Barış Can yazdı | Aynı gemide değiliz



04-05-2020 11:51

Barış Can

Aydınlanma ile birlikte başlayan insanın tanrılaşma serüveninin önemli dönemlerinin yaşandığı bir çağdayız. İnsan, bu yaratım serüveninde doğaya hâkim olmak için birçok teknolojik alet geliştirdi.  Uzak-yakın kavramlarının içeriği ile insanlardaki algısı değişti.  Mesafeleri saatlere, dakikalara indiren araçlar yapıldı. Uzağımızda olan herkesi yanımızda taşımaya, anında görüntülemeye başladık. Uzakta olmak, yakında olmak değişince birkaç gün içinde bize ulaşan, nerede olduğunu bilmediğimiz, belki de adını bile duymadığımız, üretenin kültürünü bile bilmediğimiz ülkelerden, bilgisayarda, cep telefonlarında görüp ürünler aldık. Bir tuş ile milyonlarca insanı öldürecek, atom bombaları, nükleer bombalar, kimyasal bombalar, füzeler yaptık, silahlar ürettik. Yarattıklarımızla övündük, yüceleştik. İlişki değişti, yaratılanla yaratan arasındaki ilişki. Aynı zamanda doğaya ve birbirimize karşı gücümüzü buradan tanımladık ve bu yarattıklarımıza tapındık. Böylelikle yaratanın, yarattıklarına tapındığı bir dönem oluştu. Doymayan, yedikçe büyüyen bir dev yarattık. Büyük kocaman laflarla, yaratanın yaratılana değer atfettiği, değer biçtiği, kendi biçtiği değere tapınan bir narsizm… Şimdilerde füzelerin, jetlerin, iletişim araçlarının, arabaların, uçsuz bucaksız gökdelenlerin vb. yaratımların bu kadar görünür ve kudretli olduğu bir yerde, bu yaratımların yanında bir hiç olan birilerini aşağılamak için kullanılan bir kavramın, virüsün, doğadaki gözle görülmeyen gerçekliği, tapınılan, yedikçe büyüyen devi kemiriyor. Bu devi yaratan ve yarattığına tapan, bir kez daha ne kadar güçsüz olduğunun telaşında. ''Acaba ne olacak, yeni durum ne'' sorularıyla kafalar meşgul ve buna ilişkin konuşmaların yoğun yapıldığı, yazıların sık yazıldığı bir süreçteyiz. Her şey bir kakofoni. Belki de ilk defa, bu corona günlerinde, Ockham'lı William'ın Usturası’na [1] bu kadar ihtiyaç duyuyorum.

Bu kakofonideki -sıkça kullanılan- en popüler cümle "aynı gemideyiz" cümlesidir. Her sıkışmışlıkta olduğu gibi şimdi de kullanılan "aynı gemideyiz" cümlesi, naif gözüken bir tümce aslında ama bir o kadar da tehlikelidir. Çünkü kavramların içeriklendirilmesi ve kullanım biçimi ideolojiktir. Kavramlar, içeriklendirilmesi itibarıyla bir şeye tekabül eder. Söylemi oluşturan kavramlar, rıza üretmek için kullanıldığı gibi hatta sistemi yeniden üreten önemli araçlardır. Corona günleri vesilesiyle kapitalizmin krizi ve olanakları üzerinden yapılan sistem tartışmalarında "aynı gemideyiz" vurgusunun sürekli tekrarı ideolojik bir söylemin alt yapısını oluşturmaktadır. ‘Aynı gemideyiz’le başlamak, ‘aynı gemideyiz’e varmaya çalışmak, önsel olarak bir pozisyon almaktır. Bu pozisyon, kendini bu sistem içinde tanımlayıp (farkında olarak/olmayarak), bu sistemin sunduğu olanak ve ölçülerde politika yapmayı, salt içinde kalarak sistemi yeniden üretmenin durumudur aslında. Tam bu noktada, kim, kiminle ve nasıl aynı gemide soruları anlam kazanır. Bu geminin malzemelerini üretenler, gemiyi omuzlarında yükseltenler ile bu geminin sahibi görünenler arasında, geminin sahiplik ilişkisi babında bir değişim oldu da biz mi farkında değiliz? Aslında bunların cevabını bulabilmek için corona ile başlayan süreçte daha görünür olan maddi gerçekliğe, toplumsal alana, geminin içine bakmak yeterli olacaktır.

Corona ile başlayan süreçteki devletlerin temel stratejisi fiziksel teması azaltmak ve sokağa çıkmamak üzerine oluşturuldu. Türkiye'de de insanlara ‘evde kalın’ çağrıları yapıldı. Çalışan kesim için, yoksullar için çıkamamak, coronadan değil açlıktan ölmek demekti. Özellikle salgının ilk günlerinde, üretimin/hizmetin durması veya yavaşlaması bahane edilerek pek çok işçi işten çıkarıldı. Devletin aldığı kararlar doğrultusunda birçok işyerinin yasaklı veya zorunlu olarak kapatılması durumu oluşunca da yoksul kesimlerin işsizlikten zorunlu evde kalıp açlıkla imtihanları başladı. Böylelikle, yaratılan işsizler ordusu evlerde kapatıldı. Corona virüsü öldürürken, sınıf, cinsiyet, etnisite farkı gözetmiyor deniyordu. Ama işçiler, fabrikalarda, tersanelerde, inşaatlarda, marketlerde çalıştırılmakta hatta sokağa çıkma yasağı uygulandığı gün bile fabrikalar işletilmektedir. 20 yaş altına sokağa çıkma yasağı uygulamasına geçildi ama 20 yaş altı işçiler kapsam dışında tutuldu. Devletin herkes için virüsten korunmak için kurduğu temel strateji 'sosyal mesafe' işçiler için hiçleştirildi. Aman üretim durmasın, kârımız durmadan kazancımız bol olsun, temel desturuydu gemi sahiplerinin. Bu çalışanlar ölse de evde tuttuğumuz milyonları var. Hem de daha ucuza... Bizdeki manzara böyleyken başka ülkeler farklı mı ki? Aslında üç aşağı beş yukarı her ülkede aynı manzara yaşanmaktadır. Örneğin ABD'de açıklanan corona kaynaklı ölümlerin çoğunun afroamerikalı yoksullardan olması ve hala çalışanların çoğunun afroamerikalı olması virüsün ırkçılığıyla açıklanamayacağına göre, bunu ne ile açıklayacağız? Evet, corona virüsünün gözetmediği farkı devletler, hükümetler sınıfsal karakterlerine uygun olarak gözetmektedirler. Evde kal çağrısı yapanlar, işçi, emekçi, yoksul kesimin yaşamlarını nasıl sürdüreceğine dair bir şey söylememekte ama temsil ettikleri sınıfın kârına zeval gelmemesi için paketler açıklamaktadırlar. Hükümetin bu konudaki politikasızlığı, aslında sınıfına uygun davranması, emekçi ve yoksul kesimin hayatına mâl olmaktadır. Şu anki gemide, corona vesilesiyle hem üretim ilişkilerinde hem siyasi karar alma süreçlerinde mevcut olan sınıfsal ayrım, daha keskinleştirilerek, daha da belirginleşmiştir. 

Corona ile birlikte tüm bu yaşananlara rağmen gemide yeni bir şey yok mu?  Tabi ki var. Artan işsizlikler, yoksulluklar, artarak devam eden iş yerlerinin iflası mevcut geminin içinde. Muhtemelen bunların yanı sıra yeni tüketim alışkanlıkları, yeni iş, yeni iş kolları da oluşacaktır, fakat bunların hepsi birer sonuçtur. Bunlar coronanın değil, binilen geminin sonucudur. Bu, zaten var olan kapitalizm krizinin, bir virüse yüklenerek, corona vesilesiyle kapitalizm krizinin insanların gözünde görünmez kılınma çabasıdır. Tabi ki kapitalizm bir kriz yaşamaktadır. Bu kendini yeniden üreten, canlı bir organizma olan kapitalizmin sonlanacağı, devam etmeyeceği bir kriz olmadığı gibi kendi kendini sonlandırıp/sınırlayıp komünist politikalara geçeceği bir kriz de değildir. Burjuvazi güçsüz olduğu dönemlerde yüzünü devlete döner, kurtuluşunu her zaman devletin himayesinde arar, ancak güçlü olduğu zamanda, sırf ekonomik üstünlüğünden dolayı, her türlü devlet müdahalesini kınar. Kapitalist devlet ise kendi iradeleriyle sorumluluk üstlenir ya da geri çekilir. Bu denge, kapitalizm için her kriz döneminde kullanılır. 1929 Krizi ve krizden çıkışta Keynesyen politikaların benimsenmesi ile birlikte olmuştur. 

İkinci Emperyalist Savaşım sonrası döneme hâkim olan Keynesyen teori 1970’li yılların ortalarından itibaren gözden düştü ve neoliberal sosyal ve ekonomik politikalar dayatıldı. Sermaye sınıfının kâr oranlarını restore etmek için savaş sonrası kazınılan tüm kazanımlarının geri alınmaya çalışıldığı bir dönem oluştu. Ancak 2008 Küresel Krizi, devletin ekonomiye müdahalesini tekrar gündeme getirdi. Tarihteki örneklerinden de olduğu gibi kapitalizmin, kendi varoluşunu dengelemek için bu dönemlerde, devletin sosyal politikalara ağırlık verdiği görülür. Buralardan komünizm ummak, kendiliğinden sermayenin, yönetenlerin corona nedeniyle duygusallaşıp, insafa gelip, bulundukları iktidardan vazgeçmeyi beklemek en yalın hâliyle saflıktır.

Gemi aynı gemidir, su alan bölümleri yamalanır, yoluna devam eder. Peki yönetenler, "Hepimiz coronadan çok etkilendik, adil, birlikte yöneteceğimiz, erkimizi terk edip, insanı merkeze koyan yasalar yapalım" mı diyecekler? Bu yamalanan gemide, devletin baskı aygıtları vasıtasıyla var olan baskı artacaktır. Muhtemel toplumsal hareketlerin ve bunu örgütlemeye çalışacakların çabaları ile, politik olmanın suç olduğu/olacağı bir ortamda bunların sindirilmesi çabasının yaşanacağı bir süreç var olacaktır. Bunu bu corona günlerinde yaşanan, belediyelere kayyum atanması, çetelerin, tecavüzcülerin dışarı salınıp siyasi mahpusların içeride tutulması, bırakın sistem eleştirisi yapmayı, siyasi erkin uygulamalarını eleştirmenin bile gözaltı nedeni olduğu, devletin bir kurumu olan seçilmiş büyükşehir belediyelerinin yardımlarının engellenmesi ve bunların devlet içinde devlet olarak adlandırması gibi uygulanan politikalarda görmekteyiz, deneyimlemekteyiz. Kendi dışındakilere politika yaptırmama, kendi politik çizgisinin dışındakini suçlu, terörist, hain olarak yaftalama şeklinde devam eden bir sürecin giderek tavan yapacağı bir dönemdeyiz. Çetelerden ve tecavüzcülerden boşalan cezaevlerinin muhaliflerle, yoksul halkalarla yeniden doldurulacağı bir dönemdeyiz. Yani bu anlamda da geminin içinde değişen bir şey yok. Değişen bir şey varsa o da var olan baskı ve şiddet politikalarının artarak devam edeceğidir.

Peki, bu gemi hangi gemi, kimin gemisi?

Bu geminin, işçilerin, işsizlerin, kadınların, emekçilerin, yoksulların gemisi olmadığı kesin. Bu gemi kapitalizmin gemisidir. Kapitalizm varlığını artı değere, kâra borçlu olan bir sistemdir. Her canlı organizma gibi kapitalizm değişiyor, eviriliyor, krizler yaşıyor. Ama gemi karaya oturduğunda, bu gemi artık o gemi olmayacaktır. Dolayısıyla biz aynı denizdeyiz fakat aynı gemide değiliz. Bizim ayrı bir gemimiz var. Kapitalizme zincirlenmek aynı gemide olunduğu anlamına gelmez. Bu aynı deniz içinde, denize indirilmiş filikalarda zincirler vasıtasıyla gemiye bağlatılanlarla, zincirlere bağlayanlar arasındaki bir ilişkidir. Zincirlere vurulanların, yarattıkları ile var olan bu gemiye, kendini geminin sahibi  olarak tanımlayanların, istediği sayıda, zamanda ve istediği biçimde gemide bulunmaları bir zorunluluk durumudur. Aynı gemi denilen bu sahipli gemide, sahipler jetlerle korunaklı adalara çekilirken, gemiye zincirlenenler otobüslerle, fabrikalara,  tersanelere, şantiyelere velhasıl ölüme gitmektedir. Aynı gemidekiler kâr hesabı yaparken gemiye zincirlenenler açlık sefalet hesabı yapmaktadır. Kendini gemi sahibi görenlerle o gemiye zincirlenmeye çalışılanlar arasında aynı gemide bulunma ilişkisi yoktur. Tarihsel bir anda zorunluluk ilişkisinde gelişen bir durumda aynılık ilişkisi, sahiplik ilişkisi gelişmez. Zincirle bağlı olanların, şarklıları, türküleri ve gemileri ayrıdır. "Aynı gemideyiz" gibi söylemler egemen ideoloji üzerinden ezilen ve sömürülen sınıfların egemen sınıf gibi düşünmeye, olgulara, toplumsal süreçlere onların gözüyle bakmaya zorlanmalarının araçları olarak kullanılır. Bundan dolayıdır ki bu ideolojik söyleme karşı; “Hayır aynı gemide değiliz, aynı denizdeyiz, bizim bu gemide yerimiz yok” diyebilmeliyiz. Bizim, gücünü kendini inşaa edenlerden alan, herkesin sahip olduğu, denizle uyum içinde olan, bir gemiyi yapabilme becerimiz, bilgimiz, kudretimiz var. Politik özne olarak bizlerin ana gündemimizden, kendi gemimizi inşaa önceliğimizden vazgeçmeyerek önümüze ve daha ileriye bakabilmemiz gerekir

[1] On dördüncü yüzyılın en etkili filozof ve mantıkçılarından biri olan Ockhamlı William'a göre, zorunlu kalmadıkça şeylerin sayısında bir artışa gitmemek gerekir. Daha az şey kullanılarak yapılabilecek bir açıklama daha fazla şey kullanılarak yapılandan üstündür. Bu yaklaşıma felsefe tarihinde "Ocham'ın Usturası" adı verilmiştir.