Bir devrimciye ağıt

Faruk Eren, bu memleketin yoksul, emekçi mahallelerinde yaşayan insanlarına, bu insanların yoksulluğa kafa tutarak inandıkları sosyalizm mücadelesine ve en önemlisi ağabeyi Hayri şahsında sosyalizm mücadelesi uğruna hayatını feda eden, katledilen, kaybedilen onlarca devrimci anısına bir kitap yazmış. Kafamızda binlerce fikir, kalbimizde büyük kederle kapatsak da kitabı, unutmamanın ve hesap sorma irademizin erdemine sığınıyoruz.



31-03-2019 10:52

Şilan Geçgel

Hemen hemen her evde bir aile albümü vardır. Ailenin geçmişini, acısını, sevincini yansıtan… Bebeklik, gençlik, evlilik, çoluk çocuk derken kuşaktan kuşağa izler ve renkler taşıyan.

Çoğunlukla sohbetin en koyu yerinde eve gelen misafirin önüne açılan aile albümü, geçmişe kısa bir yolculuk işlevi görür. Ev sahibi aile albümüyle hayatının, ailesinin aynasını tutmuş olur misafirine. Ancak albümleri açmak her zaman kahkaha ve mutluluk getirmez insana…

Günlerdir yanımda içinde aile albümünden fotoğrafların olduğu bir kitabı taşıyorum. Hangi ruh haliyle açmış olursam olayım kitabı, hep büyük bir kederle kapattım.

Gazeteci Faruk Eren, çocukluğunun geçtiği mahalleyi, küçük yaşta hayran olduğu devrimci ağabeyi Hayrettin Eren’i yazıp, aile albümünü getirmiş, önümüze bırakmış. 
Hayrettin Eren, 80 sonrası gözaltına alınıp, gözaltında kaybedilen ilk isimlerden. Annesi Elmas Eren ise ilk Cumartesi Anneleri’nden…

Geçtiğimiz aylarda İletişim Yayınları’ndan çıkan Kayıp Bir Devrimin Hikâyesi- Bir Zamanlar Hasköy’de isimli anı roman, Faruk Eren imzası taşıyor.

Yazılı ve sözlü bir toplumsal belleğe kalın harflerle ve travmatik bir şekilde kaydedilen 70’li yıllar, aynı zamanda dönemin devrimcileri -“direnenleri” için bir umut mevsimiydi kuşkusuz.

İstanbul’un en eski mahallelerinden olan Hasköy’de yaşayan Eren ailesi ve onların yaşadıkları/ tanıklıkları üzerinden kronolojik bir sırayla yazılan bu anı roman, Hayrettin Eren’in çocukluk yıllarından, gözaltında kaybedildiği 80’li yıllara dek uzanıyor.

Müslüman/muhafazar kimliğin baskın olduğu emekçi mahalleler sık sık yaşanan gerilimlerin ve siyasi çatışmaların uğrağı olmaya başlıyor. Sosyalizm fikrinin “mahallelere indiği” bir dönemde, genç Hayrettin Eren için Pertevniyal Lisesi ve Fatih Halkevi siyasi hayatının önemli merkezleri haline geliyor. Daha sonra hayatını adayacağı sosyalizm mücadelesi için kendi mahallesinden başlayan Hayrettin Eren, sonu memleket kavgasına varan ve bin bir fedakârlıkla sürecek devrimci bir yaşama doğru adım adım yürüyor.

Hayrettin Eren, kendisine Hayri diye hitap edilmesini sevdiğinden büyüdüğü Hasköy’ün Hayri Ağabeyi oluyor. Küçük kardeş Faruk Eren, ağabeyine olan güvenini kitapta şöyle bir anekdotla somutluyor:

“Annemin ve ablamların anlattığına göre daha çok küçükken, karlı bir gün sıkıca giydirip beni sokağa salmışlar. Ben de abimin bulunduğu kartopu savaşı yapan gruba doğru koşmuşum. İki ateş arasında kalınca bağırmışım, “Durun, ben Hayri’nin kardeşiyim!” Hemen ateşkes ilan edilmiş ve abimin saflarına katılmışım kahkahalar arasında… Galiba daha o zaman da liderdi abim.”

Hayri gerilla mücadelelerinden, Mahir Çayan’dan, Dev-Genç’ten etkileniyor. Devrimci kimliği günden güne belirginleşirken, mahallenin aranan/sevilen simalarından oluyor.

Liseden üniversiteye geçen Hayri’ye babası Kemalettin Eren okula rahat ve ‘güvenli’ gitsin diyerek TOFAŞ marka Murat124 isimli küçük bir otomobil alıyor. Hayri’nin –yoksulların Mercedes’i- dediği bu küçük otomobil gerçekten de isminin hakkını verircesine yoksullara hizmet ediyor. 70’li yıllarda giderek artan gecekondu yapımlarına devrimciler yardım ediyor ve Hayri’nin Mercedes’i bu gecekondulara günlerce, haftalarca malzeme taşıyor.

Katliamlar tarihimize Kanlı 1 Mayıs olarak kaydedilen 77 Mayıs’ın da baba Kemalettin Eren, aldığı bir duyum üzerine Hayri’ye engel olamasa da diğer iki sosyalist çocuğunun mitinge gitmesine engel oluyor. 

Ancak miting günü Taksim’den gelen haberler memleketin olduğu gibi Eren ailesinin de üstüne kara bir bulut gibi çöküyor. Hayri’nin eve sağ salim döndüğü, ancak onlarca devrimcinin katledildiği, yüzlercesinin yaralandığı korkunç bir tarihi uğraktan sonra kelimenin tam anlamıyla hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.

77 1 Mayıs’ından sonra diğer devrimciler gibi Hayri’de güvenlik gerekçesiyle silah taşımaya başlıyor. Karşılıklı silahlanmaların arttığı günler, sokaklarda yaşanan sağ-sol çatışmalarında şiddetin ve kayıpların dozunu günden güne arttırıyor. Ev baskınları, 16 Mart Katliamı, Maraş Katliamı, patlayan bombalar, taranan kahvehaneler…

Bütün ailenin uzun zaman sonra ilk kez yan yana geldiği bir bayram gününü fırsat bilen Hayri ve Faruk, evden kaçarak, baş başa bira içiyor. Bu görüşme ise iki kardeşin birbirlerini son görüşleri oluyor… 

80 Darbesi sonrası, 21 Kasım tarihinde Hayri, babasına ait otomobille gözaltına alınıyor. Ailesi Karagümrük Karakolu’ndaki gözaltı defterinde, Hayrettin Eren’in adını görüyor. Karakol yetkilileri, Hayri ve aynı operasyonda yakalanan sekiz kişinin Gayrettepe’deki Siyasi Şube’ye götürüldüğünü söyleyerek aileyi başından savıyor.

Bunun üzerine anne Elmas Eren, Gayrettepe’deki polis binasına giderek Hayri’yi görmek istiyor. Ancak görevli memur “Burada Hayrettin Eren diye biri yok, gözaltına alınmadı” diyerek tekrar kapıyı gösteriyor. Elmas Eren, Siyasi Polis Karargâhı’nın bahçesinde kendi otomobillerini görüp “işte arabamız burada, oğlum da burada olmalı” diye ısrar edince tartaklanarak, oradan uzaklaştırılıyor.

Elmas Eren, tekrar Karagümrük Karakolu’na döndüğünde gözaltı defterinde Hayrettin Eren’in adının yazılı olduğu sayfanın yırtılıp yok edildiğini, yeniden Gayrettepe’ye gittiğinde ise artık otomobillerinin orada olmadığını fark ediyor.

Hayrettin’i kaybedenler, delilleri yok etmekte de geç kalmıyor…

Günlerdir yanımda içinde aile albümünden fotoğrafların olduğu bir kitabı taşıyorum. Hangi ruh haliyle açmış olursam olayım kitabı, hep büyük bir kederle kapattım.

Sonunu bildiği halde insanın başka bir son umarak bir kitabın sayfalarını çevirmesi nasıl bir acı, tarif etmesi çok güç. Daha da güç olanı bu büyük acıyı anlatma iradesi… Faruk Eren’in bunca büyük bir acıyı anlatırken, nasıl bu kadar tevazu sahibi, nasıl bu kadar metanetli olduğuna ise tüm anlatı boyunca akıl sır ermiyor. Hayran olunası… 

Her Cumartesi aynı umutla evlatlarını/sevdiklerini arayan insanların hasretini, gözaltında kaybedilenlerin sorulmayan hesabını, bir de bu onurlu direnişin bir neferi olmanın haklılığıyla yazmış Faruk Eren… Her bir sayfada kalbimize, vicdanımıza bir çentik atmış.

Kaybedilenlerin hesabı sorulmadıkça, kabuk altından kanayan yara hiç iyileşmeyecek, bu böyle. Ancak kaybedilenleri unutmamanın da bir hesaplaşma olduğunu hiç hatırdan çıkarmamak gerekir.

Faruk Eren, kitabın kapanış kısmında geri döndüğü Hasköy’den şöyle diyor:

“Haliç kıyısında oluşan güzel parklarda dolaşan, mangal yapanların büyük çoğunluğu ne Hayri Hoca’yı ne de semtlerini korumak için hayatlarını ortaya koyan gençleri tanıyor.”

Eren’in son yazdığı cümleler bir yarayı kanatırcasına içimizde, en derinlerde korkulu bir soruya değiyor… Yoksa devrimciler yalnız mı ceza sahasında?

Faruk Eren, bu memleketin yoksul, emekçi mahallelerinde yaşayan insanlarına, bu insanların yoksulluğa kafa tutarak inandıkları sosyalizm mücadelesine ve en önemlisi ağabeyi Hayri şahsında sosyalizm mücadelesi uğruna hayatını feda eden, katledilen, kaybedilen onlarca devrimci anısına bir kitap yazmış...

Kafamızda binlerce fikir, kalbimizde büyük kederle kapatsak da kitabı, unutmamanın ve hesap sorma irademizin erdemine sığınıyoruz.

Günlerdir yanımda içinde aile albümünden fotoğrafların olduğu bir kitabı taşıyorum. Hangi ruh haliyle açmış olursam olayım kitabı, hep büyük bir kederle kapattım. 

KÜNYE: Faruk Eren- Kayıp Bir Devrimin Hikayesi/Bir Zamanlar Hasköy’de, İletişim Yayınları: 180 sayfa