üstelik öyle göstermelik de olmamalıdır bu.

‘ÇORLU TREN KATLİAMI İKTİDARIN SORUMLULUĞU OLARAK TARİHE GEÇECEK’

Peki son sorum; Çorlu tren katliamında yaşananlar referans alındığında, yıllar sonra bu katliam ve Türkiye’nin içinde bulunduğu bugünkü durum nasıl anılacak sizce?

Hangi alana bakarsanız bakın bugünler gelecekte hayırla yâd edilmeyecek. Çorlu tren katliamı iktidarın sorumluluğu olarak tarihe geçecek. Çünkü gerçek bu. Öte yandan bu günler hukuksuzluk çağı, özgürlüklerin yok sayıldığı bir zaman dilimi olarak hatırlanacak. Bugünlerde iktidarın dümen suyunda hareket edenler, yarın insanların yüzüne bakamayacak. Bugün ezilenler, ötekileştirilenler, iftiralara uğrayanlar, hapislere atılanlar ise mücadele etmiş olmanın, bu karanlığa direnmiş olmanın onurunu taşıyacaklar.