ÇEVİRİ | Hayır, sosyal medya medeniyeti yok etmiyor

Netflix’in The Social Dilemma adlı filmi sosyal medyanın nasıl siyasal aşırılık yarattığı, çocukları depresyona ve bağımlılığa ittiği ile alakalı korkunç bir hikaye anlatıyor. Ancak (film) bu hastalıkların Facebook ve Snapchat kullanımımızın dışında nedenleri olduğunu ve bu platformlarda gördüğümüz şeyin belki de hasta bir toplumun varlığını resmettiğini ima dahi etmiyor.



21-10-2020 15:06

Yazar : Richard Seymour

Çeviren: Yılmaz Alışkan

Sosyal medya nasıl bir zarar verebilir? İç savaş! Bildiğimiz anlamda medeniyetin sonu! Silikon Vadisinin dönek bilgelerinin vaazları Netflix'in yeni belgeseli The Social Dilemma'da böyle sıralanıyor. Google'ın eski çalışanı Tristian Harris’in bir TED konuşması önermesi olarak söylediği gibi sosyal medya insanlığı “şah-mat’la” tehdit ediyor.

Bütün bunların kulağa ahlaki bir panik gibi geldiğini düşünüyorsanız, çok da yanılıyor sayılmazsınız. Foyası ortaya çıkan şey sözde sorun ile çözümler (veri toplama vergisi, finansal teşvikleri yeniden düzenleme ve yatma saatinden önce cihazları kaldırmak) arasındaki kocaman uçurum. Endişeli ebeveynler, #direniş liberalleri ve #TrumpAsla Cumhuriyetçileri için yapılmış bir belgeselle karşı karşıyayız.

İşte size liberal büyük teknoloji şirketlerinin başındaki dertlerin bir listesi: Uydurma haberler, Rus siber saldırıları, yabancı diktatörler, kötü aktörler”, siyasal kutuplaşma ve depresyona girmiş ergenler. The Social Dilemma, bu bilindik vaazları vermek için, birbiri ardına bezgin platform patronlarını konuk alıyor. Bunu yaparken arka planda da ABD’nin herhangi bir şehrinde, sosyal medya bağımlılığı yüzünden dağılmış varoş bir ailenin hikayesi dramatize ediliyor.

Yapılan bir klişe olsa da, burada üzerine konuşulması gereken bir şeyler var. Ahlaki panik genellikle bütünüyle imal edilmiş bir şey değildir; gerçekliği bükerek oluşmaya meyillidir. Bu belgeselin bu tür tahrif edici terimlerle tarif ettiği endüstri (gelin, sosyal endüstri adını verelim), aldığı bütün eleştirileri hak ediyor.

'MUTLULUK HORMONU VURGUNU' GİBİ Mİ?

Şimdiye kadar, (sosyal) endüstrinin kullanıcıları ve laboratuvar fareleri olarak bizlerin, her tıklaması, ekran kaydırması, gezintisi ve görüntülemesi titizlikle izlenen birer ürün olduğumuzu söyleyen o bilindik haberleri çok gördük. Bu veriler, tarihte görülmemiş bir kesinlikte toplanıyor, bir araya getiriliyor ve piyasada segmentlere ayrılıyor.

Verilerin esas ticari amacı bizi piyasa ilişkisi içinde reklamcılara satmak ve tepkilerimizi en etkili şekilde manipüle etmek. Veriye dayanarak gelecekte nasıl düşüneceğimizi ve hareket edeceğimizi tahmin etme ve manipüle etme, kendi içinde kocaman bir pazara dönüştü: Sosyal psikolog Shoshana Zuboff’un belgeselde değindiği gibi bir ''insan gelecekleri” pazarı.

İşin, belki de pek yaygın olarak anlaşılmayan boyutu, teknoloji tasarımcılarının işverenleri tarafından sistematik şekilde psikolojik ikna konusunda eğitildikleridir. Eğitimin amacı bu bilgiyi daha fazla kullanıcı önerisine açık platformların tasarımında kullanmaktır.

Facebook'un ilk dönem yöneticilerinden ve şu an “vicdani retçi” olan Chamath Palihapitiya’nın Facebook’taki tüm işi kullanıcılar üzerinde sürekli deneyler yapmaktı: platforma bağlı kalmaları ve daha fazla “etkileşime girmeye” yönelmelerini sağlamak üzere, "bilinçli farkındalık radarı" altında işe yarayacak küçük taktikler denemek. Varsayılan (default) ayarlar, sonsuz “kaydırma", "okundu bilgisi" ve başka bir kullanıcının yazmakta olduğuna ilişkin uyarılar, bu tür taktiklerin örnekleridir.

Facebook’un eski patronlarından Sean Parker bu taktiklerin bilerek ve isteyerek insan psikolojisindeki bir zafiyeti” istismar ettiğini iddia ediyor. Bu teknikleri kullanarak bağımlılık makinası yarattılar. Kullanıcı sayıları ve katılım olağanüstü şekilde arttı. Bu endüstri dünyanın en kârlı sektörü haline geldi.

Peki, tekniklerinin neden işe yaradığını biliyorlar mı? Bir teorileri var. Palihapitiya, ''beğenme” sayıları ve parlak kırmızı bildirimler gibi sosyal medya özelliklerinin, ''mutluluk hormonu vurgunu” sayesinde etkileşimi ödüllendirmek için tasarlandığını iddia ediyor. Dr. Anna Lembke, bu Silikon Vadisi dalaveresine bilimsel bir hüküm de ekleyerek şunu savunuyor: ''Sosyal medya bir uyuşturucudur. Diğer insanlarla bağlantı kurmak, bizim için bir biyolojik zorunluluk.”

Evrimsel nitelikteki bu zorunluluk göz önüne alındığında, beğenme ve diğer onaylama işaretlerini gördüğümüzde, beyinlerimizin “ödül kanalları” yanmaya başlıyor ve kendi vurgunumuzu yiyoruz. Ödüller tahmin edilebilir olmaktan ziyade “aralıklı” oldukları için çok daha büyük bir etkiye sahipler. Eylemi ne kadar çok tekrarlar ve ödül alırsak, bağımlı olmayı o kadar çok “öğreniyoruz”.

Bu, eskiden kalma ve itibarını yitirmiş davranışçı mitlere dayanan bir saçmalık. Mutluluk hormonu kimsede vurguna neden olmaz ve insanlar hediyeler ve pekiştirmeler yoluyla bağımlı olmayı “öğrenmezler”. William Brewer'ın davranışçı deneylere dair klasik incelemesi, ödül uyarıcılarının ya da negatif pekiştireçlerin varlığı veya yokluğunun deneklerin, deney yapanların beklediği davranışı öğrenip öğrenmemesinde bir fark yaratmadığını gösterdi.

Ancak herhangi bir testten geçmemiş davranışçı ideoloji, genellikle de en indirgemeci evrimsel psikoloji ile iç içe geçerek bağımlılık araştırmalarına sızmıştı ve dahası bu belgesel, bir “pick-up(*) zanaatkârı” el kitabından çok daha şüpheli evrimsel saçmalıklar içeriyor. Silikon Vadisi’nin yöneticileri, para kazanmanın yeni bir yoluna rast gelen kapitalistler olduklarını kanıtlarcasına bu evrimsel saçmalığı benimsediler. Bu da bize, yaptıkları şey hakkında hiçbir fikirlerinin olmadığını gösteriyor.

Ya bağımlılığın etkileri? The Social Dilemma, burada bize o bilindik ürkütücü istatistik setini sergilemek üzere sosyal psikolog ve aksi bir ortayolcu olan Jonathan Haidt'e başvuruyor. Haidt’e göre, 2011'den bu yana geç dönem ergen kız çocuklarında depresyon ve kaygı %62, intihar ise %75 oranında artış göstermiş. 8-12 yaş arasındaki kız çocukları için aynı başlıklardaki artış oranları %189 ve %151 imiş. Bu istatistikler ABD için, ancak benzer veriler başka yerlerde de ortaya çıkmış.

Pinterest'in eski yönetim kurulu başkanı, Tim Kendall da ''bu servisler insanları öldürüyor” vurgusunu yapıyor. Daha titiz bir belgesel bütün bu konuları daha yakından inceleyebilirdi. Genç kadınlar arasında yükselen depresyon, kaygı, kendi kendine zarar verme ve intihar eğilimlerinin başka nedenleri olabilir mi? Örneğin genç insanların son dönemde hayatları kötüye gitmiş olabilir mi? Başka nedenler de varsa sosyal medyanın rolünü ayrıştırmak mümkün mü? Sosyal medya etkisinin, mevcut toplumsal eğilimleri yalnızca daha belirgin hale getirmek veya arılaştırmak olmadığını nasıl ispatlayabiliriz?

The Social Dilemma, genç kadınların ''Snapchat algı bozukluğu” olarak adlandırılan bir şeyin pençesinde kıvrandıklarına dair bulgulardan bahsediyor. Kimilerinin, vücutlarını, paylaştıkları filtreli görüntülere benzetmek için plastik cerrahların peşinde koştuklarını biliyoruz. Bu hikayeler ise çoğunlukla plastik cerrahların anekdotlarına dayanıyor.

Kendini mükemmelleştirme, “hayatını en iyi şekilde yaşama" türü imgelerin ticaretine dayalı bir “dikkat çekme ekonomisinin”, genç kadınları bedenlerinden daha fazla nefret etmeye teşvik edeceği, sezgisel olarak makul görünüyor. Yine de, birinin Snapchat'te kendisine ait bir imge oluşturması, bu durumu o kişinin estetik ameliyat istediğini göstereceğim diye eğip bükmek ve manipüle etmek, Snapchat'in ameliyat olma arzusunun nedeni olduğu anlamına gelmiyor. Zira, erkeğin arzusu gibi şeyleri karşılamak üzere kadın bedenlerinin endüstriyel dönüşümü, Boomer’ların(**) sosyal medyada olup biten her şeyi suçlamasından daha eskidir.

KİMİN İKTİDARI?

Bir ahlaki panik filmi olan The Social Dilemma'yı yapmak için ortadan kaldırılan ve çarpıtılan şey nedir? Sermaye. Belgesel, sosyal endüstrinin çehreleri ve nasıl çalıştığı hakkında gözünü dört açmış. Harris'in de söylediği gibi sosyal endüstri, ''iktidarın tamamen yeni bir türü”. Sosyal endüstri bizi yalnızca izleyip manipüle etmiyor. Sosyal hayatlarımız platformlarda ne kadar harcanırsa, o ölçüde programlanıyor.

Bilgisayar biliminin tatlı dilli dedesi Jaron Lanier, platformların, sohbet eden çiftlerin konuşmalarını manipüle etmek üzere araya parası ödenen "sinsi bir üçüncü kişi"yi nasıl yerleştirdiklerinden bahsediyor. Ancak yazar Cathy O’Neil, daha da ileri gidiyor ve birbirimizle iletişime girme biçimlerimizi düzenleyen algoritmaların, “kodlar arasına yerleştirilmiş görüşlerden” ibaret olduğunu söylüyor. Peki, bunlar kimin görüşleri? Büyük ölçüde, Kaliforniya’nın kuzeyindeki, daha fazla kâr ve şöhret elde etmeye bayılan zengin beyaz erkeklerin… Bu, solun üzerinde konuşmakta henüz yetersiz kaldığı son derece önemli bir politik mesele.

The Social Dilemma burada iktidarın tehlikede olduğunu vurgulamakta haklı. Hatta, bilgisayarın işlem gücünün üssel büyümesine dehşetle dikkat çekmekte de… İşlem gücünün politik bir güç olduğunun gayet farkında. Ancak olağandışı durum, karşımızdakinin bir sınıf iktidarı olduğunun kimsenin aklına gelmemiş olması. Canlı emeği hedef alan bu en etkili sibernetik saldırıda otomatiğe bağlanmış şey, sermayenin buyruklarıdır.

Filmin imgeleminde sermayenin bulunmaması, çok ilginç ve çarpıcı bazı formülasyonlara yol açıyor. Bize yapay zekanın dünyayı yöneteceği söyleniyor. Örneğin şöyle: ''İnsanlar olarak bu sistem üzerindeki kontrolümüzü neredeyse yitirdik.” Ya da ''insanlığın şah-mat’ı” geldi çattı, deniyor. Bir başka yerde, makinaların, çalışma sistemi ve işlem gücü çok daha yavaş evrimleşen insan doğasına “boyun eğdirdiği” anlatılıyor. Bunlar arasında doğru tınlayan tek şey, yapay zekanın, sermayenin programatik ifadesinden ibaret olduğu gerçeğidir.

The Social Dilemmaya göre böyle programlanmış gerçeklikten ortaya çıkan ve baş edilmesi gereken gerçek politik sorular, sosyal endüstri platformlarının kutuplaşmayı yükseltip fikir birliğini baltalamasıyla ilgili. Buna göre, herkes olguların farklı yönlerini ele alıyor. Google'ın eski yazılım mühendislerinden Guillaume Chaslot, tasarlanması sürecinde katkı sunduğu algoritmaların -Youtube'un sıradakini önerme sistemi gibi- en iyi, insanları kutuplaştırarak çalıştığını anlatıyor. “Aşırılık barındıran” içerikte, kullanıcıların oltaya gelmesine el verişli, sürükleyici bir yan var.

Harris, ''sahte haberin” gerçek olandan altı kat daha hızlı yayıldığına ilişkin bulguların nedenini gerçek sıkıcıdır” şeklinde açıklıyor. Ve bu açıklamanın ardından, hepsi de sosyal medyada alıp yürüyen, bilindik komplo teorileri, ırkçı propaganda, “Düz Dünya" ideolojileri ve katil diktatörlerin faydaları gibi içeriklere dair sosyal medyanın korku hikayeleri sıralanıyor. Ha bir de tabii ki, Rusya demokrasileri istikrarsızlaştırıyor”.

Açıkçası bunların hepsinde gerçeklerin kimi kesitleri mevcut ama asıl sorunu ıskalamamıza neden olan bir döngü yaratıyorlar. Belgeselin gerçekten cevaplandırması gereken, bizi komplo teorileri ve benzeri saçmalıklarlara aşırı bağımlı hale getiren şeyin ne olduğu. Eğer YouTube ve Facebook, aşırı sağın bilgi-eğlence sistemini teşvik ediyor görünüyorsa, bu bize algoritmalardan ziyade sosyal endüstriden kâr elde eden topluluklar hakkında daha çok şey anlatıyor olabilir. Mark Zuckerberg, Holocaust inkarından kâr elde ederken oldukça ahlak dışı olabilir ama hiç kimse onun gerçekte bu inkârı teşvik etmeye çalıştığını tartışmıyor.

Belki daha zarar verici olan, olgular üzerindeki ''kutuplaşma” ve anlaşmazlığın politik bir sorun olduğu iddiasıdır. Kültürel kutuplaşmanın gelgeç ama bir o kadar yorucu biçimlerine sosyal medya neden olmasa da, bunların o mecrada ivmelendiği açıkça görülüyor. Çevrimiçi kültürel savaşlar, gericiliği destekleme eğilimine sahip. Ancak belgeselin endişelendiği şey bu değil. Onun derdi, çocukların çevrimiçi baloncuklarla beyinlerinin yıkanması ve polis tarafından tutuklanan çeşitli ''aşırılıkçılar”ın varlığı.

Bunun ötesinde, Harris'in de ısrarla vurguladığı gibi, endişe edilen şey artık gerçek üzerinde dahi anlaşamamız. Ama hani demokrasilerde olgular üzerinde bazı görüş ayrılıklarının olması normaldi? Ve belki de kutuplaşma, TikTok tarafından Bernie'yi (Sanders) desteklemek için beyinleri yıkanmış çocuklardan ziyade, yurttaşlığa ilişkin gerçek meselelerin tetiklediği yenilenmiş bir demokratik katılımın varlığını kanıtlıyordur. Bekleneceği üzere, tam da bu noktada belgeselin politik kahramanları Jeff Flake ile Marco Rubio oluveriyor ve her ikisine de uygarlığın çöküşünü lanetlerken parlayacakları o anlar bahşediliyor.

DAYANAKSIZ ÇÖZÜMLER

Bununla birlikte, QAnon’dan(***) silahlı milislere kadar, ABD’nin son dönemde yaşadığı tüm kaosa ilişkin, sosyal endüstri bu kadar rahat suçlanabiliyorsa, Kendall’ın sosyal medyanın şu anki işleyişinin kısa vadeli sonuçlarından birinin “iç savaş” olduğu şeklindeki iddiası da mantıklıdır. Lanier daha da ileri gidiyor ve eğer bununla şu an baş edemezsek, iklim değişikliği sorununu çözemeyeceğimizi, uygarlığın yok olacağını ve “hayatta kalamayacağımızı” öngörüyor.

Öyleyse The Social Dilemmanın türettiği çözümler de zırvalıktan öteye gidemiyor. Zira bize mali teşvikleri -örneğin veri toplama vergileriyle- yeniden düzenlememiz, yatmadan önce yatak odasında hiçbir cihaz bulundurmamamız ve hiçbir şekilde ''önerilen videolara” tıklamamamız gerektiğini söylüyor. Eski yöneticilerden biri ise omuz silkerek, işi yapılabilecek çok az şey kaldığını söylemeye kadar vardırıyor: ''Çünkü cin şişeden çıktı.”  Türlü türlü iş modellerine dair hoş gevezelikler yaparak konuşan suratlar içinde, bir tek Zuboff, “insanın gelecekleri” hakkında oluşan veri pazarının lağvedilmesi gerektiğini söyleyerek sorunun esas ölçeğine yaklaşıyor.

Bu itirazın duygusal özü, belki de en iyi, Lanier'in iddiasında ifadesini buluyor: Her şey daha iyiye doğru değiştiğinde, bunun nedeni birinin "Bu aptalca, daha iyisini yapabiliriz" demesidir. Bu bitmek bilmeyen efsanenin, köleliğin yok edilmesinden kadınların oy hakkını kazanmasına kadar, tarihteki büyük özgürleşme anlarını müjdeleyen bir fikir olduğuna gerçekten inanmak oldukça zor. Yine de Lanier'in de söylediği gibi o aslında Google, Facebook, Pinterest, Instagram, TikTok, YouTube, Twitter ve Snapchat'e zarar vermek istemiyor. Bu onun dünyası.

Konukların pek azı, kusurlu bir "iş modeli" olarak gördükleri şeyi düzeltmekten başka bir şey yapmak istiyor. İyi de, bu şirketlerin ''daha iyisini” yapabileceğinin kanıtı nedir? Onlar yaptıkları işte son derece iyiler. Belgesel, bu endüstrinin dünyanın nasıl en kârlı ve politik olarak öne çıkan sektörü haline geldiğini tekrar tekrar vurguluyor. Evet o hızla evrilen bir endüstri var ve laboratuvar denekleriyle oynamak için yeni yollar öğreniyor. ''Mali teşviklerin uyarlanması” onların neden gerçekten cesaretini kırsın ki?

The Social Dilemma, mümkün olmayan bir kurtuluş vaazıyla sonlanan, içi boş bir korku hikayesi. Korkunun ne kadarının makineden ziyade toplumdan kaynaklandığını soracak titizlik ve incelikten yoksun. Bunun nedeni, akışı, sosyal endüstrinin Donald Trump ve sağ (ideoloji) ile kurduğu muazzam kârlı ittifaktan zarar gören liberallerin yönetiyor olması. Ve bütün bunlar, Barack Obama ve Hillary Clinton’ın Silikon Vadisi’nin gönlünü hoş tutmalarından sonra oluyor. Bu, solun bu alandaki kavgada kesinlikle yavaş kaldığını gösteriyor.

Siber marksist Nick Dyer-Witheford bir keresinde bütün programların politik programlar olduğunu söylemişti. Peki, sosyal endüstri için oluşturulan komünist program nerede?

*Pickup artists: Amacı kadınları baştan çıkarma ve cinsel başarı olan erkek topluluğu.

** Boomer kuşağı: 1946-1964 yılları arasında doğanlar için kullanılan bir terim.

*** QAnon: ABD’de, aşırı sağcı bir komplo teorisi oluşumu.

Kaynak: Jacobin