Burak Çetiner yazdı | Bizim kuşak 3

Önceki yazılarda bu dönemin politik gençliğini şekillendiren tarihsel sürece odaklanmıştık. 12 Eylül sonrasındaki mücadele birikiminin bugüne aktardığı olumlu ve olumsuz mirasın Gezi İsyanı’yla nasıl şekil değiştirdiğini tartıştık, bunun sonucunda bir yenilgiden ve adı konmamış bir yeniden kuruluştan söz ettik. Kısa bir notla önceki yazılarda kullandığımız Milenyum Kuşağı adlandırmasını güncel tartışmalardaki Z Kuşağı’yla eş anlamlı kullandığımızı belirterek devam edelim.



04-07-2020 22:46

Burak Çetiner

Son günlerde hem Amerika’da hem de YKS protestoları sebebiyle Türkiye’de geniş bir Z Kuşağı tartışması aldı başını gidiyor. Bir yanda çok büyük cümleler ve genellemelerle “Z Kuşağı zekidir, çalışkandır” minvalinde yorumlar, diğer uçta ise “Çok da abartmamak lazım gençlik işte” gibi bir yaklaşım söz konusu. Kendi penceremizden bu tartışmayı bir temele oturtmaya çalışarak sosyalist siyaset için yarattığı fırsatları değerlendirmek istiyoruz.

Bugünlerde alevlenen Z Kuşağı tartışmalarına girmeden önce ilk iki yazıda çizmeye çalıştığımız tabloyu bir kez daha hatırlayalım. Önceki yazılarda bu dönemin politik gençliğini şekillendiren tarihsel sürece odaklanmıştık. 12 Eylül sonrasındaki mücadele birikiminin bugüne aktardığı olumlu ve olumsuz mirasın Gezi İsyanı’yla nasıl şekil değiştirdiğini tartıştık, bunun sonucunda bir yenilgiden ve adı konmamış bir yeniden kuruluştan söz ettik. Kısa bir notla önceki yazılarda kullandığımız Milenyum Kuşağı adlandırmasını güncel tartışmalardaki Z Kuşağı’yla eş anlamlı kullandığımızı belirterek devam edelim.

Bizim Kuşağın, yani Gezi İsyanı ve artçı dalgasıyla politikleşen bir dönem ve hemen ardından gelen Milenyum Kuşağı’nın bir eşik atlama sürecinde olduğunu iddia ediyoruz. Bu eşik atlama sürecinin sancılı, henüz tamamlanmamış ama sosyalist siyaset açısından önemli fırsatlar yaratan bir noktada olduğu aşikâr. Bahsettiğimiz bu durumun önünde bazı öznel ve nesnel engeller olduğunu da belirtmek kaydıyla. Sosyalist hareket açısından öznel engellere önceki yazıda değinmiştik, bu yazıda çubuğu biraz daha nesnel koşullara bükerek Milenyum Kuşağı’nın verili durumuna bakabiliriz.

Dünyada ve Türkiye’de Z Kuşağı’ndan bahsedilirken bazı klişelere sıkça başvurulur. İnternet çağında sosyal medyanın yaygın kullanımı, bu nedenle gençliğin bilgiye ulaşımının çok hızlı olması, gençliğin siyasetten kopuk olduğu ve kendini ideolojilerle tariflemekten kaçındığı gibi genellemelerin haklılık payı olsa da bırakalım siyasi sonuçlar çıkarmayı akademik yorumlar yapmak için bile çok yetersiz tespitlerdir. Tam da bu yüzden, materyalist bir yöntemle elimizdeki kısıtlı verilerle de olsa daha derinlemesine değerlendirmeler yapmayı gerekli görüyoruz.

Bu değerlendirmelerin başına yazmamız gereken 2 nokta var; birincisi şu anda ağırlıklı olarak lise ve üniversitede olan bu kuşağın gelecek kaygısı. Hatta bu durumu gelecek kaygısı diye kestirip atmak bile yetersiz olacaktır, daha doğru bir ifadeyle (her ne kadar bunu istemese de) işçi sınıfının bir parçası olacağının farkında olması. Bu arka planın dünyadaki yansıması farklı sebeplerle olsa da çeşitli şekillerde isyanlara dönüşebiliyor. Henüz Türkiye’de böyle bir nitel sıçrama yaşanmasa da 2019 yılında onlarca ülkede geniş çaplı isyan dalgalarına şahit olduk. En son ABD’nin her eyaletine yayılan büyük ırkçılık karşıtı eylem dalgasıyla isyanlara verilen pandemi arasının da bittiğini gördük. Bu isyan dalgasının içinde şekillenen ve hatta onu yaratan bir gençlikle karşı karşıyayız.

Öte yandan, bu umut verici tabloyu yukarıda bahsettiğimiz klişelerle birleştirerek şu sonuca varmak mümkün: Olgunlaşmakta olan yeni gençlik hareketinin dünyada da Türkiye’de de ortaklaştığı bir gelecek tasavvuru yok. Ve yine bu klişelerle uyumlu olarak özgüveni yüksek, dışarıdan etkilenmelere görece daha kapalı bir kuşaktan söz ediyoruz. Sosyalistlerin bu kuşağı kapsayacak bir paradigma yaratması her ülkenin özgün koşullarında gelişmek zorundayken ortak olan bir şey varsa o da organik ilişkilenme ve örgütlenme zeminlerinin yaratılması zorunluluğu olacaktır.

Bizim Kuşağın tablosunu bu şekilde ortaya koyduktan sonra yazıyı Metin Çulhaoğlu’nun 2016’da yaptığı şu tespitlerle noktalayabiliriz [1]:

“Bugün Türkiye solu (hatta Türkiye) yeni, üçüncü bir Kuşağın oluşum sancılarını çekmektedir.

…Türkiye, sıra sıra dizilmiş kuşaklardan sonra bir “üçüncü Kuşağa” tanık olabilir mi? Aslında zamanı gelmiştir ve bir tek parametre dışında her tür koşul vardır.”

Çulhaoğlu’nun 4 yıl önceki yazısı bugün daha da günceldir ve yazıda bahsedilen ön koşullar giderek olgunlaşmaktadır. Bu kuşağı sosyalist siyasetle buluşturmak da önemli bir görev olarak bizlere düşmektedir.

[1] https://ilerihaber.org/yazar/kusak-sancisi-52754.html