Bora Ercan yazdı | Doğa hiçbir zaman yalan söylemez 



07-08-2021 00:21

Bora Ercan

Doğa, dilde yenileşme hareketleriyle dolaşıma girmiş ve bugün Türkçede yerleşmiş bir sözcük. Doğmak kökünden türetilmiş. Aynı anlamdaki Farsça tabiat, İngilizce ‘nature’ ve birçok başka dilde de doğa doğumla, doğmakla ilgili.

İnsanın yazılı ve yazısız tarihi doğa ile olan mücadelesinin tarihidir. Doğa koşullarının Avrupa’da son buzulların erimesinden sonra göreli daha yumuşadığı son on bin yılda artık yerleşiklik ve beraberinde gelen tarımla insan doğadan ayrışma sürecine girer. Sanayi devrimi sonrasında da doğa dendiğinde insan ya da insan çağrıştıran bir şey akla gelmez olur. Ayağı toprağa basmayan, güneşin, ayın, yıldızların hareketlerini izleyemeyen insan toplulukları için bütün bunlar birer pastoral görünüm tadındadır.

Tarım toprağı köleleştirirken, hayvanları, insanları, rüzgârı, akarsuları da köleleştirme yolunu açtı. Bugün anlamsızca bitmez tükenmez bir enerjiye ihtiyaç var; sadece geceler ışıl ışıl olsun, yazın klimalar çalışsın, kışın kaloriferler; sürekli doymak bilmez arzuların varlığı kemirmesi bir yana tüm doğal kaynaklar hızla tüketiliyor.

Modern yaşam duyuları köreltti. Yağmur sonrası toprağın kokusu yok, derelerde akan suda yüzü yıkamak da yok, sonra dalından meyve koparmak… her geçen gün bir çocukluk anısı gibi uzak bir hale geliyor. Doğaya yabancılaşan insan kendine de yabancılaşır. Bu yabancılaşmanın beraberinde duyarsızlaşmayı da getirmesi kaçınılmazdır. Bir ağaca sarılmayan bir dostuna nasıl sarılabilir ki? İşte daha yangının külü sönmeden, acılar sağaltılmadan, yaralar sarılmadan orman arazilerine yapılacak projelerin konuşulması bu duyarsızlığın bir sonucudur. Muktedirler doğaya öylesine kopuk, öylesine yabancı! Doğa doğurgan ama devlet doğaya aykırı!

Yeryüzünde sınır yoktur. Örneğin dağlar, denizler. Örneğin hava. Nereye, nasıl çekeceksiniz çitleri, dikenli telleri, nasıl yüksek duvarlar koyacaksınız? Yangın, sel, rüzgâr sınır tanıyacak mı? Marmara’dan Ege’ye çıkan müsilaj; Yunanistan, İtalya başta olmak üzere yakın çevredeki yangınlar sınır tanıyor mu? Bütün bu ülkeler aynı zamanda birer deprem ülkesi. Bu ülkelerin muktedirleri bütün bunların farkındalığıyla önlemlerini alacaklar mı, yoksa tüm varlarını yoklarını silahlanmaya ayırıp birbirlerine diş bilemeye devam mı edecekler. Aksi takdirde yakın bir gelecekte elbirliğiyle çölleştirdikleri ülkelerinde bayraklarını mı sallandıracaklar?

Doğa hiç yalan söylemedi. Söylemeyecek de. Kendi ritminde, kendi oluş sürecini devam ettirecek. Onun sesini duymayan, sözünü dinlemeyen insan kendi derdine yansın.

Ingmar Bergman “Dünyayı bir tek utanç kurtarabilir” diyor ve Utanç adlı bir başyapıtı sinema tarihine armağan ediyor. Melih Cevdet Anday, idam edilen Rosenbergler için yazdığı “Anı” adlı şiirinin bir yerinde “Rahat döşeklerin utanması bundan / Öpüşürken bu dalgınlık bundan” diyor. Doğanın sesini, soluğunu duymaya çalışan birçoğumuz karmaşık duygular içindeyiz. Bir yanımız sele kapılıp gidiyor, bir yanımız alev alev. Bir de haber düşüyor önümüze: yedi kişilik bir aile nefret suçu kurbanı! Utanmazların yerine de utanmalı mıyız?

Doğa yalan söylemez ama insan söyler, gündelik siyaset yalan üzerine kuruludur. Çoğunluklar aldanmak ister. Onları aldatacak çok şey vardır, yalan malzemesi kolay da bulunur; fakat artık doğayla birlikte insan da, sınıflar, statüler, dinler, milliyetler ötesinde tüm bir varoluş büyük bir tehdit altında!