Bilimsel bir araç olarak Marksizm

O halde Newton’u anlamak için atılacak ilk adım, geçimyapısının egemeni olan tüccar sermayesinin, öncelikle hangi üretim güçlerinin geliştirilmesine gereksinim duyduğunu saptamaktır. Hessen, başlıca üç alana işaret ediyor: iletişim-ulaşım, madencilik ve savaş sanayisi.



22-09-2019 00:22

Cem Eroğul

Yordam Kitap, Marksist yayıncılıkta bir olay daha yarattı. Bugüne dek Marksizm, genel dünya tarihi, şu ya da bu toplumsal sürecin geçmişten günümüze evrimi, kapsamlı siyasal dönüşümlerin gerçekleşme biçimi ve sonuçları, iktisat tarihi, sınıflar tarihi, sistemler tarihi, siyaset tarihi gibi kapsamlı konularda çok başarılı tarih incelemeleri üretmiş, bunların birçoğu da Yordam Kitap’ta yayınlanmıştır. Buna karşılık, Marksizmin dar bir konuda ayrıntılı incelemeleri çok azdır. Bunların en ünlü ve bugüne dek aşılamayan örneği, Marx’ın, Louis Bonaparte’ın Aralık 1851’de gerçekleştirdiği hükümet darbesini inceleyen Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i adlı çalışmasıdır. Elinizdeki Boris Hessen kitabı da, işte bu türden, görece dar kapsamlı bir konuyu toplumsal gelişmenin ayrıntılarıyla alabildiğine aydınlatan, ender bulunan Marksist incelemelerden biridir. 

Kitabın konusu, 1931 yılında Londra’da toplanan Bilim ve Teknoloji Tarihi Uluslararası Kongresi’nde, Sovyet heyetinin üyesi olan o günkü Moskova Fizik Enstitüsü Müdürü Boris Hessen’in, Newton konusunda sunduğu bildiridir. “Newton’un Principia’sının Toplumsal ve İktisadi Kökleri” başlığını taşıyan ve aynı adla kitaplaştırılan bu eşsiz bildiri, Batı’nın yarı tanrı bir deha saydığı bir bilim insanının, nasıl kendi çağının üretim güçlerinin, toplumsal ilişkilerinin, sınıf mücadelesinin, bilimsel ve düşünsel gelişme ve çekişmelerinin ürünü olduğunu, titizlikle seçilmiş somut ayrıntılar ve ödünsüz bir kuramsal yaklaşımla, inanılmaz bir durulukla gözler önüne seriyor.

Yordam Kitap, çok yerinde bir seçimle, bildirinin sunuşunu bir İngiliz tarihçiye yaptırmış. Marksist Tarih Kuramı adlı kitabında Paul Blackledge, bu bildiriye, “Boris Hessen’in Newton’u” başlığı altında yoğun birkaç sayfa ayırmış. Konferansın en çarpıcı bir iki noktasına değindikten sonra, “Şu kadarını söyleyeyim ki,” diyor Blackledge, “J. D. Bernal, J. B. S. Haldane, Hyman Levy, Joseph Needham ve Lancelot Hogben gibi kendi alanlarının devlerinin hepsi Hessen’den etkilenmiştir.” Bunlardan Bernal, benim de gençliğimde, bilim tarihi dendiğinde akla gelen ilk isimdi. Blackledge’ın aktardığına göre Bernal, Hessen’in çalışmasını, “İngiltere’de bilim tarihinin yeniden değerlendirilmesinde başlangıç noktası” olarak görmüştür. Gerçek şudur ki, bu bildirinin açtığı çığırla, dünyaca tanınmış ve bir bölümü Büyük Britanya Komünist Partisi’ne üye olmuş bir kuşak İngiliz tarihçi yetişmiştir.

Hessen sunuşuna, tarihsel maddeciliğin çok bilinen ana savlarını sıralamakla başlıyor: Tarihin her döneminde insanlar, farkında olmadan, dönemlerinin üretim güçlerine denk düşen birtakım ilişkiler kurarlar. Başlangıçta üretim güçlerine uyum gösteren bu üretim ilişkileri ve bunların tüzel dışavurumu olan mülkiyet ilişkileri ile bu ilişkilerde egemen olan sınıf ya da sınıflar, zaman içinde üretim güçlerinin gelişmesine ayak uyduramaz ve bunlar için köstek durumuna gelir. O zaman bir toplumsal devrim dönemi açılır ve yeni üretim ilişkileri, yeni mülkiyet biçimleri ve yeni egemen sınıf ya da sınıflarla, gelişen üretim güçlerine uygun yeni bir tarihsel dönem başlar. Altyapıdaki değişiklik, şu ya da bu erimde, bütün düşünsel üstyapıyı kendine uydurur.

Hessen’in eşsiz hüneri, bu soyut çizgeyi, ismiyle, cismiyle ve bilimsel üretimiyle son derece tanınmış belli bir bilim insanının yaptıklarını açıklamak için gayet inandırıcı somutlukta bir çözümlemeye dönüştürmüş olması. İlk adımı, kahramanı Isaac Newton’u (1643-1727), tarihsel bir dönemleme içine yerleştirmek. 16. ve 17. yüzyıllarda doğa bilimlerinde gerçekleştirilen göz kamaştırıcı başarılar, feodal geçimyapısının çözüldüğü, tüccar sermayesinin, uluslararası deniz yollarının ve ağır sanayinin (madencilik ve metalürji) geliştiği bir ortamın verimidir. Newton da, yaklaşık olarak 17. yüzyılın ortalarından 18. yüzyılın sonlarına dek egemen olan tüccar sermayesi döneminin en parlak ürünüdür.

O halde Newton’u anlamak için atılacak ilk adım, geçimyapısının egemeni olan tüccar sermayesinin, öncelikle hangi üretim güçlerinin geliştirilmesine gereksinim duyduğunu saptamaktır. Hessen, başlıca üç alana işaret ediyor: iletişim-ulaşım, madencilik ve savaş sanayisi.  

15. yüzyılın ortalarında basım aygıtının  geliştirilmesiyle iletişim en temel ivmesini kazanmıştı. Ticaret için ana sorun, taşımacılığın veriminin artırılmasıydı. Eski çağdan beri, suyolu taşımacılığının karayolu taşımacılığından çok daha elverişli olduğu biliniyordu. Bunun daha da geliştirilmesi için, ülke içi akarsu ağının, kanallar ve farklı düzeylerde gemi taşımacılığını olanaklı kılan kaldıraç havuzlarla desteklenmesi, açık denizde yol bulma araçlarının gelişmemişliği yüzünden kıyılardan fazla uzaklaşamayan denizciliğin sorunlarının çözülmesiydi. Somut olarak yapılması gereken şeyler, gemilerin yük yetisinin ve hızının artırılması, seyir niteliklerinin (dalgaya dayanma, rotaya uyma, manevra yeteneği vb.) geliştirilmesi, iç suyollarının iyileştirilmesi ve denizlere bağlanması, açık denizlerde konum belirleme yöntemlerinin geliştirilmesiydi. Bütün bunlar da, genel mekanik alanının hidrostatik, hidrodinamik, gök mekaniği gibi alt dallarının çözmesi gereken sorunlardı.

Tüccar sermayesini ilgilendiren ikinci büyük üretim gücü madencilikti. 16. yüzyılda madencilik, dönemin en gelişmiş sanayisi haline gelmiş, lonca düzeninden bağımsız, büyük ölçekli sanayinin ilk örneği olmuştu. Çözmesi gereken başlıca sorunlar, bocurgat, vinç gibi basit mekanik aygıtları geliştirmek, galeri ve tünel yapımının gerektirdiği matematik araçları kullanmak, madenlerde durmadan biriken suyu dışarı pompalama yöntemlerini geliştirmek, havalandırmayı sağlamak, çıkarılan cevherin işlenmesi için yüksek fırınlarla üretime geçmekti. Bütün bunlar yine, mekanik genel alanının alt dallarını ilgilendiren sorunlardı.

Tüccar sermayesi için üretim güçlerinin hizmet etmesi gereken üçüncü büyük alan ise, o dönemdeki ticaretin olmazsa olmaz destekleyicisi olan savaş sanayisiydi. Gitgide yaygınlaşan ateşli silahlar içinde, 15. yüzyılda, özellikle topçulukta büyük ilerlemeler kaydedilmişti. Taş yerine metal gülleler, parçalı yerine yekpare top gövdeleri, gelişkin top arabaları kullanılmaya başlanmıştı. Marx’la Engels’in işaret ettikleri gibi, tarih boyunca ordular hep sanayi atılımlarına öncülük etmiştir. Nitekim, lonca düzeni ilk kez ordularda kurulmuş, büyük ölçekli makine kullanımı ilk kez savaşlarda ortaya çıkmış, ileri işbölümü hep ordularda başlamıştır. 17. yüzyılda topçuluk, lonca özelliğini tümüyle yitirip orduların düzenli parçası haline gelmişti. Metal işleyimini ilgilendiren gövde, gülle yapımı gibi sorunların ötesinde topçuluğun çözmesi gereken temel sorun, atış isabetinin sağlanmasıydı. Bu da, yine mekanik genel alanının bir parçası olan, namlu içi ve dışı balistik sorunlarının çözülmesini gerektiriyordu.

Hessen, bildirisinde, benim burada ancak yüzeysel olarak değinebildiğim bütün bu konuları, hem yordamsal özellikleri, hem somut üretim sorunları, hem toplumsal ilgi alanları, hem de bilimsel araştırmaların çözmeye çalıştığı sorunlar olarak, son derece ayrıntılı ve somut verilerle sunuyor. Bütün bunları sınıf çekişmesi ortamına yerleştirip Kilise’ye bağımlı olan zamanının üniversitelerinin, bu konulara bir katkıda bulunma bir yana, nasıl yeni fikirlerle mücadele eden gericilik kaleleri haline geldiğini gözler önüne seriyor. Bu gericiliğin temeli, Kilise’nin en büyük feodal mülk sahibi olması. Nitekim Katolik ülkelerde, toprağın en az üçte biri Kilise’ye ait.

Hessen’in bildirisinin aşağı yukarı üçte biri, Newton’u hem önceleyen hem de onunla çağdaş olan dönemin, üretim güçleri, üretim ilişkileri, sınıf mücadeleleri, belirleyici siyasal gelişmeleri (örneğin 1648-1688 İngiliz Devrimi), fikir hareketleriyle birlikte son derece aydınlatıcı ve dizgeli bir bütünlük içinde gözler önüne serilmesine ayrılmış bulunuyor.

Böyle bir girişten sonra bildiri, doğrudan doğruya Newton’a, kişiliğine, yaptıklarına, bilimsel verimine ve düşünce yapısına odaklanınca, Newton’un gökten düşmeyip yerden bittiğini gayet somut bir biçimde görmek olanaklı oluyor. Hessen Principia’nın soyut içeriğini yakından inceleyerek, bunun, çağının daha önce sunduğu somut sorunlarının çözümüyle nasıl doğrudan doğruya ilgili olduğunu ortaya koyuyor. Marksist çözümleyici olarak olağanüstü ustalığını da işte tam bu noktada gösteriyor. Çünkü,  Principia’nın üretim güçleriyle ilişkisini göstermekle yetinmiyor, Newton’un kuramının kimi tutucu yönlerinin ve soyut sunuluş biçiminin, nasıl sınıf savaşımında etkin bir oyuncu olmasıyla açıklanabileceğini de gösteriyor. Bunun için Newton’u, zamanının fikir mücadelesinin içine yerleştiriyor.

Hessen, öncelikle, 1648-1688 İngiliz Devrimi’nin Büyük Fransız Devrimi’nden temel farkını vurguluyor. Sayısal verileri kullanarak, 17. yüzyılda İngiliz aristokrasisinin çok geniş ölçüde yeni olduğunu, feodal düzene sarılmaktan çok, gelişmekte olan tüccar sermayesini kendi çıkarı için kullandığını vurguluyor.  Böylece yükselen İngiliz burjuvazisi, krala, Kilise’ye ve eski feodal düzene karşı mücadelesini, aristokrasinin bir bölümünün işbirliğiyle yürütme olanağını buluyor. Bu durum burjuvazinin işini kolaylaştırıyor, buna karşılık düşünsel cüretini törpülüyor: Fransız devrimi akılcılığı korkusuzca yüceltirken İngiliz devrimi tanrıcılığa sarılıyor. Bu da Principia’nın dünyevi sorunları küçümseyen matematik soyutçuluğunda, Tanrı gücünü fizik kuramının parçası haline getirişinde ve inançsızlığa şiddetle cephe alışında açıkça yansıyor. Hessen’in Newton dönemindeki fikir mücadelesini gözler önüne serişi, gerçekten de hayranlık verici bir düzeyde.

Ancak bildiri bununla da yetinmiyor. Son üçte birlik bölümünde, iki önemli katkıda daha bulunuyor. Newton’un madde görüşünü, Engels’in geliştirdiği madde kuramı ışığında tartışıyor ve bunun neden tanrıcılığa götürmesinin kaçınılmaz olduğunu gözler önüne seriyor. Arkasından, Engels’i de maddi temeline oturtarak, Newton’dan sonra ortaya çıkan enerji kavramının, nasıl 18. yüzyılın ortalarından itibaren gelişen buharlı makine yordambilgisinin ürünü olduğunu ortaya koyuyor. Isı gücünü mekanik güce dönüştüren buharlı motor, kuramda da termodinamiği mekaniğe üstün kılıyor.

Bildirisinin sonunda Hessen, tarihsel maddeciliğin ana görüşünü anımsatarak, bütün bu yordamsal ve kuramsal ilerlemelerin hep sınıf temeline dayandığını bir kez daha anımsatıyor. İngiliz bilimcilerine çağrıda bulunarak, bilimin gelişmesinde en büyük çıkarı olan proletaryanın siyasal safına katılmalarının, kendi bilimsel çabalarına en büyük desteği getireceğini vurguluyor.

Ne var ki proletaryanın, gününün Sovyetler Birliği’nde tarihin yalnızca nesnesi değil, öznesi de olduğunu söylerken, bürokratik devletin bu öznelliği yok ettiğini görmeyerek, kendi hayatına da mal olacak bir yanılgıya düşüyor.

Bu eşsiz metni Türkçe okura sunduğu için Yordam Kitap’a minnet borcumuz var. Boris Hessen’in, bu bildiriyi sunduktan yedi yıl sonra, 1938’de, Stalin’in buyruğuyla kurşuna dizilmiş olmasının büyük acısını ise  içimizde duymamak olanaksız.

Künye: Boris Hessen, Newton’un Principia’sının Toplumsal ve İktisadi Kökleri, çev. Ümit Şenesen, Yordam Kitap, Eylül 2019, 128 sayfa.