Acıyı seyreylemek

“Beni Kör Kuyularda”, bir ailenin yaşadığı trajedi ve acı karşısında kendi çıkar ve menfaatlerine yenik düşen nice insanın adeta bir seyirciye dönüştüğü bir anlatı. Günümüz toplumu ile rahatlıkla bağlantı kurabileceğimiz bu anlatı, bize; acı ve yoksulluk çekenlerle, onlarla aynı koşullarda acı ve yoksulluk çektiği halde onları izlemekten geri durmayan günümüz insanını hatırlatıyor.



01-12-2019 00:00

Şilan Geçgel

Geçtiğimiz haftalarda Doğan Hızlan’ın “Karalama Defteri” programına konuk olan yazar Hasan Ali Toptaş, kendisiyle yapılan söyleşilerin kitaplaştırılması gündemi olup olmadığını soran Hızlan’a çok fazla söyleşi yaptığını, bundan utandığını dile getiriyor ve ekliyor: “Çünkü o kadar çok konuşmamak gerekir, yeryüzü yeterince gürültülü zaten.”

Hasan Ali Toptaş otuz yılı aşkın süredir durmadan yazıyor. 1987’de “Bir Gülüşün Kimliği” ve 1990’da “Yoklar Fısıltısı” öykülerinin kitaplaştırılmasıyla ile başlayan yazma hali daha sonra günden güne büyüyen bir okur kitlesiyle romanlarına doğru evrilmiş durumda.

Toptaş’ın, son romanı “Kuşlar Yasına Gider”den üç yıl sonra yeni romanı “Beni Kör Kuyularda”, Everest Yayınları tarafından geçtiğimiz ay yayımlandı.

Kitabın ismi, Şair Ümit Yaşar'ın yazdığı “Beni Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktın” şiirini hemen aklımıza getirecekken kapağında yer alan kuyu fotoğrafı Nuri Bilge Ceylan'ın “Ahlat Ağacı” filminden alınmış. Yazar Toptaş’ın şiir ve Nuri Bilge Ceylan severliğini bilen okur için kuşkusuz ne kitap ismi ne de kapak fotoğrafları şaşırtıcı.

İlk romanından bugüne kendi dilinin, kendi kelimelerinin çıraklığından ustalığına doğru akan Toptaş, yeni romanı “Beni Kör Kuyularda” ile yine büyülü bir anlatı ile okuru karşılıyor.

Hasan Ali Toptaş’ın kalemi bazı çevrelerce taşra edebiyatı olarak tarif edilirken aslında günümüzde ne taşra edebiyatının varlığından ne de Toptaş’ın kaleminin doğrudan bunu yazdığından söz edilebilir gibi görünüyor.

Roman Ankara’da bir gecekondu mahallesinde başlıyor. Köylerinden ekmek parası kazanma ve refah bir hayat yaşama umuduyla çıkıp kentin varoşlarına gelmiş bir aile, romanın merkezine oturtuluyor. Güldiyar ve ailesi…

Güldiyar, bir gün babasına öğle yemeğini götürmek için evden çıkıyor ve eve döndüğünde ise bir daha konuşmamak üzere susuyor. Annesinin tüm çabalarına rağmen tek kelime etmeden bir köşeye çöküp oturan Güldiyar, yedi cenaze evine yetecek kadar ağlıyor. Ancak Güldiyar’ın gözlerinden yaş değil, taş akıyor. Hasan Ali Toptaş bu noktadan sonra onlarca soruyu ötemize berimize bırakarak usulca devam ediyor. Güldiyar'a ne olduğu sorusu ise romanın başından sonuna okurun içini kemiren en önemli soru olarak varlığını sürdürüyor.

Gözünden taşların dökülmesi ile Güldiyar -bu andan sonra- romanın bir daha sesi çıkmayan, konuşmayan, kahkahalar atmayan sessiz ancak varlığı ile güçlü ana karakterine dönüşüyor.

Roman esasında Güldiyar ve ailesinin etrafında dönse de, çeşitli ara hikâyeler, bu aile aracılığıyla işlenmeye devam ediyor. Roman bir ana hikâye etrafında usulca dolanan birçok ara hikâye ile bir yaşamsal kesit gibi; baştan sona rahat okunabilir bir kurgu ile önümüze çıkıyor. Ancak görece öteki Hasan Ali Toptaş romanlarına göre rahat okunan bu kurgu roman, sonunda okura çokça açık kapı bırakan bir belirsizliğe dönüşüyor.

Hasan Ali Toptaş romanlarında çoğunlukla kendine yer bulan halk edebiyatından çeşitli imgeler -köy özlemi, ruhlar, gerçeğe karışmış rüyalar, canlanan geyikler veya taşlaşan insanlar- “Beni Köy Kuyularda”nın da belli noktalarına serpiştirilmiş durumda.

Bu durum kurgunun gücünü kuşkusuz arttırırken anlama dair belli noktaları da silikleştiriyor. Ciddi bir okur kitlesi olan yazar Toptaş için “postmodern edebiyatın kelime ustası” gibi tanımlar yapılırken bu romanında okur, anlamın yok sayılmadığı ancak üstünün örtüldüğü gibi bir şüpheye düşebilir.

“Beni Kör Kuyularda”, bir ailenin yaşadığı trajedi ve acı karşısında kendi çıkar ve menfaatlerine yenik düşen nice insanın adeta bir seyirciye dönüştüğü bir anlatı. Adeta doğal yaşamından koparılarak ve işkence edilerek seyirciler önüne çıkarılan sirk hayvanlarını izleyen coşkulu kalabalıklar…

Günümüz toplumu ile rahatlıkla bağlantı kurabileceğimiz bu anlatı bize, acı ve yoksulluk çekenlerle onlarla aynı koşullarda acı ve yoksulluk çektiği halde onları izlemekten geri durmayan günümüz insanını hatırlatıyor.

“Acısı seyredilen yoksullar” ve “başkasının acısını iştahla seyreden yoksulların” üstünde kara bir bulut gibi şiddetini ve kasvetini roman boyunca hissettiren sömürenler olmak üzere, bu üç tanıdık insan grubuna neredeyse hemen aşina olmak mümkün.

Romanda Güldiyar ve ailesine yapılan kötülüğü izleyenlerle bu kötülüğe karşı durmaya çalışırken sindirilenler arasındaki insani uçurum ise insanların yanı başındaki kötülüğe göz yumarken kendisine sıraladığı mazeretleri bir bir gözler önüne seriyor.

“Beni Kör Kuyularda”da zihnimizde iz bırakacak birçok karakter olmasına karşın Halil karakteri; insan yanımızı kazıyan, yüzümüzü kızartan bir dost gibi karşımızda cesurca dikiliyor. "Sen diyorsun ki, kötüler gelip bize kötülük edinceye kadar iyidirler, başımızın üstünde yerleri vardır..." ve ekliyor:

"Ben kötülük edenle kötülüğe maruz kalana aynı yüz ifadesiyle bakamam, her ikisine de gülümseyemem diyorum size. Bunu yaparsam o zaman da kendi yüzüme bakamam diyorum. Hepsi bu kadar, başka bir şey dediğim yok.”

Hasan Ali Toptaş, toplumsal bir bellek oluşturmak için yazmak gerektiğine inananlardan. Bu romanında da kadına şiddet, çocuk istismarı, toplumsal yozlaşma ve hatta sürü psikolojisine dair yazmış da yazmış.

Romanın isminde, kapağında, kurgusunda “kuyuya atılanın” roman karakterleri olduğunu sanma lüksü sanırım okurdan alınmış. Aslında kuyuya atılan ne Güldiyar ne de Muzaffer ne de Bahriye… Yazar, okuru kuyuya atmış.

Hasan Ali Toptaş; iyiler ve kötüler, sömürenler ve sömürülenler, toplum, sosyal medya, kapitalizm gibi konuları isimlerini bile zikretmeden metaforlarla anlatmış.

KÜNYE: Beni Kör Kuyularda, Hasan Ali Toptaş, Everest Yayınları, 2019,  240 Sayfa.