Cem Koro yazdı | 'Liyakat' üzerine birkaç söz

"Damat'ın kellesini isteyen muhalefete Türkiye'nin ekonomik krizinin emperyalist-kapitalist sistemdeki yeriyle ve bu sistemin hiyerarşik finansal bağlarıyla ilişkili olduğunu, Soylu gidince her şeyin çözüleceğini söyleyenlere Soylu'nun bir sebep değil Türkiye'nin iç çelişkilerinin doğurduğu bir sonuç olduğunu söylemek de hakeza öyle..."



18-09-2020 02:51

Cem Koro

Son yılların en revaçta kelimelerinden biri liyakat. Varlığını ülkeyi düze çıkaracak bir sihirli değnek, yokluğunu ise ülkenin felaketten felakete sürüklenmesinin en büyük müsebbibi olarak gören çok. Meseleyi bu şekilde görenlerin geleceğe dair tek vizyonu da belirli makamlara en "layık" olanların oturmasını istemek oluyor haliyle.

Peki mesele gerçekten bundan mı ibaret? Elbette değil fakat halkın meseleyi böyle görmesi birileri için oldukça faydalı. Taşları fazla yerinden oynatmadan koltukların sahiplerini değiştirmek isteyenler, burjuvaziyi krizden kurtarmak için yazılacak acı reçeteyi işçi sınıfına kabul ettirecek "yetkin" politikacılar, AKP'nin müteahhitlerine aslan kesilirken TÜSİAD sermayesine göz kırpanlar ve daha niceleri...

AKP eleştirisinin liyakat ekseninden yürütülmesi bütün bu odaklar için oldukça işlevli. Onlar "büyük siyasetleri"ni düzenin bekası üzerine kuranlar olarak gayet tutarlılar. Devrimci siyasetle düzen siyasetini ayrıştıran en önemli noktalardan birine geliyoruz bu vesileyle; kapitalist devlete biçilen rol. Devleti olumlayan, onu sınıflar üstü bir temsil ve yönetim aygıtı olarak gören egemen siyasete göre halkla devletin kaderi birdir. Devlet ne kadar "liyakatli" ellerdeyse halk da o kadar iyi durumda olur. Devleti bir sınıf diktatörlüğü olarak gören sosyalistlerin böyle düşünemeyeceği ise aşikar. Doğal olarak liyakat meselesine düzen siyasetinin kodlarıyla bakamayacağı da aşikar.

Eğer devlet bir sınıf diktatörlüğüyse en liyakatli hükümet de bu diktatörlüğü en iyi icra eden hükümet olacaktır. AKP'nin on sekiz yılda burjuvaziye sunduğu sayısız nimet, devletin çıkarlarını yeri geldiğinde zor yoluyla savunurken gösterdiği maharet ve halkın azımsanmayacak bir kesimini böylesi kötü ekonomik koşullara rağmen militarist ve yayılmacı siyasetine bağlayabilmesi hiç de liyakatsiz bir hükümet olmadığını gösteriyor. Elbette "zor"u bu kadar öne çıkarması ve "rıza"yı geri plana atması, dış politikada bu derece hoyrat hareket etmesi bazı burjuva klikleriyle yöntemsel olarak karşı karşıya gelmesine sebep olabilir. Bunlara da gülün dikeni kabilinden bakmak gerek, faşizmin birtakım irrasyonellikleri...

"Madem hükümet aslında o kadar da liyakatsiz değil, bu liyakatsizlik eleştirileri niye bu kadar yüksek tondan ifade ediliyor?" denilebilir. Açıklayalım...

Birincisi devlette aleni olarak görülecek tarzda bir kadrolaşmanın varlığı. Bu inkar edilemez bir gerçek. Belirli cemaatlerin sahip olduğu kotalardan, AKP'li yöneticilerin ve MHP'li ortaklarının yakın çevrelerine sunduğu kadrolaşma olanaklarına kadar pek çok parametre toplumun genişçe kesimini dışarıda bırakılmış hissettiriyor. Ortada bir adaletsizlik olduğu açık ama bu adaletsizliğin devletin işleyişini bozduğu, bu yüzden ülkenin kötüye gittiği düşüncesi oldukça yanlış. Pek çok memuriyet hiç de yüksek nitelikler gerektirmeyen cinsten. İyi eğitim almış "liyakatli" bir muhalif ile ortalama zekaya sahip eğitimsiz bir cemaat mensubunun pek çok kurumdaki varlığı işin işleyişinde radikal bir değişiklik yaratmayacaktır. Rejim için kritik önemdeki istihbarat, silah sanayii gibi alanlarda buna benzer "liyakatsizliklerin" olmadığı da ortada.

İkincisi AKP'nin elitlerinin kendilerini estetize edememesi. Yani AKP'nin yarattığı imkanları kullanarak büyüyen sermayelerin sahipleri kültürel sermayelerini aynı hızda büyütemedikleri için sakil bir görüntü çiziyorlar. Sosyal medyada sıkça görülen "para harcamayı bilmiyorlar"söylemleri, TÜSİAD sermayesinin "ince zevkleriyle" kıyaslanınca oldukça "görgüsüz" kalmaları toplumun azımsanmayacak bir kesiminde onların büyük sermaye sahibi olmaya hakları olmadığı intibaı yaratıyor. Oysa Türkiye'nin geleneksel sermaye gruplarının oluşumunun AKP'nin büyük müteahhitlerininkinden daha soylu yöntemlerle gerçekleşmediği herkesin malumu. Belki de sorun onların kültürel sermaye biriktirmeye Koç ailesi ve benzerleri kadar zamanlarının olmamasıdır(!)

Üçüncü ve son olarak dış politikadaki gelişmelerin sarpa sarmasının liyakatsiz dış politikayla açıklanması. Açık konuşalım, rejimin yürüttüğü dış politikaya rengini veren etmen hatalar değil rejimin karakteridir. Bu dış politika Türkiye sağının onlarca yıllık "Büyük Türkiye" anlatılarının, Nizam-ı Alem yolunda cihad söylemlerinin ve yayılmacı düşlerinin rafine bir ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Böylesi tehlikeli ve çok cephede çatışma ihtimalini içeren bir tercihin hala mutlak bir hezimetle neticelenmemesi pek de "liyakatsiz" bir hükümetle karşı karşıya olmadığımızı gösteriyor. Bu tercihlere göre hareket eden hükümet daha "liyakatli" olsaydı kuvvetle muhtemeldir ki Suriye'den Libya'ya kadar İhvan'ın şimdikinden çok daha güçlü olduğu  bir manzarayla karşı karşıya olacaktık. Bölge halkları için bu kadar liyakatin bile sonuçları ortadayken daha fazlasını istemek pek mantıklı gözükmüyor.

Bu tatsız gerçekler biraz can sıkıcı olsa gerek. Damat'ın kellesini isteyen muhalefete Türkiye'nin ekonomik krizinin emperyalist-kapitalist sistemdeki yeriyle ve bu sistemin hiyerarşik finansal bağlarıyla ilişkili olduğunu, Soylu gidince her şeyin çözüleceğini söyleyenlere Soylu'nun bir sebep değil Türkiye'nin iç çelişkilerinin doğurduğu bir sonuç olduğunu söylemek de hakeza öyle. Fakat birileri bunları söylemeli. Varsın kitlelerce benimsenmesi kolay masallar onlara, "can sıkıcı" ama devrimci gerçekler bize kalsın. Hala liyakat masalını anlatan burjuva hokkabazlarına da Brecht'ten mülhem şu dizeleri armağan edelim:

Şimdi bizi iyi dinle

Düşmanımızsın sen bizim

Dikeceğiz seni bir duvarın dibine

Ama madem o kadar liyakatlisin

Dikeceğiz seni liyakatli bir duvarın dibine

Liyakatli tüfeklerden çıkan

Liyakatli kurşunlarla vuracağız seni.

Sonra da gömeceğiz

Liyakatli bir kürekle

Liyakatli bir toprağa.