Almanya'ya göç eden Öztürk ailesiyle konuştuk: 'Türkiye’de koşullar ne kadar zor olursa olsun insanın en son tercih edeceği yol göç olmalı'

Bu söyleşi dizisini hazırlayan gazeteci de dahil söyleşilere konuk olan tüm kişiler Türkiye dışında yaşayan ve Türkiyeli olan kimselerdir. Söyleşiler, Türkiye dışında yaşamaya dair fikir ve bilgi vermek, konukların yeni yaşamlarından hikayelere tanıklık etmek amaçlıdır.



23-04-2021 12:38

Hilal Seven – Londra

Başka Yerde Hayat söyleşilerine bu hafta Berfin ve Yunus Öztürk çifti ile çocukları Binevş ve Argeş’i konuk ettik. Çocukların ikisi de sohbetimize dahil olmak istemedikleri için yalnızca fotoğraflarda yer almak istediklerini söylediler. Ve aralarda konuşmalarımıza kısmen kulak verdiler.

Yurt dışına yaşamaya giden Türkiyeli ‘yeni göçmenler’ serisinin bu dokuzuncu ve son yazısı, dizinin önceki söyleşilerinden her anlamda farklı oldu. Yazıdan anlaşılacağı gibi gerek hikâyenin ağırlığı gerek anlatılanların göç edilen topraklardan ziyade Türkiye ve sınırlarında yaşananlar etrafında dolaştığı bu sohbet tüm anlatıcıları açısından aktarması güç bir görüşmenin sonucunda ortaya çıktı. Anlatılanların çoğunlukla birinci ağızdan aktarıldığı haliyle yazıya döküldüğü bu yazıda, bahsi geçen olaylar tarihi bir dönemin yaşanmışlıklarını konu ettiğinden anlatılanları en az müdahaleyle aktarmaya çalıştım.

7 Eylül 2015 tarihinde Cudi Mahallesi’ndeki evinin önünde kapıda beklerken keskin nişancı kurşunuyla öldürülen 10 yaşındaki Cemile Çağırga’nın anısına…

*Mamoste: Öğretmen, hoca, muallim.

*Botan: Şırnak ve Hakkari illerinin içinde olduğu bölgeye verilen ad.

Okuyucularımızın sizi tanıyabilmesi için biraz kendinizden, nerede olduğunuzdan ve orada bulunma nedeninden bahseder misiniz?

Berfin: Biz şu an da Almanya’nın Torgelov kasabasında yaşıyoruz. Bundan öncesinde Mardin’de yaşıyorduk. Ben yirmi yıldır kadın hareketinin içinde aktivistim. Mardin’deyken Binevş’in doğumunun ardından bu alanda çalışmalarıma daha da hız verdim. 17 Ekim 2016’da Mardin Büyükşehir Belediyesi’ne kayyumların atanmasıyla hayatımızı başka bir yöne çeviren bir süreç başladı. Yol arkadaşım Yunus’un gözaltına alınması ve KHK ile görevinden ihraç edilmesiyle tüm hayatımız değişti ve oldukça zorlaştı. Sonra da 5 Temmuz 2018’de Mardin’de ayrılarak yola çıktık ve artık o tarih bizim için öncesi ve sonrası diye adlandırdığımız iki dönemin arası oldu.

Yunus: Ben 12 yıl felsefe grup öğretmenliği yaptım. Mesleğe Batman’da başladım, ardından Erzurum’da görev yaptım ve son olarak 2011 yılında Mardin’e geldim. 2014 yılında ise sosyoloji alanında yaptığım araştırmalarım nedeniyle belediyede çalışmam yönünde teklif aldım ve öğretmenlik görevimi bırakarak belediyede göreve başladım.

7 Haziran seçimlerinin ardından, Türkiye’de mevcut iktidar Kürt siyasal hareketini bitirmek adına bir karar aldı ve Kürdistan’daki belediyeleri gasp etmeye başladı. 2014 yılında 3 tane büyükşehir belediyesi, 102 tane belde ve ilçe de dahil olmak üzere bütün belediyelere kayyım atandı. O dönem Mardin Büyükşehir Belediyesi’nde İnsan Kaynakları ve Eğitim İşleri Daire Başkanlığı işlemlerini yürütüyordum. 2017 yılının ekim ayında belediyemize kayyım atandığı zaman bizler beş günlük bir direniş gerçekleştirdik. Belediye eş başkanlarımızın görevden alınmasını hem ahlaken hem de siyaseten kabul etmediğimizi söyledik. Eş başkanımız Ahmet Türk ve birçok çalışma arkadaşımızın da içinde bulunduğu bir grup olarak direnişimizin beşinci gününde göz altına alındık. 25 günlük gözaltı sürecinin ardından beraberinde olduğum 25 kişi ile birlikte tutuklandık. Ben de dahil hakkında soruşturma açılan 400 kişi belediye görevinden ihraç edildi. Burada da amaç kayyım olarak atanan valinin rahat çalışmasına olanak sağlamaktı. Beş ay cezaevinde kaldım ve sonra tahliye oldum.

Mamoste Yunus’un gözaltı sürecinde evde neler yaşandı?

Berfin: Bir öğlen evdeyken beni emniyetten arayıp eşimin göz altına alındığını söylediler. Ertesi günde evimize yirmiye yakın özel harekât polisi tarafından baskın oldu. Baskın esnasında ben Argeş ve Binevş evde yalnızdık. Beş tanesi başında maskeyle içeri girmeye çalıştı. Ben de onlara evde sadece çocuklarımın olduğunu ve uyuduklarını, zaten çok zor bir gün geçirdiğimizi ve böylesi bir manzaranın onlarda travmaya yol açacağını izah etmeye çalıştım. Binevş o zamanlar beş, Argeş ise sekiz yaşındaydı. Polislere kibarca maske takmamalarını ve eve ağır silahlarla girmemelerini söyledim. Sonra maskelerini çıkarttılar. Toplamda 3,5 saat boyunca bütün evimizi talan edilircesine aradılar. Argeş’in uyanması çok kötü oldu. Polislerden biri arama yapmak için Argeş’in yatağının altına girdi ve oradan çıkarken karyolaya takıldı. Sonra karyola sallanınca Argeş uyandı ve Argeş’in gözü polisin silahına takıldı. O an çok zordu. Argeş o zamanı hala hatırlıyor.

Sonra Yunus gözaltına alınışının 25. gününde bir gün süren bir mahkemeye çıkarıldıktan sonra tutuklandı. Bizim için sürpriz değildi. Ondan sonra bizim için yaşam değişmeye başladı. Tüm mal varlığımıza el konuldu, banka hesaplarımız bloke oldu ve aslında en trajik olanı ise hastanelerde hiç tedavi göremedik. Ben Yunus’un sigortasından yararlanıyordum ve Yunus ihraç edildiği için T.C. kimlik numaramız sisteme girildiği anda orada kırmızı bir buton yanıyordu. Yani bir anlamda uyarı işaretiydi. Gülenist harekette yeşil ışık yanıyormuş onu da öğrendik. O günden sonra biz yeşil kart bile alamadık. O süreçte bildiğin gibi ekonomik koşullar nedeniyle taşındık, daha küçük bir eve geçtik. O zaman her anlamıyla zordu.

İlk defa evinize geldiğimde sıcak bir aile yuvasına gelmiş gibiydim. O zaman geniş ve ferah bir evde yaşıyordunuz. Sonra taşındığınız eve geldiğimde ise bambaşka havayla karşılaştım. Nasıldı o dönem?

Yunus: Ben cezaevindeyken sendikadan arkadaşlarımız ailemizi bir arada tutmak için kira ödenmesinden diğer ihtiyaçların karşılanmasına kadar birçok konuda komünal bir yaşam ortaya koymuşlardı. Bu dayanışma anlayışı KESK geleneğinde hep vardı. Ben dışarı çıktığımda bu süreci devam ettirmeyi ahlaki bulmadık. Burjuva geleneğinden gelmediğimiz için birikimimiz de yoktu ve doğal olarak farklı bir arayışa girdik. O zaman Mehmet ve Muhteber arkadaşlarımız da sağ olsunlar boş bir evleri olduğunu ve oraya taşınabileceğimizi söylediler ve bu bizim için çok iyi oldu.

'PSİKOLOJİK OLARAK ÇOK ZORLANDIK'

Etrafı güvenlik kulübeleri ve silahlı askerlerle çevrili bir sitede oturduğunuzu görünce çok şaşırmıştım. Sizin için nasıl bir deneyimdi?

Berfin: Aslında biz ondan çok haberdar değildik. Mardin’de kayyum sürecine kadar böyle bir şey de yoktu. O dönemden sonra ülke sanki işgal altındaydı ve kurtarılmıştı. Her yerde bayraklar asılıydı. Sen geldiğinde gördün, sitenin etrafı barikatlarla çevriliydi, her tarafta ağır silahlı askerler vardı. Psikolojik olarak çocukları ve beni çok zorladı o durum.

Yunus: Doğrusu TOKİ konutlarının tam askeriyenin yanında olması bizim için büyük handikaptı. Ama yapacağımız bir şey de yoktu. Barınma en temel ihtiyacımızdı. Ben pek kalmadım o evde, çünkü çalışmam gerekiyordu. Cezaevinden çıkınca da önce İstanbul’a sonra Mersin’e inşaatlarda çalışmaya gittim. Bir buçuk yıl da öyle geçti.

Mamoste, peki çocuklar genel olarak senin evden uzakta olduğun dönemi nasıl karşıladılar?

Yunus: Aile içerisinde bir travma, aslında polislerin ilk eve gelmesiyle birlikte başlayan bir süreçti. O günden sonra çocuklar hiç normal yaşamlarını sürdürmediler. Kayyım sonrası dönemi çocuklarla birlikte atlatmaya çalışıyoruz ve bu hala devam ediyor. Ama bunu anlatamıyorsun çocuklara. Bizden daha hazin durumda olan arkadaşların durumunu da bildiğimiz için yine de halimize şükrediyorduk. En azından dışarıdayız diyorduk. Öte yandan Binevş’in sağlık problemleri vardı ve çocuklar artık hastaneye gidemedikleri için bu anlamda ciddi sıkıntılar yaşıyorduk.

Berfin: Şimdi konuşma esnasında aklıma gelen bir olayı paylaşmak istiyorum. Yunus cezaevindeyken, kayyım yani vali okulları geziyor. Argeş’in sınıfı o zaman pilot sınıf seçiliyor. Ve öğretmen öğrencilere diyor ki, valiye mektup yazın ve ne hediye istediğinizi söyleyin. Argeş’in o zaman yazdığı mektup çok trajik. Öğretmeni üzüleceğimi düşündüğü için benimle paylaşmıyor ama ben okuldaki öğretmen arkadaşlarımdan öğrendim sonra. Argeş valiye mektubunda, ‘’Buraya gelmen beni mutlu etmiyor, babam senin yüzünden cezaevinde’’ gibi çocuksu kelimelerle tepkisini dile getirmiş. Tabii ki öğretmeni mektubunu valiye vermemiş. Yine o süreçten sonra Binevş okula gitmek istemedi. Biliyorsun Binevş Türkçe bilmiyordu, hala da bilmiyor. O dönemde sadece Kürtçe dilinin olduğu belediyeye ait bir kreşe gidiyordu, sonra orası da kapanınca anaokuluna gitmedi. Hatta Binevş’in de ilk kez polisle tanışma macerası da kreşin kapatılmasıyla olmuştu. Polisler babasını arayıp gelin kızınızı alın, işte kreşi kapatıyoruz dediğinde Binevş babasıyla konuşup ona, ‘’Wallahî me digirtin. Ez pir ditirsiyam’’, yani ‘’Polisler bizi gözaltına alacaklardı, çok korktum’’ demiş. O zaman beş yaşındaydı. Sonrasında babası tutuklanınca Binevş çok sessizleşti. Babasına daha düşkün olduğu için büyük bir kırılma yaşadı. Sonra da Türkçe konuşmak istemediği için okula gitmedi.

Sizinle tanıştığım ilk günden beri evde hep Kürtçe konuştuğunuzu gördüm, hatta size geldiğimde Türkçe konuşana ceza veriliyordu. Ana dilimi Bingöl’de doğup büyümüş ailemden öğrenmiş olduğumdan Botan’da yaşayan arkadaşlar, bilhassa bazı meslektaşlarım konuştuğum Kürtçe lehçesini kimi zaman espri konusu ettiklerinde, ben de onlarla anadilde konuşmayı boykot ederdim. Hâlbuki ne anneannemle ne de babaannemle Türkçe konuştuğumu bilmem, zaten ikisi de bilmezdi. Peki sizin evde yalnızca Kürtçe konuşmadaki tercihinizin sebebi nedir?

Yunus: Berfin ve ben şu ön kabul ile hayata başladık; bizler yaralı bir coğrafyanın insanlarıyız ama çocuklarımız Kurdî (Kürdi) değerlerle büyüyecek. Bu da bizim için, 1923’te kurulan Cumhuriyet ile birlikte yaşadığımız coğrafyaya ve mensup olduğumuz halka dayatılan bir asimilasyon politikasına karşı bir cevaptı. Yani ben bazen düşünüyorum aslında bizim evliliğimiz politik bir evlilik. Böyle olunca da hiç taviz vermedik. Çocukların başka bir dille sosyalleşmesi ve de iletişime geçmesine izin vermedik. Pedagojik olarak yanlış mıdır evet bu sorgulanabilir ama bunda çok ısrar ettik.

Çok ilginç bir şey var; ben cezaevine girdikten sonra üçüncü gündü sanırım telefonla yani kapalı görüşümüz olmuştu. Kabinde bekliyordum baktım ilk gelen Argeş oldu. Telefonu aldığı gibi ki çok büyük bir travmaydı o an, ‘’Min ji te ra ne got, em herin gund’’ (Ben sana demedim mi, köyümüze gidelim) dedi. Çocuk daha önce hiç köyü görmediği halde, yaşadıklarına karşı direnme noktası olarak köyü kodluyor. Ben o anda donup kaldım. Tarihteki Kürt isyanlarına baktığımızda Kürtler ya dağa ya da köye sığınırlar. Aslında yüz yıllık devlette hiç değişen bir şey olmadı. Dedemden biliyorum, ben ilkokula başladığımda bize bir şarkı öğretmişlerdi, tek hatırladığım Çanakkale ile ilgili olduğuydu. Ben bir gün eve gelip, o şarkıyı ne anlama geldiğini dahi bilmeden söylediğimde, dedemin gözleri dolmuştu. O zaman annem beni çok azarlamıştı. Sonra orada dedemin hikayesini duydum; 1936’larda Diyarbakır’da bütün ailesinin soykırımdan geçirildiğini ve sadece bir kız kardeşinin kurtulduğunu, onu da Bingöl bölgesindeki Sünni Kürt ağalarının zorla aldığını öğrendik. Böylece dedemin zihninde devletin nasıl yer ettiğini de anlamış oldum. Aynı devletin marşlarını torununun söylemesi dedemi ağlatmıştı. Tabi bu benim bütün hayatımı değiştirdi ve o günden sonra ailemizin başına gelenleri hep sorguladım. Aslında burada en çok dikkatimi çeken bu iki hikayedeki öğrenilmemiş çocuk tepkilerinin aynı olmasıydı.

'ÇOCUKLAR CEZAEVİNİN BABASIZ BIRAKILMA ANLAMINA GELDİĞİNİ ÖĞRENMİŞLERDİ'

Argeş’in bu sözlerinin üzerine ona ne cevap vermiştin?

Yunus: Tabii ki bunun mantıkla izahının olmadığını, bu zamanların geçeceğini ve dirençli olması gerektiğini söyledim. Ama sonuçta karşında hüngür hüngür ağlayan ve bu anlamda seni de etkileyen bir çocuk var. Argeş ve Binevş aslında Nusaybin sürecinde yaşanan travmalara şahit oldular. Biz sözcüklerle tanımlamasak da çocuklar cezaevinin ya ölüm demek olduğunu ya da babasız bırakılma anlamına geldiğini öğrenmişlerdi. O dönemde sürekli ölümler oluyor, yaralılar kurtarılmaya çalışılıyordu. Gece yarılarına kadar eve gelmeyen bir babaları vardı, şüphesiz bunu sorguluyorlardı. 

2015 – 2016 yılları arasında Kürt illerinde yaşanan sokağa çıkma yasakları esnasında, çatışmaların en yoğun yaşandığı yerlerden biri de Nusaybin olmuştu. Siz de o dönem yakın çevrenizden birçok kayıp vermiştiniz diye biliyorum. Bu kişilerin arasında çocukların da tanıdığı kimseler de var mıydı?

Yunus: Bizler gibi politika yürüten, emekçi olan, halktan nice insanları kaybettik. Bunların hepsi sivil insanlardı. Daha öncesinde de Kobani sürecinde çocuklar defalarca gaza maruz kalmışlardı. Sürekli eylemler oluyordu ve polisin gazlı müdahalesi evimizin içine kadar geliyordu. Çocuklar tüm bu yaşananların birebir tanığıydılar. Cizre’de bodrumlarda olan bir yakınımızın olması ve bu süreçte onu kurtarmaya yönelik olan tüm çabalarımıza çocuklar dahil oldular. O dönem yakınları bodrumlarda olan, Erzurum’dan gelen tanıdıklarımız elli güne yakın bizim evde kalmışlardı. Tabi bodrumlarda insanların yakılıyor olduğu bütün gün evimizde konuşuluyordu. Çocuklar bunun derin trajedisini yaşayarak bir şekilde bu süreci de edindiler. Ve zamanla çocukların tepkileri daha sert olmaya başladı. Artık birbirlerine karşı daha çok bağırıyorlardı, ya da davranışları daha çok şiddete yönelikti. Sürecin onlardaki olumsuz etkilerini her anlamda görüyorduk.

Bizi tanıştıran ortak arkadaşımız Mahir de dahil evinize gelen arkadaşlarınızdan birçoğunun çocukların her ikisiyle de hatta daha ziyade Binevş ile özel bir arkadaşlık geliştirdiklerine şahit olmuştum. Ama biz tanıştıktan birkaç ay sonra arkadaşlarınızın birçoğu ya tutuklandı ya da yurt dışına çıktı. Binevş o zamanlar nasıldı?

Berfin: Binevş’in arkadaşlarının tutuklanmasından ziyade aslında arkadaşları da öldü. Bunlardan biri de Seve Demir’di. Yaşananlar sonrasında da zaten çocukların tepkileri gün geçtikçe değişiyordu. Mesela cezaevine babasını görüşe gittiğimizde Binevş birden ciddileşiyordu. Babasına şöyle diyordu: ‘’Yemeğini ye, kitabını oku ve kimseye de karışma, tamam mı?’’ Yani daha fazla başımıza iş çıkarma der gibi.

Yunus: Doğrusu Binevş’te büyük tahribat vardı. Ben tutuklandıktan sonra aynı koğuşta kaldığım kişilerden biri de bildiğin gibi Mahir’di ve Binevş görüşe geldiğinde, doğal olarak arkadaş oldukları için onun durumunu da soruyordu. ‘’Hevalê Mahir nerede, siz ne yiyip içiyorsunuz?’’ gibi. Çocukların evde sosyalleştikleri, zaman geçirdikleri böyle özel arkadaşlarımız hep bir şekilde yitirilince çocuklar çok zorlandılar. Evde yemek yerken, masada oturup konuştuğumuzda da hep soruyorlardı, şu kişi öldü mü ya da yakıldı mı, şimdi o nerede, nereye gittiler şeklinde…

O dönemlerde tanık olduğunuz ya da yaşadığınız olayları çocuklarla hep açıkça konuşur muydunuz?

Yunus: Pedagojik olarak bir çocuk sana soru soruyorsa, o soruyu en sağlıklı şekilde yanıtlaman gerekir. Öteki türlü, yanıt saklaman yanlış olacağı için çocukla kurduğun ilişki zedelenmiş olur. Çocukların kaybın ya da yassın ne olduğunu bilerek onu yaşamaları gerekiyordu. Elbette bir şekilde konuşuyorduk. Ama yaşadığımız hayat hem bizim için hem çocuklar için gittikçe iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyordu. 

Mardin’den ayrılıp Almanya’nın yolunu tutmanıza neden olan kararı almanız nasıl oluştu?

Yunus: Hakkımda açılan dava dosyasına mesnetsiz ek dosyalar ekleniyordu ve çevremdekiler yurtdışına gitmem yönünden sürekli ısrar ediyorlardı. Ben doğrusu hiçbir zaman yurtdışına çıkmayı istemedim, asla böyle bir düşüncem olmamıştı. Ama şöyle bir durumla karşı karşıya kaldık. O dönemde avukatlarımız, katıldığı basın açıklamalarından ve kadın çalışmalarından kaynaklı Berfin’in de alınma ihtimalinin olduğunu söylediler ve bizi uyardılar. O zaman devletin taş atan çocuklara yönelik çıkardığı bir karar sonucu her iki ebeveyni ceza alan ya da tutuklanan çocukların çocuk esirgeme kurumlarına verilme tehlikesi doğmuştu. Düşünsene, sen çocuklarının yaşamlarını evrensel insanlık değerleriyle örüyorsun ve onları kendi kültürünle büyütüyorsun, sonra bir gün gelip çocuklarını senden alıyorlar ve sana düşmanca bir anlayışı benimseyen politikalarla onları büyütüp asimile ediyorlar. İşte bu kabul edilir bir şey değildi ve büyük travma olurdu. Sonra da tekrar ev baskınları başlayınca, hiç konuşmadan ve tartışmadan bir hafta içinde bu karara vardık. İstanbul’da bu işi yapan kişileri bulduk, hemen gidiş hazırlıkları yapıldı. Suda mı boğulacaksın, sınırda mı vurulacaksın diye düşünmeden bütün riskleri alarak, nereden inceldiyse oradan kopsun dedik ve yola çıktık.

Berfin: Biz apar topar İstanbul’a, oradan da Edirne’ye geldik. Ben sudan geçemeyeceğimi anladım çünkü Meriç Nehri’nden çok korkuyordum. Böyle olunca biz Edirne Yunanistan sınırını mayınlı alandan yürüyerek geçtik. Bir saat sürdü o sınırı geçmek ama diyebilirim ki ömrümün bir saatiydi.

Yunus: Şimdi nasıl olduğunu açıklayamam tabi ama sınırı geçtiğimiz ana kadar bazı dostlarımız bize her anlamda çok yardımcı oldular. Ama sınır çok problemliydi. Şöyle anlatayım, İstanbul’dan bizi alıp Edirne’de bir köprüye getirdiler ve on saniye içerisinde bizi arabadan dışarıya doğru resmen attılar. O arada bir yerde kendini saklamış şebeke elemanları karşımıza çıktı. Onlar çocukları aldılar biz de çantaları, sürekli bize koşun dediler biz de öyle koştuk. Bu arada bir not düşmek istiyorum, bizi sınırdan geçiren şebekeler yirmili yaşlarında iki Afgan’dı. Yani mayınlı arazilerden geçerken Afganları ya da Suriyelileri kullanıyorlar. Deyim yerindeyse mayın tarlasına sürülen eşekler gibi, bu insanlar mayınlı alanlara sürülerek bu işi yapıyorlar.

'BERFİN'İ SIRTIMA BİNDİREREK TELLERDEN GEÇİRDİM'

Mayınlı bir araziden yürüyeceğinizi ve koşmanız gerektiğini biliyor muydunuz?

Yunus: Bilmiyorduk, bize önceden anlatılmayan bir şeydi bu. Biz o arazide on beş dakika kadar koştuktan sonra Yunan sınırına getirildik. Sınırda 4 – 5 metrelik bir tel vardı, o bariyerden sınırın öteki tarafına atlamamız gerekiyordu. En üstteki bir metrelik kısım da dikenli tellerden oluşuyordu ve onu da bize söylememişlerdi. Bir yandan hızlı olman gerekiyor, diğer yandan şebeke elemanları seni bırakıp kaçıyor. Çocukları bir şekilde tellere tırmanarak yukarıya çıkardık ama Berfin arkada kaldı. Çok zordu, açıkçası unutmak istediğim şeyler, onu söyleyeyim. Sonra çocuklar o yükseklikten geçemeyeceği için en üstteki dikenli telleri kendimle beraber aşağı çekmeye çalıştım, çocuklar geçsin diye. Çünkü oradan o şekilde bir insan geçemezdi. Bu seferde ellerim ve bacaklarım param parça oldu. O da olmadı, tekrar yukarı çıkıp çocukları indirdim, bu esnada Yunanistan sınır askerleri tarafından fark edildik. O anda ben ve çocuklar saklanmak için 200 metre kadar ilerledik ve çamura batarak mısır tarlalarında gizlendik. Sonra Berfin’e bakmak için çocuklarla beraber sınır tellerinin oraya geri döndük ve Berfin’i sırtıma bindirerek tellerden geçirdim.  

Berfin, sen sınırın diğer tarafında kalınca nasıl hissettin?

Berfin: Ben orada kalınca çok korktum. Zaten açık bir alan olduğu için saklanamıyorsun. Gerçi gece saatleriydi ve karanlıktı ama o anları tarif etmek çok zor. Hani derler ya, hayatın gözünün önünden film şeridi gibi geçiyor, işte o deyim gerçekten yerindeymiş. Orada vurulabilirdim, alınabilirdim, çocukları bir daha göremeyebilirdim, hepsi aklımdan geçiyordu. Bizimle beraber olan iki şebeke elemanı da bizi bırakıp kaçmıştı. Yine de her şeye rağmen bizim bir arada kalabilmek hepsi bir başlangıçtı. Sınırı geçtikten sonra da durmadan yürüdük.

Nereye gideceğinizi nasıl biliyordunuz?

Yunus: Hiç bilmiyorduk. Çünkü dediğim gibi bize bunların hiçbirinin olacağı anlatılmamıştı. Tek bildiğimiz arkamızda Türkiye sınırının olduğu ve geldiğimiz yönün aksine doğru yürümemiz gerektiğiydi. Sonra karşımıza bataklık bir yol çıktı, bu kez geçebilmek için birkaç saat etrafında yol aradık. Orada neredeyse binlerce sivri sinek vardı ve her yerimizi ısırmışlardı. Bataklık lağım sularından oluşuyordu ve yüksekliği boyumuzu aşıyordu. En son boyun hizamıza gelen sığ bir yer bulunca önce çocukları sonra Berfin’i geçirdim. Orayı geçtikten sonra ayakkabılarımız parçalandı. Sonra yürümeye devam ettik. Sabaha karşı bir yerleşim yerine varınca Yunan polisi bizi aldı ve sekiz günlük cezaevi sürecimiz oldu. O arada doktor tedavisi istedik ama reddedildi. İki hafta sonra Atina’ya geldik, tekrar bir şebeke arayışımız oldu. Ve iki ay uğraştıktan sonra en son buraya kadar geldik.

O arada üzerinizdeki elbiseleri değiştirme ya da yıkanma şansınız oldu mu?

Berfin: Atina’ya bir arkadaşımızın evine gelene kadar, on beş gün boyunca o şekilde kaldık. Sadece çocuklar için yanımıza aldığımız ayakkabıları değiştirebildik. Arkadaşımızın evinde kişisel ihtiyaçlarımızı karşılayabildiğimiz için rahat ettik. İki ay zarfında ise buraya geldikten sonra da kamp sürecimiz başladı. Bu kez de farklı kültürlerden yüzlerce insanın kaldığı binalarda, ortak banyo ve tuvaletlerin olduğu Hors kampında kaldık. Bizim için farklı ve zor yanı şunlardı Hilal; yemek kültürleri bizden çok farklıydı ve hatta o süreci hep aç geçirdik diyebilirim. Herkes aynı alanda yemek yiyordu ve özellikle Argeş o yemekhane kokusundan çok rahatsız oluyordu.

Ne kokuyordu yemekhane?

Berfin: İnsan kokusu. Yaz koşullarıydı ve hijyen koşulları zayıftı.

Yunus: Biz bu arada kendi aramızda mülteci koşullarının zorluğunu sürekli konuşuyorduk ve o anlamda kendimizi bu duruma hazırlıyorduk.

Çocuklar bu duruma nasıl uyum sağlıyorlardı?

Yunus: Esasen çocuklar çok çabuk uyum sağlayabiliyorlardı ama bizim açımızdan kültürel entegrasyon süreci en zor kısmıydı. Özellikle Schwerin kampına gittikten sonra çocuklar günde iki saat Almanca eğitim almaya başladılar. Kamp sürecimiz uzadıkça zorlaşıyordu. Bizlerle aynı kampta kalan Fetöcüler iki hafta içerisinde kendilerine ait alanların olduğu evlere ya da Heim denilen ortak paylaşımlı özel yaşam alanlarına gönderiliyorlardı. Biz ise altı ayın sonunda mahkemeye çıkarıldık ve sonra oturumumuz geldi. Bir yıl dört ay boyunca Heim’da kaldıktan sonra geçtiğimiz haziran ayında kendi evimize geçtik.

Biliyorum size yolculuğunuzu tekrar hatırlatacak ama konuşmamızın daha anlaşılır olması açısından bu soruyu yanıtlamanızın yerinde olacağını düşünüyorum: Türkiye’den yola çıkıp Almanya’ya gelmek için ne kadar para harcadınız?

Yunus: Toplamda iki çocuklu dört kişilik bir aile olarak İstanbul’dan Almanya’ya gelişimiz sürecinde 12 bin Euro masrafımız oldu.

Söyleşi için iletişime geçtiğimizde, bir süre bunun nasıl bir fikir olacağına dair epey gelgit yaşadım. Çünkü yolda yaşadıklarınızı daha önce hiç konuşamamıştık. Haftalarca bu konuşmaya kafa yordum, anlatacaklarınızın sizi ve çocukları zorlamasından mı daha çok çekindim yoksa duyacaklarımın bende uyandırdıklarından mı doğrusu emin olamadım. En son muhtemelen konuşmak iyi gelir dediğinizde bu hikâyeyi dinlemeye ve anlatmamız gerektiğine karar verdim. Lakin dürüst olmak gerekirse, görüyorum ki kolay bir konuşma olmuyor. Siz kendi içinizde yaşadıklarınızı rahatça konuşuyor musunuz?

Berfin: Arada çocuklara takılarak onlara yolda yaşadıklarımızı hatırlatıyorum. Mesela Türkiye sınırında kaldığım esnada Argeş öyle çok kormuş ki, babasına ‘’annem kalsın bir şey olmaz, yeter ki sen bizi bırakıp gitme’’ demiş. Ben de onunla böyle anları şaka yoluyla konuşuyorum. Ama çocuklar hiçbir şekilde konuşmaya yanaşmıyorlar.  

Yunus: Çocukların zihninde tamamlanmamış bir hikâye var ve geldiğimiz bu kasabada bunu konuşabilecekleri başka çocuklar olmadığı için Argeş ve Binevş’in yaşadıkları yabancılaşmayı atlatabilecekleri bir ortam olmadı. Bu durumun avantajı da şu oldu; çocuklar tüm gün Almanca diliyle haşır neşir olduklarından dili çok çabuk öğrendiler. Bizim burada sosyalleşebileceğimiz kimse olmadığı için haliyle ev içindeyiz. Ve yaşadıklarımızı biraz dile getirmek için çocuklara takılıyoruz. Aslında göç değil literatürde geçtiği gibi bizimki gibi kaç hareketlerinden sonra, insanlar yıllarca bu süreçleri birbirlerine aktarırlar. Ama biz hep birbirimizle konuşuyoruz, ya da bazen sizler gibi değerli arkadaşlarla internet üzerinden görüşüyoruz. Çocuklarla yaşam burada ilginç. Aslında bence bir hikâye yazılacaksa buradan yazılmalı diye düşünüyorum. Çocuklar henüz böyle yabancılaşmayı veya dışlanmayı birebir yaşamadılar. Yaşamış olsalar da anne babalarının yaşadıkları travmalara bir travma daha eklememek için bize anlatmadılar. Bir de Türkiye’deki gibi ev içinde hep Kürtçe konuşmaya devam ettik. Ve etrafta başka Kürtçe konuşacakları çocuklar olmadığı için konuştukları Kürtçe’nin kelime dağarcığı hep yetişkin terimleriyle sınırlı kaldı. Çünkü çocuk dili denen bir şey vardır ve çocuklarımız o anlamda kendilerini ifade edecekleri kelimeleri öğrenemediklerinden bizimle iletişim kurmada zorlanmaya başladılar.

Sizce çocuklar Türkiye’deki hayatınızı özlüyor mu?

Berfin: Binevş zaten pek hatırlamıyor. Ama bazen ne zaman geri döneceğiz gibi sorular soruyorlar.

Yunus: Birebir bildikleri bir olayı ya da kişiyi anlattığımda bile bakıyorum çocuklar hatırlamak istemiyorlar. Şunu anladık, çocuklar Türkiye dükkanını çoktan kapattılar. Kendi ülkemizde yaşarken belki de üst düzey bir kent yönetiminde bulunmaktan kaynaklı, hayatımızda özne olduğumuz alanlar çok fazlaydı. Ama geldiğimiz yaşamın öznesi değiliz. Bunlar göç ve kaç hareketlerinde yaşanan kaçınılmazlardır. Hatta bazen çocuklarla konuşurken, biz mülteciyiz arkadaşlar haddimizi bilelim diyorum.

Çoğunlukla Türkiye’den bahsetmiş olduk, aslında orada neler yaptığınızı da merak ediyorum. Şu an da zamanınızı nasıl geçiriyorsunuz?

Berfin: Şu anda pandemi nedeniyle hep evdeyiz. Almanya’da vakalar yükselince okullar yine kapandı. Her yer kapalı olduğundan hiç eğitim alamadık ve entegrasyon kursuna gitmedik. Sürekli yalnızız ve kendi içimizdeyiz. Bazen birbirimizden çok sıkılıyoruz bazen de tersi oluyor. Ben daha ziyade yemek ve pastayla uğraşarak terapi yapıyorum. Çocuklar oyun oynuyorlar. Yaşadığımız yer bir hayli küçük bir köy. Ulaşılabilirliği kolay, doğası güzel ve artıları var. Yine de buradaki hayatın şöyle bir yanı var, bizim kendi coğrafyamızda yaşadığımız o sıcaklığı ve insani yanı burada bulmak zor. Bilirsin biz evimizi hiç beklentisiz insanlara açar, soframızı onlarla paylaşırdık. Burada o yok.

Eski hayatınızdan devam ettirdiğiniz alışkanlıklarınız var mı? Mesela Mamoste hafta sonları kahvaltı hazırlardı hatırladığım kadarıyla.

Bu esnada önce Binevş sonra da Argeş anne babalarının yanına geldiler…

Berfin: Evet o hala devam ediyor. Hafta sonları hala kahvaltıları Yunus hazırlıyor. Onun dışında şu anda pek hatırlayamadım.

Yunus: Elbette yer ve yaşam değişti ama aile olarak hala aynıyız. Evet, hala yemek yapıyorum, bulaşık yıkıyorum, temizlik yapıyorum. Yaşamın eşitçe paylaşılmasının bizi güzelleştirdiğini ve çoğalttığını biliyoruz. Hala Berfin’in yemeklerini çok beğeniyorum. Haftalık olarak muhakkak waffle ve tantuni yapıyorum. Yaşamımızı disipline etmeye çalışıyoruz. Hatta çocuklar bu yüzden arada benimle alay ediyorlar.

Berfin: Argeş dibeje, ‘’Dîsa qeydên jiyanê’’ (Argeş diyor ki; yine yaşamın kuralları).

Yunus: Bir ara ben evin dışındayken, bizimkiler iki tane tavşan yavrusu alıp eve getirmişler. Argeş demiş ki ‘’Bavê min li vir bûbûna, ji kîvroşkan ra jî digot qeydên jiyanê’’ (Babam burada olsaydı tavşanlara da yaşamın kurallarını anlatmaya başlardı.)

Pandemi koşulları düzeldiğinde ne yapmayı düşünüyorsunuz ne gibi planlarınız var?

Berfin: Kuşkusuz Almanca öğrenmek zorundayız. Burada çalışabilmemiz ve oturumumuzun devamının oluşması için dil bildiğimizi belgelemek zorundayız. Elbette iş bulmak ve çalışmak istiyoruz. Ziyaretler yasak olduğu için bir senedir kimseyi göremiyoruz. Seyahat etmek istiyoruz.

'İNSANIN SON TERCİH EDECEĞİ YOL GÖÇ OLMALI'

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Berfin: Gerçi geçen hafta konuştuğun arkadaş da belirtmişti, bilseydim gelmezdim diye. Ben de onu diyenlerdenim. Burada insan ne kadar rahat etse de koşullar zor. Göç, entegre olmak, bir aidiyetinin olması, bunlar çok zor. Türkiye’de koşullar ne kadar zor olursa olsun insanın en son tercih edeceği yol göç olmalı bence.

Yunus: Ben en azından on arkadaşın buraya gelmesine engel oldum. Çünkü bana orası nasıl diye sorduklarında söylüyorum; insan zindanda yatar, hele de ailesi olmayan insanlar için orası daha kolaydır. Ama kendi coğrafyasından kopan her insan dalından düşen yapraktır ve rüzgâr onu istediği yöne savurabilir. Ve hangi koşullarda olursa olsun, kendi coğrafyanda sen en azından kuru da olsa bir ağaçsın. Bu çok önemli. Can güvenliğini tehdit eden çok zorlu koşullar olmadığı sürece, kimse kendi topraklarını terk etmemelidir diye düşünüyorum.

Söyleşi dizisinin ikinci yarısının ilk sürpriz konuğu haftaya Cuma (30 Nisan’da) İleri Haber’de…