Bora Ercan yazdı | Çok garip çok



10-05-2021 01:34

Bora Ercan

Bazı kelimelere biraz daha derinden baktığımızda bir sünger avcısı gibi basınç yemiş bir hale gireriz ancak iyileşmemiz de yine basınç odasında gerçekleşecektir ya da bir serbest dalgıç gibi derinlik sarhoşluğu içinde sudan çıkmak istemeyiz.

Böylesi sözcüklerden biridir garip. Bu ‘gariban’ sözcüğün böylesine kapsamlı anlamlarının olduğunu pek de tahmin edemeyiz. Hayat garip işte, dil hayattan da…

Garip, Arapça uzaklaştı anlamındaki ‘garaba’dan türeme. Bu bağlamda, gün batımı demek olan ‘gurup’, batı demek olan ‘garb’, ‘mağrip’ hep aynı kökten. O zaman garip; alışık olunmayan, yakın olmayan, uzak bir durumun ifadesi gibi anlaşılabilir.

Her ülkenin, her topluluğun kendini adlandırmasıyla, başkalarını adlandırması gayri resmi düzlemde farklılık gösterir, ancak resmi düzlemde farklılık göstermesi işte garip durumlardan biridir. Örneğin, Türkiye Cumhuriyeti için Kıbrıs Cumhuriyeti, Güney Kıbrıs Rum Yönetimidir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak Türkiye haritalarında tanımlanan yer ise Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan için işgal altındaki topraklardır. Bizim “yavru vatan” Avrupa ve dünya haritalarında ise sadece Kuzey Kıbrıs olarak geçer.

Garip kelimesinin Arapçadan önceki kökleri güneşin uzaklaşması, batması anlamındaki ‘erebu’ olarak Akad dilinde kayda geçmiş, Fenike dilinde ise batı ve akşam anlamlarında ‘ereb’, Europeyani Avrupa kelimesinin geldiği yer olarak düşünülür. Kıbrıs, coğrafi olarak ‘Levant’ havzasında yer alır ancak tarihsel ve kültürel olarak Avrupa’ya ait. Kıbrıs Cumhuriyeti, Avrupa Birliği’nin bir üyesi. KKTC ise birkaç ülke dışında resmi olarak tanınmıyor. Küçücük adanın bir tarafı garb, bir tarafı şark. Sınırsa bazı evlerin bahçelerinden geçmekte.

Türk toplumu içinse Kıbrıs bir yavru vatan. Resmi tarihe göre son büyük çıkartma, cihat orası için verilmiş. O topraklar uğruna can, kan verilerek soydaşlar kurtarılmıştır. Büyük vatanın, ana/baba/ağabey vatanın yavrusu, kardeşi, yedeğidir. Dolayısıyla, bu tarih anlayışıyla zihni dolu olan Türkiyeli Türkler orada her türlü hakka sahip olarak görürler kendilerini. TC’de kumarhaneler yasaktırama orada serbest. Kıbrıs’ın Türkiye için pek de bir kültürel değeri yoktur, kahramanlık hislerinin tazelenmesi, sıcak bir hava, gece kulüpleri ve casinolardan başka bir de tabii o bitmek tükenmek bilmeyen jeopolitik mevzi mücadelesi.

Adada farklı adlarla anılan her iki ülke de resmi olarak birbirlerinin tarihsel düşmanı. Her ikisi de sırtlarını biri mavi-beyaz diğeri kırmızı-beyaz iki bayrağa dayamışlardır. Sınırda dört ayrı bayrak dalgalanıyor. Lakin, gariplik bu ya, ikliminin güzelliğinden dolayı dünyanın belli başlı ülkelerinden gelir düzeyi yüksek olan insanları ülkelerine çekme, onlara toprak, mal, mülk satma, oturum izni ve pasaport verme derdinde her iki ülke de. Örneğin, Güney’de İngilizce zaten resmi dil olduğu için onu geçelim, Çince, Rusça emlak ilanları gündelik yaşamın doğal bir parçası. Kuzey’deyse durum, onlarca üniversite sayesinde özellikle Afrika ve Orta Doğu ülkelerinden okumak için gelen gençlerin nüfusta belirli bir yüzdelik oluşturmasından öte pek de farklı değil.

Yazının odağına geri dönelim. Buraya kadar garip olan bir şey yok gibi görünebilir. Günümüzde vatandaşlık parayla alınıp satılan bir olgu. Geçen günlerde Kuzey’in sağcı devlet başkanı Ersin Tatar’ın “düşman ülke”nin pasaportuna sahip olduğu ortaya çıktı. Aslında sadece o değil Kuzey’de 160 bin kişinin Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportu var, bu zaten orası için çok doğal zira KKTC pasaportu tanınan, geçerli bir pasaport değil. Bu nedenle, bütün KKTC vatandaşlarının bir de TC pasaportları olmak zorunda. TC pasaportu da seyahat için pek makbul değil. Durum böyle olunca bütün KKTC doğal olarak Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportuna sahip. Pasaportta Türkçe de resmi dil olarak kullanılıyor. Yalnız bütün bu durum tüm bir resmi tarih paradigmasını, milliyetçiliği yerle bir ediyor. Devleti ve milletiyle bölünmez bir bütün olarak TC’nin mütemmim cüzü KKTC’nin vatandaşları, sokaktaki en milliyetçisinden, meclisteki milletvekillerine kadar başka bir ülkenin pasaportuna sahip. Ülkenin devlet başkanı dahil.

Buraya kadar, garip sınırlarını genişletelim ve bütün bu pasaport durumunun çok da garip olmadığına kendimizi inandıralım eğer adanın birleşmesi, sınırların kalkması yönünde bir politik duruşunuz varsa zaten bu çok da anlaşılır. Anlaşılmaz olansa milliyetçi politikalar güden devlet başkanının da bu pasaporta sahip olmasıdır. Ancak, Ersin Tatar diyor ki, evet, bir pasaportum var, ama kullanmadım, geri iade edeyim. İşte bu da mı garip değil? Harakiri yapması gerekirken…Her şey insanı deli edercesine…
80 sonlarında ‘alışamadım’ eylemleri Türkiye’yi sarmıştı. Bir sürü garip olaya alışamamak ve bunu eyleme dökmek zihinsel bir sağlık göstergesiydi. Cemal Süreya da Turgut Özal’ı Kadıköy meydanında birlikte intihara davet etmişti. Sivil itaatsiz bir eylem olarak bu çok da anlamlıydı.

Şaşırmak tasavvuf ve zen felsefelerinde önemlidir. Hocanın görevi öğrenciyi şaşırtarak onun aydınlanmaya ulaşmasını sağlamaktır. Şaşırma anları bir tür aydınlanma (satori) anlarıdır.

Yunus Emre, “Aceb şu yerde var m’ola şöyle garib bencileyin / Bağrı başlı gözü yaşlı şöyle garib bencileyin”, demiş. Yunus bir gariptir, zira yine gariple ortak kökten gelen bir kelime olan gurbettedir. Bu dünya ona gurbettir, yaban eldir. Buraya atılmış, sürülmüş, kendini burada bulmuş ve asıl yurdunun özlemindedir. İşte bu nedenle burayı garipsemektedir, kolay kolay ‘bu dünyaya’ alışamamaktadır.

Son Yunus’larımızdan biri Neşet Ertaş da bu gariplik haliyle doğmuş, sazını çalmış, yine bu gariplik halinde bu dünyayı terk eylemiştir. Ertaş’ın türkülerinde sayısız kez geçer garip kelimesi. Der ki bir yerde:  “Garip olmayan bilmez / Gariplerin halından.”

O zaman biz, alışamayanlar, garipseyenler, inatla yazanlar, bağıranlar da kendimizce birer garibiz, birer Yunus’uz, Ertaş’ız.