ÇEVİRİ | Modern zamanların feodalizmi, dijital kapitalizm



16-10-2020 12:28

Yazar: Romaric Godin

Çeviren: Hazal Destina Alarcın

Büyük dijital şirketler hakkındaki yazıların, belgesellerin ve kurguların hepsi birer lejyondur. Bazıları, uluslaşmanın çok da eski olmayan saflığıyla doludur ve yaşananlara hala bu perspektiften cevaplar üretmektedir, ancak bu durum zaman ilerledikçe giderek daha fazla eleştirel bir hal almaya başlamıştır. Bu eleştiri yazılarında, GAFAM'ın (Google, Apple, Facebook, Amazon ve Microsoft) tekelci yönü veya yöntemlerinin istilacı doğası vurgulanmaktadır fakat öfke ve suçlamanın ötesine nadiren geçmektedir. 

Bu web devlerinin günlük hayatımızdaki gerçek rolünü kavramak için, toplumlarla aralarındaki ilişkilerin iç dinamiklerini anlayarak çağdaş kapitalizmdeki rollerinin fark edilmesi gerekmektedir. Başka bir deyişle, anlamamız gereken dijital teknolojinin ekonomi politiğidir: Sosyal organizasyonların merkezi haline gelen bu aracın arkasındaki itici güçleri neler oluşmaktadır?

Bu tartışma, iktisatçı Cédric Durand tarafından eylül ayının sonlarında yayınladığı Tekno-feodalizm çalışmasında zekice başlatıldı. Durand yayınında dijital ekonominin işleyişini, öngördüğü sosyal ilişkilere ışık tutacak şekilde ayrıntılı inceliyor. Yazara göre, tanımladığı ilişkiler geçmişin feodal ekonomileriyle derinlemesine bağlar içermektedir.

Yazar, bir yandan kapitalizmin tarihsel evrimi, diğer yandan da dijital ekonominin doğası fikirlerinin birleştirildiği geniş bir düşünce yapısına sahip. Tekno-feodalizm hipotezinin inşasına izin veren bu ikili analiz, dijitalleşmenin modern ve medeni kapitalizmin zirvesini temsil etmekten uzakta olduğunu hatta tam aksine "büyük bir gerileme" içerisinde bulunduğunu belirtmektedir. Bu gerilemenin kaynakları ise 1990-2000 yıllarında hüküm süren neoliberal ideolojide bulunabilmektedir. Yirmi yıldır iş başında olan neoliberal hareket, bahsedilen gerilemenin güçlenerek hızlanmasını mümkün kılmıştır.

“Silikon Vadisi Anlaşması” ile ortaya atılan kapitalizmin daha verimli hale getirileceği vaadi 1980'lerde yapılan Washington Anlaşması’nı yeniden canlandırmıştır. Silikon Vadisi Anlaşması, Washington Anlaşması'yla aynı talepleri formüle etmektedir: Devletin başkentin hizmetine sunulması, işgücü ve piyasa esnekliğinin "yapısal reformları" ve finansallaşma. Bütün bunlar, kapitalizmin gücüne olan güvenin yeniden sağlanmasını amaçlayan 1970'lerin ütopik temalarıyla sarmalanmış durumdadır. Bu yeniden canlanmanın aracı olarak görülen "yaratıcı yıkım" ısrarı da buradan gelmektedir.

Cédric Durand, bu Kaliforniya ideolojisinin pratikte gerçekleştirilmesiyle Silikon Vadisi’nin beş kurucu efsanesinin ortadan kaldırıldığını söylüyor. Duran’a göre ilk olarak, start-up tarafından yeniden canlandırma fikri, başkalarının projelerine el konulması için doymak bilmez bir iştah haline dönüşen bir cüretkarlık sonucunda dev tekellere yol açtı. 1980'lerin teknolojik değişimiyle bağlantılı rekabetçiliğin canlanması düşüncesi bu nedenle kısa sürdü. Daha sonra, iş yerlerinde özerklik hayali, daha sıkı bir şekilde genelleştirilmiş kontrole ve bu şekilde büyüyen firmaların siyasi gücünün kuvvetlenmesine dönüştü.

Vadedilen açıklık ve hareketlilik kültürü, dijital büyümeden yararlanan ve ihmal edilen alanlar arasında oluşmuş kutuplaşmada sıkışıp kaldı. Bütün tartışmalara rağmen, dijital toplum var olmak için birkaç şehir merkezinde olmayı dayattı ancak Silikon Vadilerinin çoğaltılabileceği fikri, net bir dille reddedildi: "Silikon Vadisi adalarının hayatta kalması için Silikon Vadisi olmayan bir okyanusa ihtiyaç var”. Dolayısıyla, sosyal ve coğrafi eşitsizlikler bir fikir birliği ile göz ardı edilmeye devam edildiler.

Dördüncü vaat olarak sunulan "paylaşılan refah" da "yeniliklere" rağmen üretkenliğin kazanımlarının olağanlaşan tükenmesi nedeniyle gerçekleşemedi.

Silikon Vadisi ideolojisinin son efsanesi olan “devletin çöküşü” ise incelemede ele alınmıyor. Dijital firmalar her zaman kamu araştırmalarına ihtiyaç duydu ve duymaya da devam ediyor. Özetle, vadedilenlerin hiçbiri bu düşünce sisteminde gerçekleşmedi.

Neden? İşte bunu anlamak için Cédric Durand, "dijital egemenliğin" doğasını araştırıyor. Her şey, dijital ekonomideki tüm oyuncular için ortak olan bir iş modeliyle başlar: Verilerin kullanımı ve daha fazla veri elde edildikçe hassaslaşan algoritmaların işlenmesi. Asıl işi ne olursa olsun, siber alemi fethetme stratejilerinin hepsi günümüzde aynı amaca sahip: Verilerin gözlemlenmesi ve toplanması amacıyla var edilmiş tüm araçların kontrolünün insanın elinden alınması.

Algoritmik yönetim, öngörülebilir olanı kalıcı olarak üretmeyi amaçlar ve bunu yapmak için bireyi "kimsenin kaçamayacağı bir dünyada" kuşatır. Bu noktada Shoshana Zuboff'un "gözetim kapitalizmi" fikriyle kesişiyoruz ancak Cédric Durand bu fikri bir adım daha ileri taşıyor: “Ele geçirilmek istenen şey, temelde verinin kendisi değil, onun sosyal gücüdür.” Başka bir deyişle, sahip olunan veriler sadece okunmuyor; yeni "hizmetler", yeni ürünler ve yeni bağımlılıklar yaratılmasında kullanılıyor.

Kolektif gücün kullanılmasını mümkün kılan da bu fenomendir. Ancak tam burada feodalizm sorunuyla karşılaşmaktayız. Dijital platformlar, yalnızca verilerle dolu dijital alanlarında yaşadıkları için değil, aynı zamanda hizmetler üzerinde bir yaptırım uygulayabildikleri için (bunlar da tam olarak bu sosyal gücün sonucudur) kıymetli hale gelmektedirler.

Cédric Durand, "Bu şirketlerin bize sattıkları hizmetler, kolektif gücümüzü her birimize uyarlanmış bilgilere geri döndürmek ve bu şekilde varlığımızı kendilerine bağlamaktan ibarettir" diye özetlemektedir.

Tekno-feodalizmin temel kaynağı, değer yaratabilmekte yatmaktadır. Buradaki anlamın anahtarı ise dijital varlıkların soyutluğudur. Geleneksel toprak veya endüstriyel tekellerinin aksine, "soyut olanın rantı", kârı hızlandırmak için eşi görülmemiş bir kapasiteye dayanmaktadır. Cédric Durand çalışmasında, "entelektüel tekelleşmenin değer elde etmenin en güçlü yolu haline geldiği" dolambaçlı yolları dikkatlice inceliyor. O andan itibarense tekelleşme artık tartışmalı halden çıkarak, modern kapitalizmin işleyiş tarzı haline geliyor.

Yirminci yüzyılın başındaki anti-tröst yasaları gibi düzenlemelerle engellenebilecek basit bir sermaye yoğunlaştırma oyunuyla dijital ekonomi politiğini özetleyemeyiz. Bugün neoliberal iktisatçılar tarafından savunulan bu tez, üretim tarzının doğasında bir değişiklik oluşturan dijital rantın özgüllüğünü görmezden gelmekte, bireyler ve platformlar arasındaki bağımlılık ilişkilerini göz ardı etmektedir.

Elbette, resmi olarak bu hizmetler olmadan da yaşanılabilmektedir ancak bunun için ödenmesi gereken bedel sosyal marjinalleşmedir. Bu nedenle, değer elde etme kapasitesi artık yalnızca ekonomik değil, kişinin "normal" yaşamak için bedelini ödemesi gereken bir yakalama ve avlanma olgusuna dönüşmüştür. Bu kısıtlamanın artık piyasa ile ilgisi yoktur. Yazar bu durumu, "Büyük dijital hizmetler, kaçamayacağımız kalelerdir" şeklinde belirtmiştir.

Kapitalizmin doğal geleceği, özgürlükçülerin hayalini kurduğu "özgür insanlar" toplumuna ulaşmaktan ziyade, feodal bir toplum biçimine geri dönüş olacaktır. Bunun yanında, "doğal olarak" sosyalizme dönüşecek bir duruma da yol açılmayacaktır, çünkü üretimin sosyalleştirilmesi eğilimi tam olarak feodal tipte bir rant haline dönüştürülmeye açıktır.

Bu nedenle Cédric Durand'ın tezi, çelişkileriyle ve üretkenlik kazançlarındaki somut tükenişiyle karşı karşıya kalan kapitalizmin hayatta kalmasının bu rantta bulduğunu anlamayı mümkün kılmaktadır. Ancak dijital rant, feodalizme ait olan bu kapitalizmin doğasını da derinden değiştirecektir. Bu nedenle, start-upların ve girişimciliğinin yenilikçiliğine ilişkin büyüler, kriz halindeki bu üretim tarzından tek olası çıkış yolu olarak görülen kapitalizmin feodalizasyonunun yalnızca hızlandırıcılarıdır.

Eğer kapitalizmin, GAFAM kapitalizmi ile finansal kapitalizm arasındaki karşıtlığa indirgendiğini düşünüyorsak, yeni fikirlerle birlikte başka bir üretim tarzına girdiğimizi kabul etmemiz gerekmektedir.

Modern kapitalizm, yeni oluşan kapitalizme yer açarken rantın doğayı değiştirdiği, devlete bağlı modern feodalizmi anımsatan bir döneme girmesi mümkündür. Bu evrim, dijitalleşmeyle birlikte devletlerin yerini GAFAM'ın alması şeklinde gerçekleşiyor gibi görünmektedir.

Bu değişiklik kaçınılmaz mı? Belki. Ancak, Cédric Durand'ın vardığı sonuçta açtığı başka bir olası gelecek daha mevcuttur. Algoritmaların yönetimi ve "kendi varlığının mülksüzleştirilmesi" ile karşı karşıya kalan insan direnecektir. Yazar bunu şu şekilde dile getirir: "Onu özünden koparma girişimleriyle karşı karşıya kalan insan özüne kaçar." Eğer bu direniş, dijital devlerin aç gözlülüğünün avı haline gelen sosyalleşmenin yeniden ele geçirilmesini sağlayabilirse, sosyalizmin bir biçiminin yolunu açacak “kullanım değeri sibernetiğinin” yeni perspektifleri ortaya çıkacaktır.

16. yüzyıl İngiltere’sinde ve Birleşik Hollanda Cumhuriyeti’nde, köylüler ve tüccarlar, feodalizmin krizi karşısında dünyaya egemen olmak için yavaş yavaş yeni bir üretim tarzı inşa ettiler. Mesele belki de Tekno-feodal seçenekle karşı karşıya kalındığında, kapitalizmin yozlaşmasına duyulan korku dolayısıyla tekrar bu tarih yoluna devam etmekten ibarettir.

Kaynak: mediapart.fr