Çeviri | Burjuvazi demokrasiye inanmıyor

"Kapitalist rejimlerde, demokrasiye ancak yöneten sınıfı ve onların iktidarlarını tehdit etmediği müddetçe izin verilir. Bu çizgi aşıldığında, demokratik görüntü hızlıca yerle bir olur."



05-09-2020 01:23

Daniel Finn | Çeviri: Metehan Akman 

 

2020 yılında korku, gerçek olarak hislerimizi tarif eden duygu. Hindistan’dan Brezilya’ya, Macaristan’dan ABD’ye siyasi gelişmeler ışığında birçok insan, demokratik hak ve özgürlükleri tümüyle yok edecek yeni bir otoriter sağ yükselişi görüyor.

Bu ülkelerin Faşist İtalya ya da Nazi Almanyası deneyimlerini tekrarlaması pek olası değil, çünkü bunların yeniden geçerli bir model olabilmesi için dünyada çok fazla şey değişti.

Günümüzde, “X faşist mi,” diye sormaktansa, yeni politik trendlere farklı bir açıdan bakmak daha yararlı olacaktır. Örneğin herhangi bir radikal sağcı hükümet, demokrasinin formel sınırlarını bir kenara atıp dört başı mamur bir otoriter rejim kuracak mı? Cevap olumsuzsa, bu tip hükümetler, yıkamadıkları birtakım sınırlar içerisinde kalırken aynı zamanda ne kadar baskıcı olabilirler?

Bu sorular geçtiğimiz on yılda daha büyük önem kazandı. Avrupa’da faşizm sonrası sağ hareket, kendisini sınırlayan zincirleri kırdı. Aşırı milliyetçiler, Macaristan’da ve Polonya’da seçim yoluyla iktidara geldi. İtalya’da ve Avusturya’da aşırı sağ partiler hükümet içindeler ve örneğin yirmi yıl önce Avusturya’da Jörg Haider’in Özgürlük Partisi’nin içinde bulunduğu ömrü kısa süren koalisyonun komşu ülkelerden gördüğü tepkileri görmüyorlar.

Marine Le Pen 2017 Fransa başkanlık seçiminin ikinci turuna ulaştığında, babası Jean- Marie’nin izinden gidiyordu; ancak durum bu sefer olmayacak bir rastlantı değil, önceden öngörülen bir sonuçtu. İtalyan Matteo Salvini’nin yeni hükümetin başına geçebilmesi için gerekli olan yalnızca ufak bir siyasi kayma, zira kendisinin Kuzey Birliği Partisi 2019 yılı boyunca anketleri önde götürdü.

Bunlar olurken, merkez sağdaki partiler bir zamanlar kabul edilmesi söz konusu dahi olmayan birtakım fikirleri sahiplenir hale geldi. Bu yüzden artık Britanyalı muhafazakarları ya da İspanya’nın Halk Partisi’ni “merkez sağ” olarak tanımlamak pek anlamlı değil. Sağa kaymanın en vurucu örneği, şüphesiz ki Atlantik’in diğer ucunda, Donald Trump’ın popülist sağa kol kanat gerdiği Beyaz Saray’da bulunuyor.

Bu örneklerin hiçbiri bir otoriter rejimin geleneksel görüntüsüne uymuyor. Söz konusu hareketler seçimlerde yarışmak zorundaydı. Otoriter yolda en ileri gitmiş olan Macaristan’da bile, çoğulculuğu ayaklar altına alan kısıtlamalara rağmen, muhalefet partileri ve medya hala işleyebilir halde. Dünya’nın diğer bölgelerinde, Hindistan’daki Narendra Modi ve Brezilya’da Jair Bolsonaro gibi sağ siyasetin güçlü figürleri, planlarını ilerletebilmek için temsili demokrasi çerçevesinde hareket ettiler. Demokratik değerlere olan düşmanlıklarını gizlemeyen Modi’yi ya da Bolsonaro’yu tek partili bir sistemin başında hayal etmek zor olmasa da hiçbir radikal sağcı, dönüşü olmayan noktayı henüz geçmedi.

 

Demokratik Kabuk

Ralph Miliband, Marksizm ve Politika kitabında şöyle bir uyarıda bulunuyor:

Burjuva demokratik rejimlerle otoriter rejimler arasındaki farkı önemsizleştiren bir Marksist eğilim var. Demokratik rejimlerin de şu ya da bu ölçüde baskıcı sınıf iktidarları olduğu görüşüne dayanarak—ki bu görüş son derece haklıdır—demokratik rejimlerle gerçek anlamda otoriter rejimlerin ayrım noktalarının büyük önem taşımadığı veya “niteliksel olarak” önemli olmadığı gibi tehlikeli ve yanlış sonuçlara varmak Marksistler için her zaman oldukça kolay olmuştur.

Miliband’ın yazdıkları geçerliliğini yitirmedi. Ancak bununlar birlikte, içini tümden boşaltsalar da liberal demokrasinin formel kabuğunu koruyan kapitalist yönetimlerin doğasındaki niteliksel değişimleri gözden kaçırmak gibi bir tehlike de mevcut.

Bu kabuğu korumak için var olan sebepler, geçmişe kıyasla bugün çok daha fazla. İki dünya savaşı arasında Avrupa’da faşist liderler liberal demokrasiyi açıkça tarihin çöplüğüne gitmesi gereken, iflas etmiş bir sistem ilan etmişlerdi. Soğuk Savaş döneminde iki taraf da demokratik idealleri dile getirmiş, ancak Doğu Bloğu çok partili sistemi açıkça reddetmiş, ABD ise otokratik liderlerin on yıllar boyu iktidarı elinde tuttuğu Zaire ve Endonezya gibi ülkeleri desteklemişti.

Bu türden rejimler artık revaçta değil. Teokratik bir devlet olan İran’da bile ruhban sınıfı tarafından denetlenen seçilmiş parlamento ve başkanlık ile bir tür temsili demokrasi mevcut. Arap karşı devrimi, Augusto Pinochet veya Suharto benzeri en azından bir despotu iktidara taşıdı: Mısır’ın asker yöneticisi, Abdel Fattah el-Sisi. Ancak ABD’nin etki alanında tercih edilen model, halkın taleplerini ve katılımını sıkı sıkıya kısıtlayan fakat biçimsel olarak demokrasiyi koruyan rejimler. Latin Amerika’daki son gelişmeler, koşullara bağlı olarak bu kısıtlamaların ne kadar ileri gidebileceğini göstermekte.

 

“İlliberal” Demokrasi

Fareed Zakaria, 1997’de Foreign Affairs için yazdığı bir yazıda “illiberal demokrasi” kavramını popüler hale getirmiştir. Kendisi, çoğunluk yönetimlerinde sınırlamaların zorunluluğunu vurgularken—ABD Senatosu’nu “Lordlar Kamarası haricinde dünyadaki temsil gücü en düşük üst meclisi” diyerek överken—yargının bağımsızlığına odaklanmıştır: “’Batı modeli demokrasi’ kitlesel seçimlerle değil, tarafsız yargı ile simgelenmektedir”.

Şaşırtıcı olmayan biçimde, Zakaria aslında kapitalizm ve demokrasinin karşı karşıya gelebileceğinin ipucunu vermişti: “Elli yıl önce, politikacılar, endüstri kollarının kamulaştırılması gibi zamanın desteklenen ekonomik doktrinlerini hayata geçirebilmek için olağanüstü iktidar gücüne ihtiyaç duymuşlardı. Bugünün politikacıları ise benzeri yetkileri aynı ekonomik alanları özelleştirmek için istiyor”. Fakat Zakaria’nın ortaya koyduğu “Illiberal demokrasi” tanımı, programları Washington tarafından kabul edilemez olarak görülen Hugo Chavez ve Evo Morales gibi demokratik yollarla seçilmiş halkçı liderleri yaftalamak için de kolaylıkla kullanılabilir.

Yirmi yıl kadar sonra, büyük ekonomik çöküntünün ve bunun politik sonuçlarının ışığında, Zakaria kapitalist sisteme içkin temel yanlışları hala tespit edememiş olsa da sistemin faydalarının sınırlarını kabul etti: “Bazen kendi kendime şöyle düşünüyorum: Eğer üniversite müfredatı tamamen piyasa güçleri tarafından belirlenseydi, bu iyi bir şey mi olurdu?

Sanıyorum ki olmazdı”.

“Illiberal demokrasi” kavramı bugün yeniden tartışılıp ABD’ye bağlı Latin Amerika devletleri için haklı bir biçimde kullanılabilir. Mevcut koşullarda özgürlük karşıtlığının kaynağı “aşırı demokrasi” ya da halk desteği değil, tam da Zakaria’nın olumladığı “denetim ve denge mekanizmaları”—örneğin “tarafsız yargı”dır. 2009 yılında Manuel Zelaya’ya karşı yapılan askeri darbenin temel destekçisi Honduras Yüksek Mahkemesi’ydi. Brezilyalı yargıç Sergio Moro “yolsuzluk karşıtı” mücadelesini İşçi Partisi karşıtı partizan bir mücadeleye dönüştürerek Jair Bolsonaro’nun seçim zaferinin yolunu açtı. Moro daha sonra Bolsonaro’nun kabinesinde görev aldı.

Antidemokratik rejim değişikliğinin yeni yolu budur. Bu sözde yasal müdahaleler, eski moda bir darbeye göre uluslararası medyaya daha sunulabilir hamleler olsa da sonuçları aynı: seçimle belirlenmeyen ve herhangi bir direnişe karşı polis gücünü elinde tutan güç merkezleri tarafından programını gerçekleştirmesi engellenen ilerici hükümetler.

Evo Morales’in görevinden uzaklaştırılması bu konunun bir başka örneğidir: temeli olmayan seçim hilesi suçlamaları askeri müdahaleyi aklayacak kadar uzun süre gündemde tutuldu, bunu iktidarın “geçici olarak” sağcı politikacılara devredilmesi izledi. Bolivya’da bu sürecin sonunda gerçekleşecek olan seçimler, Honduras’ta olduğu gibi hileli olabilir ya da Brezilya başkanlık seçimindeki gibi ancak sıkı kısıtlamalar sayesinde dürüstçe gerçekleşebilir. Her biçimde, sağcı oligarşi, tek bir oy dahi kullanılmadan önce sonucu belirlemek için her şeyi yapacaktır.

Kolombiya, demokratik bir görüntünün ardında ne kadar baskının uygulanabileceğini gösteren bir başka örnek. Çoğu komşusunun aksine, Kolombiya’nın geçmişinde askeri yönetimler büyük bir yer tutmuyor, geleneksel olarak iktidar sivil başkanlar arasında düzenli

olarak değişiyor. Ancak bu model, Kolombiya soluna karşı gerçekleşen acımasız terörle bir bütün olarak işliyor ve bu terörün kurbanlarının sayısı Pinochet Şili’si ya da Jorge Rafael Videla’nın Arjantini’ndekileri fazlasıyla aşıyor. Devlet burada karşıtlarını sindirme işini paramiliter ölüm taburlarına devretmiştir. Bunu yaparak devlet çetelere geniş ölçekli askeri yardım sağlarken, Washington’daki destekçilerinin devleti aklayabileceği zemini de sunmuş oluyor.

 

Sıfır Tolerans

Latin Amerika, Soğuk Savaş’ın bitişinden beri kapitalist demokrasinin sınırlarını zorluyor. Samuel Huntington gibi yazarlar tarafından yüceltilen üçüncü sözde demokratikleşme süreci, ekonomi politikaları hakkında bir fikir birliğine dayanıyordu: kapitalizm tek geçerli sistem olmuş ve tüm kapitalist ülkeler aynı neoliberal birikim modeli (Washington Konsensüsü) etrafında yeniden yapılanıyorlardı.

Latin Amerika’daki solcu hükümetler zafer sonrası rehaveti bozdu. Brezilya’daki İşçi Partisi hükümetleri batı karşıtı çevreler tarafından hükümetin reformcu yaklaşımları sebebiyle övülse de Brezilyalı kapitalistler sanki varlıklarına Küba misali el konuluyormuş gibi tepki verdiler. Yani hâkim sınıf, artık karşısında bir ayaklanma görmeksizin zehrini akıtabiliyordu.

Ancak bu durum yalnızca Latin Amerika’dan ibaret değil. Sol hareketler, dünya kapitalizminin daha merkezi ülkelerinde statükoya tehdit haline geldikleri zaman gene benzeri karşı hamleler görülebiliyor. Birçok Avrupa ülkesinin politik atmosferi, henüz Latin Amerika kadar kaotik olmasa da aslında oraya benzer duruma geliyor.

2012 yılında Syriza’nın siyasi yükselişiyle birlikte Yunan sağı, sol kanat siyaseti gayrimeşru hale getirmeye çalışmıştı. Bu ayrıca paramiliter çeteleri ve Yunan polisi içindeki sempatizanlarıyla birlikte bir neo-Nazi partisinin ortaya çıkışının da zemini olmuştu. Alexis Tsipras’ın başında bulunduğu hükümet ile önde gelen AB ülkeleri arasındaki çatışmada ön plana çıkmasa da Tsipraz içeride de muhafazakâr muhalefet ve onun devlet içindeki müttefikleriyle (özellikle Yunan merkez bankası başkanı) şiddetli bir mücadele içindeydi.

Eğer Syriza 2015’te troykanın baskısı altında ezilmemiş olsaydı, Yunan siyasetinin “Latin Amerikalılaşması,” yıkıcı sonuçlarıyla birlikte kesinlikle yoğunlaşacaktı.

İç savaş ve askeri diktatörlük geçmişiyle İskandinav ülkelerinden çok Latin Amerika ülkeleriyle benzerlik taşıyan Yunanistan belki Batı Avrupa siyasi geleneğine istisna olarak görülebilir. Ancak benzeri şeyler, 17. Yüzyıl’dan beri bir devrim veya iç savaş yaşamamış, istikrar ve ılımlı politikalarıyla meşhur Britanya için de söylenebilir. Corbyn’in yükselişi, 2012 sonrası Yunanistan’da ortaya çıkan gelişmeler ile yakın benzerlikler taşıyan bir siyasi söylem değişikliğini tetikledi.

Muhafazakar Parti, onun medya içindeki müttefikleri ve liberal çevrelerin çoğu ağız birliği ederek Jeremy Corbyn’in başını çektiği hareketi, başa geçmesi halinde hükümetin bir yabancı işgalciye benzeyeceği gayrimeşru ve “gayri millî” bir güç olarak lanse ettiği 2019 genel seçim sürecinde kutuplaştırıcı söylem zirve noktasına ulaşmıştı. Emekli istihbarat şefleri İşçi Partisi liderini ulusal güvenliğe bir tehdit olarak ilan etmiş, gazeteler ise solcu politikacılara karşı şiddeti teşvik edecek biçimde onları aşırı sağcılara hedef göstermişti.

Bu linç kampanyasının temel hedefi ise seçimlerde olası bir İşçi Partisi zaferini engellemekti. Eğer Corbyn bu karalama kampanyasını boşa çıkartmış ve Muhafazakarları yenilgiye uğratabilmiş olsaydı bile, söz konusu olacak sosyal reform programının itibarsızlaştırılması için yapılacak daha da güçlü hamlelerin zemini hazırlanmıştı.

--

Ancak mesele Corbyn’le son bulmuyor. İskoç Ulusal Partisi, yeni bir bağımsızlık referandumu vaadi sebebiyle Boris Johnson’la karşı karşıya. Batı Avrupa’da son yıllarda görülen en baskıcı hamle, sol-kanat isyancıların değil merkez sağcı milliyetçilerin önderlik ettiği Katalan bağımsızlığına karşı gerçekleşmişti.

Carles Puigdemont ve müttefikleri, kapitalizmle uyumluydu ancak gene de göstermelik yargılamalarla, protestoların şiddetle bastırılmasıyla ve Madrid’in dolaysız otoritesinin dayatılmasıyla İspanya devleti tarafından güçlü bir şekilde ezilmişlerdi. Johnson’ın liderliğinde Britanya, İspanya örneğine benzer deneyimler yaşayabilir.

Radikal bir programa sahip sol hareketlerin yükselişi, geleneksel muhafazakarlığı aşırı sağa iten yegâne sebep değil. Polonya ve Macaristan bize gösteriyor ki karşı koyulacak bir komünist tehdit olmasa da katı bir anti-komünizm (Ya da bir Yahudi nüfusu olmaksızın ortaya çıkan antisemitizm) söz konusu olabilir. Hayali bir tehdidin varlığı gerici tepkileri ortaya çıkartabilir ve bu süreçte merkez, sağ ve aşırı sağ arasındaki sınırlar silikleşebilir.

Avrupa ve Kuzey Amerikalı sosyalistler eğer ki gerçek anlamda dönüştürücü programlara sahip ve seçimle başa gelebilecek partiler inşa etmek istiyorlarsa, kapitalist demokrasinin Soğuk Savaş dönemindeki İtalya’ya benzer bir biçim alabileceğini de hesaba katmalılar. İtalya’nın politik düzeni komünistlerin, ne kadar oy aldıklarından bağımsız olarak, hiçbir zaman hükümet kurmasına imkân tanınmaması üzerine kuruluydu.

Devletin baskıcı çekirdeği solculara dönük olarak düzenli bir biçimde öldürücü düzeyde şiddete başvurmuştu (Şiddet konusunda herhangi bir “kızıl” dengine göre çok daha kanlı bir geçmişi olan Kara Tugaylar). Solun normal yollarla iktidara gelmesi halinde bu aşırı muhafazakâr blok ayrıca Şili tipi bir askeri darbe yapmak için de hazırdı.

Bir zamanlar aşırı sağcı P2’nin (Propaganda Due) de destekçisi olan Silvio Berlusconi 2001 yılında G8 zirvesine ev sahipliği yaptığında, kendi hükümeti Genova’yı bu etkinlik için bir polis devletine dönüştürmüştü. Öyle ki Jandarmanın solcu aktivistlere işkence edip faşist marşlar söylemeye zorladığı kamplar bile mevcuttu.

Donald Trump’ın destekçileri bir süredir “derin devlet” kavramını kullanmaya başlayıp bu kavramı asıl anlamıyla alakasız bir hale getirseler de bu kavram esas olarak askeri diktatörlük de görmüş Türkiye ve Yunanistan gibi ülkelerde baskıcı devlet aygıtları, aşırı sağ ve örgütlü suçlar arasında kurulu bulunan bağlantıları açıklamak için kullanılmaktaydı.

Ancak benzeri bir durum örneğin Almanya için de geçerli görülebilir. Angela Merkel’in Hristiyan Demokrasi Birliği’nin bir üyesi olan iç istihbarat şefi, ülkenin istihbarat servisinin neofaşist grupların faaliyetlerini görmezden geldiğini ortaya koyan birçok skandalın ardından bir de aşırı sağa karşı sempatisini beyan ettiği için istifa etmek zorunda kalmıştı. ABD polisinin, ırkçı ağların üzerine gitme konusundaki isteksizliği de ortaya koyulmuştu. Britanya devleti ise Kuzey İrlanda’da gerçekleşen yüzlerce mezhepçi cinayetin sorumlusu kralcı paramiliter çetelerle uzun süredir işbirliği içinde. Yani “derin devlet,” nesiller boyunca anayasal hükümet geleneğini aralıksız sürdürmüş ülkelerde bile bir gerçeklik.

Geçmiş ile günümüz arasında açıkça ortada olan farklar olsa da iki savaş arası Avrupa faşizminden çıkartılabilecek iki sonuç var. Robert Paxton’un Faşizmin Anatomisi kitabında gösterdiği gibi, tarihte hiçbir zaman kurulu düzene karşı bir “faşist devrim” olmadı. Her örnekte, faşist hareketler muhafazakâr elitlerin rızasıyla iktidara geldiler ve iktidara geldikten sonra da mevcut devlet kurumlarını—özellikle ordu, polis ve yargı—kendileriyle iş birliği yapmak konusunda sandıklarından da istekli buldular.

Günümüzde aşırı sağ tehdit, devlet içi ayrımlardan çok ortaklaşma ve iç içe geçme olasılığında saklı çünkü geleneksel muhafazakarlıkla onların aşırı milliyetçi rakipleri arasındaki ayrım gün geçtikçe daha da silik hale geliyor. Bu tehdide bir yanıt üretmek ise bizim en acil sorunlarımızdan birisi.

 

https://tribunemag.co.uk/2020/08/the-ruling-class-doesnt-believe-in-democracy