Bir baba kaç kez ölür?

Sönmüş anıların üzerindeki gölge yol aldıkça aydınlanıyor. Yusuf’un önce anlam veremeyip yavaş yavaş çözdüğü; yol boyu soluklanılan her uğrağın, geride bıraktığı yarım kalmış aşklardan kendi mezar yerine kadar, babası için ayrı bir nedeni var.



24-02-2019 01:30

Dilek Yılmaz

“Babamı galiba en çok susarken seviyordum. Konuşur konuşmaz aramızda bir kırgınlığın kanat çırpınışı duyuluyordu.”

Kemal Varol geçtiğimiz günlerde okurla buluşan son romanı Âşıklar Bayramı’nda, bir baba-oğulun kırık ilişkisini kısa bir yolculuk içinde anlatıyor. Sadık okurlarının Jar (2011), Haw (2014) ve Ucunda Ölüm Var (2016) romanlarıyla tanıdığı Varol; Haw ile 2014 Cevdet Kudret Roman Ödülü ve Sabit Fikir 2014 Yılın Romanı ödüllerinin yanı sıra, Sahiden Hikâye (2017) ile 2018 Sait Faik Hikâye Ödülü’ne değer görülmüştü. 

Seneler evvel Üstün Dökmen’in bir eğitiminde içimize hapsettiklerimizi konuşuyoruz; hani çeperine sıkışmış, demek isteyip de bir türlü diyemediklerimizi. Birbirini az çok tanıyan, kalabalık bir gruptu. Tanışmanın böylesi durumlarda sanılanın aksine zorlaştırıcı bir yanı var. Sözü içinde ukte kalmamış birini anımsamıyorum o günden. Neredeyse herkesin içinde kalanın muhatabıysa birdi. Sahnede hayal edilen rolün yükleneceği biri bekliyor. Yarım kalmış, yutulmuş, vazgeçilmiş sözünü söylemek isteyen, muhatabı yerine ona söyleyecek. Salonun büyük kısmının bir ömür seslenemediği kişi babasıydı, söyleyemediği ise ‘seni seviyorum’. Kimisi için artık diyebilme imkânı da kalmamıştı.

Âşıklar Bayramı’nın, yıllar sonra bir gece yeniden yan yana gelen baba oğulun kırık ilişkisini kısa bir yolculuk içinde anlatan satırları sona erdiğinde, gene aynı anının zihnime düşmesine engel olamadığımı fark ettim.

Babayla hesaplaşamama meselesi şüphesiz ki bu coğrafyanın derdi olmakla sınırlı değil. Bununla beraber benzeşen hikâyelerimizin çoğunlukla buralı bir yanı da var sanki. Romanın kahramanı ‘babayla bozuk’ Yusuf, kırk yaşında Diyarbakır’da yalnız yaşayan bir avukat. Hikâye, gecenin bir vakti uyumaya çalışırken düş mü yoksa gerçek mi olduğunu ayırt edemediği ısrarlı kapı sesine duyduğu huzursuzlukla başlıyor. Aklından geçen ihtimaller önce kapıyı açmamaya sevk etse de sonunda dayanamayıp araladığında, elinde sazı ve tahta bavuluyla yirmi beş yıldır görmediği, bir deri bir kemik kalmış babasını karşısında buluyor. Kısa süreli kararsızlığın sonunda, “Yine de her oğul gibi, ne kadar direnirsem direneyim daha en başından babama yeniktim.” serzenişini okura duyurarak içeri buyur ediyor babasını. Gece gelen, yıllar içinde unuttuğu bir baba olarak aslında daha çok geçici olmasını umduğu bir misafir o anda.

Ne yapacağını, nasıl davranacağını kestiremeyen, soruları yıllarca yanıtsız kalmış Yusuf’un derdi bir değil. Bir yanda ne telefonlarına cevap verdiği ne de kestirip atabildiği sevgilisi Yıldız, öte yanda üniversite döneminde evinde kaldığı ve okul bittiğinde veda bile etmeden adının noktasını alıp kendisini geride bıraktığı sevgilisi Aylın. Özlem ve pişmanlıkla, adresini bulamaması kuvvetle muhtemel, gönderilen uzun mektuplara döktüğü bir ‘rüya’…

Kararsızlıkla sürdürdüğü hayatının orta yerine hazırlıksız giren babasının gelişine önce anlam veremese de ağır hasta olduğunu anlaması uzun sürmüyor. Kurtulmakla devam etmek arasında epeyce bocalasa da sonunda kayıtsız kalamıyor. Sazını aşkla kavrayan, dünyada artık misafir babayı Âşıklar Bayramı’na yetiştirmek üzere Kars’a doğru bir yolculukta buluyor kendini. Kırgınlıkların, öfkenin, suçluluk hissinin bir görünüp bir kaybolduğu eksik bir tanışmayı duygusal gelgitleriyle bu yolculukta yamalıyor Yusuf.

Yol boyu babasının kötüleştiği anlarda hastanelerin acillerine düşüyor adımları. İsyanı da adımlarını izliyor bazen: “Herkesin babası bir kere ölürdü. Alır götürür, yıkar, kefenler, toprağa gömer ve sonra acıyla bir hatırlanan bir ölüye dönüşürdü babalar. Benimki yıllardır tekrar tekrar ölüyor.”

Her uğrakta saz üstadı Aşık Heves Ali’yi saygı ve hayranlıkla ağırlayan insanların arasında, eksik hatıralarına babasının başkalarının gözünden yansıyan sureti düşüyor. Sönmüş anıların üzerindeki gölge, yol aldıkça aydınlanıyor. Yusuf’un önce anlam veremeyip yavaş yavaş çözdüğü; yol boyu soluklanılan her uğrağın, geride bıraktığı yarım kalmış aşklardan kendi mezar yerine kadar, babası için ayrı bir nedeni var.

Bingöl senin Erzurum benim dolanırken babasının geride bıraktığı aşkları gibi kendi gönül hikâyesinin de savrukluğunu izliyoruz Yusuf’un. Hayalinde yaşattığı Aylın’a özlemini okuduğumuz satırların peşi sıra, hastanede görüp facebook’tan arkadaşlık davetini kabul etmesini beklediği güzel hemşireye kadar arzuladığı bütün kadınların yüzündeki ifadeyi küçük bir kız çocuğununkine benzetmesi de tesadüf değil.  

İnsanlığın eski dertlerinden biri üstüne kurulu hikâyesiyle zamansız, sabahlara dek duyulan top seslerinin ancak sustuğu Suriçi’nden başlayan bir yolculuğun adımlarıyla bugünün romanı Âşıklar Bayramı.

Yazarın kendi külliyatının bazı duraklarına da uğradığı romanda çoğunlukla suskun baba-oğula yol boyu türküler eşlikçi oluyor.

Okur kitabın satırlarında tanıdık bir yaraya değse de hikâyesi hüzünde kaybolmadan kotarılmış zor bir metin olduğunun altı çizilmeli; dil, ince bir hattı ustalıkla izliyor. Yine de boğazda bir yumrunun roman boyunca asılı kaldığını söylemezsek bizim de sözümüz eksik kalır, içimizde kalmasın. 

KÜNYE: Âşıklar Bayramı, İletişim Yayınları, 2019, 227 sayfa