Barış Can yazdı | Makbul mahkûmdan, makbul olmayan mahpusa

"Corona virüsü bahanesiyle gündemde olan bu af tartışmasında, siyasi erkten siyasi mahkûmların salıverilmesi talebimizi yinelediğimizde bütün cevaplara hazırlıklı olalım. Devlet, siyasi mahkûmlar zaten tek kişilik ya da üç kişilik hücrelerde iki kişi kaldıklarından, doğal olarak da tecritte, yalıtılmış olmaları sebebiyle hayati riskleri olmadıklarını, 'sosyal mesafe'lerinin çok iyi ayarlandığını açıklarlarsa da şaşırmayalım."



07-04-2020 00:56

Barış Can

Cezaevleri, “makbul” olmayanın tarihidir de aynı zamanda. Cezaevleri, devletin belirlediği sınırlar içerisinde kalmayıp, yani makbul olanın dışına çıkıldığında, bu sınırların ötesine geçildiğinde olacakların sergilendiği bir gözdağı aracıdır. Bu gözdağı aracılığıyla vatandaşların-bireylerin devlete biat etme süreci sağlanmaya çalışılmıştır.

Türkiye’deki cezaevlerinde kapatılanlar adli  ve siyasi olmak üzere iki kavramlaştırma üzerinden değerlendirilir. Adli mahkûmlar genellikle “kader mahkûmu” üzerinden tanımlanır. Kader mahkûmu tanımlaması, her ne kadar makbul vatandaşın yapmaması gereken davranışları içerse de, makbul vatandaş kategorisi dışında tutulmaz. Kader mahkûmluğunun yaşadığı şartlardan, aile, eğitim, çevresel koşullar, anlık kişisel öfkeler vb. durumlardan kaynaklı  olarak oluştuğu değerlendirilir. Ve bu şartlardan dolayı düzene uyum sağlayamamış olan bu kişiler düzelebilme ihtimali olan, çok rahatlıkla rehabilite (ehlileştirme) edilebilecek makbul olabilecek vatandaşlar olarak görülürler.

Siyasi mahpusluk, ülkenin yönetilme biçimine karşı işlenen bir suç olarak görülür. “Siyasi suçun” arka planında bir iktidar mücadelesi vardır. Doğrudan makbullük tanımlamasını yapan devleti hedef alır. Devlet, belirli bir siyasi düzenin üst ve ana kurumu olduğuna göre, bu kuruma yönelen ve bu kurumla ilgili hareketler, doğası gereği siyasidir. Ve burada makbul vatandaş olmayanlar, mevcut toplumsal düzende değişime yol açabilme potansiyeli taşıdığı varsayılan "tehlikeli" düşünceler ve bu düşünceleri yayacak insanlardır. Bu düşüncelerden hareketle reddedici, ötekileştirici bir dil kullanılarak makbul vatandaş olmanın dili olarak düşmanlaştırılır. Bu kullanılan dille hem toplumdan hem de c-ezaevlerinde yalıtılmaya çalışılır. Bunun ilk örneğini Türkiye’nin ilk yıllarında görmek mümkündür. Siyasi  ve adli mahpuslar ilk dönem c-ezaevlerinde bir arada yaşarken ve hatta siyasiler adlilere okuma yazma, resim gibi bir takım dersler verip, c-ezaevinde uyuşturucu, kumarla mücadele ederken; 1934 yılından itibaren siyasi mahpuslar, diğer mahpuslarla irtibat kurmamaları için hapishanenin başka bir köşesine kapatıldılar. 1934'ün Ocak ve Şubatında hükümet hapishanelere iki talimatname gönderdi. Bu talimatnamede,  ‘adli mahkûmların sosyalistlerden etkilendiklerini ve hapishaneden çıkınca onlara para gönderdiklerini’ söylenerek, bu etkileşimi engellemek amacıyla birbirlerinden yalıtılmaları istendi. Makbul olan, potansiyeli olan,  kader mahkûmundan, makbul olmama durumuna dönüşme ihtimali en tehlikeli şeydir. Bu, içeride yalıtılıp ayrıştırılmalı hatta düşmanlaştırılmalıdır.

“Kader mahkûmluğu” kavramı içerisinde farklı suç tipleri mevcuttur. Kader mahkûmluğu içinde, patriarkal sistemin temeli ve bu sistemi yeniden üreten töre cinayetleri, namus cinayetleri diye adlandırılan suçlar en makbulü sayılmaktadır. Eski dönemlerde, c-ezaevlerinde makbul olan ağalar, kentleşme ile birlikte yerini çete liderlerine bırakmıştır. Bu makbullük biçimi idareyle, çeşitli güç odaklarıyla ilişkisinden güç alarak cezaevlerinde bir hakimiyet biçiminde karşımıza çıkar. Bu çete liderleri o kadar makbul olabilirler ki, makbullüğü kendi üzerinden tanımlayacak, referans noktası olarak kendilerini, kendi değerlilik ölçütlerini gösterebilecek bir iklim bulabilirler. Bunun örneğini yakın zamanlarda, bir çete liderinin, siyasi erkle aynı düşünceye sahip olmayan toplumun belli bir kesimini öldürmekle, kanlarının dökülmesine ilişkin tehditlerinde yaşadık. Dahası devletin, buna ilişkin yaptırımından çok, bunu pekiştiren söylemiyle karşılaştık. Bu gibi gruplar, politik olarak devletlerin kendi varlığına tehlike olarak  gördüğü muhalif kesimlere, gruplara, kişilere karşı 'derin devlet' denilen paramiliter güçler vasıtasıyla bunların etkisizleşmesi, bunlara korku salınması amacıyla yaratılır, desteklenir. Bunun en ayyuka çıkmış halini  Susurluk çetesinde görmek mümkündür. Bunu yapanlar o kadar makbuller ki örneğin, göstermelik olarak ceza alan Mehmet Ağar’ın cezasını rahat bir şekilde çekmesi için Adalet Bakanlığı cezaevi arayışı içine girdi. Sonunda ‘uluslararası yavaş şehir (cittaslow)’ ödülü alan Aydın’ın 6 bin nüfuslu Yenipazar ilçesindeki cezaevine yatması kararlaştırıldı. Doğayı ve yerel değerleri koruyup gürültü kirliliği ile mücadele eden yerleşim yerlerine verilen sakin şehir ödülü alan Yenipazar ilçesi içindeki  k1 Kapalı Cezaevi, Ağar gelmeden önce  ‘boyanacağı ve tadilat yapılacağı’ gerekçesiyle boşaltıldı.  Cezaevini yakınına helikopter pisti inşa edildi. 50 kişilik cezaevinde bulunan 42 mahkûm, çevredeki başka cezaevlerine gönderildi ve Ağar'a özel bir yer tahsis edildi. Kaldığı bu mekânda bir yıl boyunca ziyaretçi akınına uğrayan Mehmet Ağar'ın "Cezaevine girerken bunu bir devlet görevi olarak gördüm, görevimi tamamladım. Devlet 'gel' dedi geldik, devlet 'git' dedi gittik" sözleri bu manada makbul vatandaşlık- mahkûmluk açısından çok önemlidir. 

Bu tanımlamaların  yanı sıra kader mahkûmluğu tanımlamasının biraz daha genişletme çabasına şahit olmaktayız. C-ezaevleri tarihinde, dışlanan hatta c-ezaevlerindeki mahpusların oluşturduğu teamüllerde öldürülmeye varan eylemlere maruz kalan cinsel istismarcılar, tecavüzcüler, son 20 yıllık süreçte “kader mahkûmluğu” kategorisi  içine zımnen çeşitli veçhelerle sokuşturulmaya çalışılıyor. Özellikle 2016 yılından bugüne istisnasız, her yıl cinsel istismar yasası tartışmaları kamuoyu gündemine getirilmektedir. Küçük yaştaki çocuğa cinsel istismar, küçük yaşta evlilik; tecavüzcüyle evlendirilme, nikâh ile masumlaştırılmaya buradan da yasallığa meşruluk yaratmaya çalışılmaktadır. Böylelikle cinsel istismarcılar için zımnen kabul gören makbul vatandaşlık alenileştirilmektedir.

Böylelikle makbul vatandaşlık tanımlamasına bağlı olarak c-ezaevlerinde makbul vatandaş olmayan kategorisinde bir tek siyasi mahkûmluk kalmaktadır. Bütün problemin kaynağı sistemin, muhaliflerine ve c-ezaevlerine konan siyasi mahkûmlara siyasi erkin bakış açısından ve tanımlama biçiminden oluşmaktadır. Muhalifler, yani makbul olmayan kişiler, zaman içerisinde ajan, hasta, düşman ve terörist olarak nitelendirilerek bu tanımlamalara uygun olarak dışarıda ve c-ezaevlerinde muamele görmüşlerdir. C-ezaevlerinin, kapatma mantığı, kapatılan siyasi mahkûmların, siyasal rejime uygun davranan bireylerin, makbul vatandaşların, sahip olduğu haklara artık sahip olmadıkları, dolayısıyla iyi davranılmayı hak etmedikleri anlayışı üzerine kurulmuştur. Bu kapatılanlar, hiçbir hakkın taşıyıcısı olarak görülmemektedir. Politik hükümlüyü, varlığına yönelen bir tehdit olarak değerlendirir. Bu nedenle hukuksal ilkelerle değil, siyasi saiklerle hareket eder. Nitekim geçmiş tarihlerde c-ezaevi görevlileri, devletin bu konudaki egemenliğini ispatlamak için, kanlı müdahalelerde bulunmaktan çekinmemişlerdir. 1996 yılında Diyarbakır E Tipi Cezaevi'nde, 1999 yılında Ankara Ulucanlar Cezaevi'nde, 2000 yılında 'Hayata Dönüş' ismi ile yapılan cezaevlerindeki operasyonlar, ilk anda akla gelen, egemenlik girişimi olarak belirginleşir. 

C-ezaevinde tek belirleyici güç olan devlet, c-ezaevlerini evrensel hukuk normlarının ön gördüğü biçimde düzenlemez. C-ezaevleri rejimin tüm çıplağıyla görünür olduğu mekânlardır. Sınıf kini denilenin en görünür olduğu ve hatta bu sınıf kininin en çıplak haliyle uygulandığı mekânlardır. Dolayısıyla yukarılarda anlatıldığı üzere bugünlerde Corona virüsü dolayısıylaymış gibi gündemde olan ve muhtemelen yasalaşacak olan af tasarısından, politik mahkumlar, makbul olmayanlar için bir şey beklemek süregelen bu devlet mantığı ve siyasi tanımlama biçiminde olanaklı değildir. Kendisi gibi düşünmeyene tahammülü olmayan bir yapıdan bırakın bunu yapmasını beklemek, bunu toplumda tartıştırmama çabası içinde olacaktır. Böyle bir şeyi istemek, dillendirmek, teröristlik, vatan hainliği üzerinden yaftalanacaktır. Öyle ki bu af yasası tartışmaları 2018 yılından beri MHP'nin gündemde tuttuğu, AKP'nin de siyasi hesaplarla ötelediği bir düşüncenin ürünüdür. Bu fikriyat bu zaman diliminde Corona vesilesiyle vücut bulmuştur. 

Şu tespitte de bulunmadan bitirmeyelim… Siyasi mahpuslar, 19 Aralık 2000 tarihinden beri F tipi cezaevlerindeki tek kişilik ve üç kişilik hücrelerde  kapatılmaktadır. 5 yıldızlı otel diye kamuoyuna sunulan F tipi c-ezaevleri, mahpusların yalıtılıp izole edilerek, fiziksel ve ruhsal bütünlülüklerine zarar verilmesi amacıyla tasarlanmıştır. Bu tecrit ve imha sistemi bütün tepki, eylemliliklere rağmen devam etmektedir. Corona virüsü bahanesiyle gündemde olan bu af tartışmasında, siyasi erkten siyasi mahkûmların salıverilmesi talebimizi yinelediğimizde bütün cevaplara hazırlıklı olalım. Devlet, siyasi mahkûmlar zaten tek kişilik ya da üç kişilik hücrelerde iki kişi kaldıklarından, doğal olarak da tecritte, yalıtılmış olmaları sebebiyle hayati riskleri olmadıklarını, 'sosyal mesafe'lerinin çok iyi ayarlandığını açıklarlarsa da şaşırmayalım.