Barınma sorunu ve kapitalizm



28-09-2021 00:56

Alper Çavuşoğlu

Yükselen kiralar ve kiralık konut miktarındaki azlık nedeniyle barınma sorunu gündemimizi yakıcı bir şekilde meşgul ediyor. Temel bir insan hakkı olan barınma hakkı, mülk sahiplerinin mülkiyet hakkına feda ediliyor. Bahsettiğimiz barınma hakkı sadece başını bir yere sokabilme hakkı da değil üstelik. İnsani koşullarda, insan haysiyetine yaraşır bir konut sahibi olmak bu hakkın olmazsa olmazlarından. Oysa Türkiye’de yaşayan milyonlarca öğrencinin ve işçinin bu anlamda gerçek bir barınma hakkından faydalanabildiğini söylemek mümkün görünmüyor. Durum Türkiye’yle de sınırlı değil elbette, “gelişmiş demokrasi”lere sahip ABD, Almanya, Avustralya gibi ülkelerde de konut krizi bir süredir konuşulan bir gündem. Bu da bizi küresel kapitalizmin barınma krizi konusundaki tutumunu incelemeye götürüyor.

Kapitalizmin içine girdiği krizler hep konuşulur. Ancak krizler konuşulurken bu krizlerin sisteme hep zarar vereceği varsayılır. Oysa günümüzün kapitalist birikim rejimi olan neoliberalizmi “yaratıcı yıkım” olarak betimleyen David Harvey’in iddiasına göre günümüzde kapitalizm, doğurduğu krizleri kendi lehine çevirebilmekte, sermaye dağılımını “yaratıcı bir yıkım” aracılığıyla yeniden düzenlemeyebilmektedir. Neoliberal kapitalizm sadece ekonomik krizleri değil; doğal afetleri (örneğin ABD’deki Katrina Kasırgası), toplumsal olayları (iç savaş, etnik çatışmalar) ve savaşların yarattığı krizleri de bu doğrultuda kullanabilmektedir. Harvey’e göre krizlerin yeni işlevi, sermaye ve mülkiyetin kreditörlere transfer edilmesidir. Hatta Neoliberalizm; krizlerden kaçınmak bir kenara onları kendi ihtiyaçları için kullanabildiği oranda kriz tetikleyen mekanizmalar üretmeye başlamıştır.[i]

Örneğin, ABD’de barınma sorunu kendisini özellikle evsizlik sorunu olarak göstermektedir. Sokaklarda yaşayan yüz binlerce insana devlet ve eyalet bütçesinden ayrılan milyonlarca dolarlık ödenek özel barınma evleri ve sağlık kurumları için barınma krizini kârlı bir hale getirmektedir.[ii] Neoliberal devletin, bütün sosyal alanlardan çekilerek bunları özel sermayenin eline bırakması, en temel insan haklarından biri olan barınma hakkının da kâr aracı olarak görülmesine neden olmuştur.

Bir başka değinilmesi gereken konu da Naomi Klein’in “felaket kapitalizmi” olarak nitelendirdiği fenomendir. Klein’ın anlatımıyla felaket kapitalizminin taktiği çok açıktır: Bir krizin ortaya çıkması beklenir (hatta bazı durumlarda, bir kriz yaratılır), kriz sonucunda bu sorunla mücadele için “olağanüstü siyaset” olarak adlandırılan kriz yönetimine geçilir, kısmen veya tamamen demokratik normlar askıya alınır ve ardından sermayenin istek listesi uygulanmaya başlar. Müteahhitler devreye girer ve kötü yapılan işler için vergi indirimleri ve teşvikler elde ederler.[iii] Klein, ABD özelinde konuyu anlatırken Katrina Kasırgası örneğini veriyor. Bu örneği Türkiye’ye uyguladığımızda Suriye İç Savaşı’nın yarattığı barınma krizini kendi inşaat devlerini zenginleştirmek için kullanan, yangın felaketi sonrası köylülere krediyle ev sahibi olmayı teklif eden iktidarın, Türkiye’de de yurt ve kira sorunu olarak karşımıza çıkan krizi bir sermaye aktarımı için kullanacağına dair derin şüpheler oluşuyor.

Buraya kadar anlatılanlardan anlaşılacağı kadarıyla bugün Türkiye’de karşı karşıya olduğumuz barınma krizinin; ne sadece ülkenin içinde bulunduğu ekonomik krizin sonucu olduğunu ne de ev sahiplerinin aç gözlülüğünden ya da düşüncesizliğinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Aksine şu an içinde bulunduğumuz durum kapitalist piyasaların günümüzdeki temel mantığına çok uygun özellikler arz etmektedir: Bir hakkın korunması bir başka hakkın kısıtlanması anlamına geliyorsa, kapitalist toplumlarda hangi hakkın korunacağına piyasalar hakkın kârlılığına göre karar verir.  Barınma krizinden bahsedersek, bu kriz halinde işçilerin ve potansiyel işçilerin (öğrencilerin) barınma hakkına karşılık mülk sahiplerinin mülkiyet hakkının (ya da onun doğal bir sonucu olarak mülkünü dilediği bedele kiraya verme hakkının) karşı karşıya geldiği bir durum yaratılmaktadır. Ev kiralarının giderek artmasını sağlayan piyasa koşulları kapitalizm için daha büyük kâr getiren bir kriz anlamına gelmektedir. Zira, emek piyasasında işçiler giderek ağırlaşan ekonomik koşullar karşısında güvencesiz ve esnek çalışma koşullarına tâbi kılınmakta, buna yönelik olarak gösterilen rıza, yine sistemin kendi içindeki ekonomik araçlarla üretilmektedir. Bunun yeterli olmadığı durumlarda ise devlet bütün zor gücüyle barınma hakkını talep edenlerin karşısına dikilmektedir. Yeni konut ve yurt projeleriyle sermaye aktarımı sağlanmaktadır.

Buraya kadar kapitalizmin genel anlamda barınma krizinden nasıl kâr edebileceğini konuştuk. Ancak Türkiye öznelinde bu durumun özellikle öğrencileri ilgilendiren iki yönü daha bulunuyor. İlki elbette cemaat yurtları meselesi. Türkiye’nin yakın tarihi, eğitim hakkının ve barınma hakkının cemaatlerce suistimaline dair sayısız örnekle dolu. Sosyal alandan çekilen neoliberal devletin yerini 80’li yıllardan beri cemaatler doldururken, bu durum son yirmi senedir kasıtlı bir sermaye aktarımına sahne olmaya devam ediyor. Dolayısıyla yeni yurtların yapılmasına yönelik olarak toplumda üretilen rıza benzer bir sermaye aktarımıyla sonuçlanabilir. 

Bir başka durum da Önder Algedik’in Gazete Duvar’daki yazısında[iv] bahsettiği öğrenci garantili boş yurtlar meselesi. Kendisinin atıf yaptığı habere[v] göre bazı Anadolu şehirlerinde yap-işlet-devret modeline göre yurtlar yapılmış. Yap-işlet-devret yöntemiyle özel sektöre 15 ile 35 yıl yatak başına ücret ödeme garantisiyle yapılıp, KYK'ya devredilen yurtların yarısı boş, bazıları ise hiç açılmamış. Ancak özel sektör yurt boş da olsa her yatakta öğrenci yatıyor gibi parasını devletten alıyor. Isparta, Kırklareli gibi illerde yapılan yurtların kapasitesi, ildeki öğrenci sayısının üstünde. Bu yap-işlet-devret yurtların üniversite kampüsünün içine yapılması halindeyse üniversite kira dahi almıyor.

Bütün bu anlatılanlardan anlaşıldığı gibi, kira sorunu ve barınma hakkı meselelerinin aslında kapitalizmin yönetilebilir krizlerinden biri olduğunu ihtimal dahilinde bulundurarak, krize karşı çözüm önerilerini gündeme getirirken dikkatli olmak gerekiyor. Bunun da yolu sorumluları doğru teşhis ve teşhir etmekten geçiyor. Zira, sorunu sorumlusundan bağımsız ve siyasi bağlamından kopuk bir konut-yurt sorunu olarak görmek günün sonunda felaket kapitalizminin faydasına oluyor.