Burak Çetiner yazdı | Bizim kuşak

"Bugün önümüzdeki temel soru ise şu: Gezi Kuşağı’nın tecrübelerini ve derslerini, yeniyi kurmak adına girdiğimiz arayışı bu dönemin gençliği ve mücadele biçimleriyle nasıl buluşturacağız?"



19-05-2020 00:16

Burak Çetiner

21. yüzyılın 3. on yılına yeni girmişken bir kuşak tartışması başlatmanın yerinde olacağını düşünüyorum. Hele ki yeni yıla dünyanın birçok yerinde büyük halk ayaklanmalarıyla girmişken ve bu ayaklanmalara “Milenyum Kuşağı” diye adlandırılan gençler damga vuruyorken...

Başlıktan da anlaşılacağı üzerine bu bir kuşak yazısı ancak basitçe bir “Milenyum Kuşağı” analizi yapmakla yetinmek yerine günümüz gençliğinin nasıl bir tarihsel süreklilikle bugüne geldiğini ve Gezi Kuşağı olarak adlandırabileceğimiz bir gençliğin Türkiye özgünlüğünde nasıl şekillendiğini inceleyeceğim. Kuşak dendiğinde ilk akla gelenler arasında 68 kuşağı ve hemen ardından 78’liler gelse de burada “Gezi Kuşağı” nı ve onu yaratan tarihsel birikime bakacağım. Geçmişin derslerini ve nostaljilerini bir kenara bırakıp biraz da bizim kuşağı incelemenin verimli olacağını düşünüyorum.

12 Eylül darbesinden sonrasını gençlik hareketi açısından değerlendirdiğimizde 10 yıllık (biraz keyfi olarak) dönemlendirmeler yapabiliriz. Baştan söylemek gerekirse bu dönemlendirmeye ve bu kuşak tanımlarına haklı itirazlarda bulunulabilir, ama bunları bile tartışmanın solun bugün yaşadığı krizin çözümüne dair ipuçlarını barındıracağı için faydalı olacağı fikrindeyim.

Darbeyle kesintiye uğrayan gençlik hareketi 90’ların özellikle ikinci yarısında kıpırdamaya başladı. 80’den sonra ilk kez bu dönemde mahalleler ve üniversiteler kaybettiği devrimci damarı tekrar kazanmaya başlıyordu ve buna militan gençlik eylemleri eşlik ediyordu. 90’ların ikinci yarısında gerek mahallede gerek üniversitede farklı geleneklerden gelen devrimci kadroların şekillendirdiği dönemi, bugünkü gençlik mücadelesi için ilk referans noktası olarak alacağız. Bugün de sosyalist hareketin farklı geleneklerinin hemen hemen tamamına yön veren kadrolar bu mücadele döneminde yetişmiş, tecrübe biriktirmiştir. 2000’lerin başındaki cezaevi katliamlarıyla bu dalga kırılmaya çalışılmış, sonrasında gelen operasyonlar ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışının getirdiği ideolojik kuşatmayla da beraber büyük ölçüde başarılı olunmuştur. Legal parti tartışmalarının damgasını vurduğu ve liberal kuşatmanın (AB tartışmaları başta olmak üzere) şekillendirdiği bu 2. dönemde Türkiye Solu bir gerileme yaşasa da 90’ların sonlarına benzer bir şekilde 2000’lerin sonlarında da toparlanmaya başladı. 90’lardakinden farklı olarak militan eylemler yerini kitlesel örgütlenmelere, sol örgütlerin özellikle üniversite siyasetine daha farklı yaklaşımlar getirdiği bir döneme girildi (Genç-sen ve Kolektifler deneyimi). Nesnel koşullar kitle örgütü modelinin önünü açtığı bir dönemde Kürt Hareketinin de legal siyasette etkili bir faktör olarak (Bin Umut Adayları dönemi) sahneye çıkması gençlik mücadelesinin yeniden filizlenmesine yol açtı.

Bu dönemi HDK/HDP kuruluş sürecinden Gezi İsyanı’na kadar uzatabiliriz. 3. ve içinde bulunduğumuz dönem olarak ifade edebileceğimiz süreç ise Gezi İsyanı’yla böylece başlamış oldu. Gezi’yle birlikte politikleşen ve Gezi sonrasında üniversite gençlik mücadelesinde yer alan gençlere de 3. kuşak yani “Gezi Kuşağı” diyebiliriz.  Kabaca 3 döneme ayırdığımız gençlik hareketinin son dönemine eğilmek güncel tartışmalar açısından daha verimli dursa da bu sürecin tarihsel gelişimini ve köklerini görmek açısından ilk iki dönemle bir süreklilik içinde değerlendirilmesi gerektiği kanısındayım. Gezi Kuşağı diye adlandırdığımız bizim kuşağımızın iç dinamiklerini ve çelişkilerini bir sonraki yazıya bırakarak kısaca önceki iki kuşakla süreklilik ve kopuş noktalarına değinerek bu yazıyı noktalamak istiyorum.

Önceki kuşakların ön göremediği ve belki kimsenin de ön göremeyeceği Gezi İsyanı yaşandı ve biz (92-96) doğumlular politik anlamda bu isyanın içinde doğduk. O dönemin tartışmalarında boğulmadan şunu söyleyebilirim; 2000’ler öğrenci hareketinin kadrolarının siyasi algılayışıyla şekillendi bizim jenerasyonun hem pratik hem de teorik bakış açısı. Ve şimdi gelelim dürüstçe adını koyalım: BİZ YENİLDİK. Öyle basit bir gerileme, duraklama ya da kriz dönemi gibi adlandırmalarla açıklanabilecek bir durum değil bu. Söz konusu olan tam anlamıyla bir yenilgi ve Türkiye sosyalist hareketi bu yenilgiyi kabullenmekte çok zorlanmıştır, kabullenenler de çıkış yolunu henüz bulamamıştır.

Daha doğru bir ifadeyle, Gezi Kuşağı’nı şekillendiren 1. ve 2. dönem olarak adlandırdığım kuşakların teorik, politik, örgütsel yaklaşımları yenildi. Gezi Kuşağı da hem geçmişin kalıntılarından hem de bu yenilginin yarattığı moral kaybından payına düşeni fazlasıyla aldı. Gezi’den bugüne kadar yaşadığımız dağınıklık ve kafa karışıklığının artık son bulması gerektiğini biz söylemesek bile nesnel koşullar bize gösteriyor. Bugün önümüzdeki temel soru ise şu: Gezi Kuşağı’nın tecrübelerini ve derslerini, yeniyi kurmak adına girdiğimiz arayışı bu dönemin gençliği ve mücadele biçimleriyle nasıl buluşturacağız?