Açar düşünceler de çiçekler gibi

Havalimanında ağır aksak sürüklenen bir bavul, iskelede birbirine sarılan sevgililer, yola çıkmadan önce hızlı fırça darbeleriyle yıkanan kocaman otobüsler, otogarda alelacele son nefesi çekilen ve bir daha kaç saat sonra yakılacağı bilinmeyen sigaralar… Elbette çoğunlukla kavuşma gününe verilen ve tutulup tutulmayacağı bilinmeyen sözler. Yola çıkmak böyledir.



03-02-2019 08:49

Şilan Geçgel

Otogarlar, havalimanları, iskeleler… İnsanları ‘uzaklara’ götüren tüm uğraklar kuşkusuz her duygudan biraz içerse de en çok hüzün vardır. Hüzün bu uğrakların olmazsa olmazı, esas belirleyicisidir hep.

Havalimanında ağır aksak sürüklenen bir bavul, iskelede birbirine sarılan sevgililer, yola çıkmadan önce hızlı fırça darbeleriyle yıkanan kocaman otobüsler,  otogarda alelacele son nefesi çekilen ve bir daha kaç saat sonra yakılacağı bilinmeyen sigaralar… Elbette çoğunlukla kavuşma gününe verilen ve tutulup tutulmayacağı bilinmeyen sözler. Yola çıkmak böyledir.

Yol; yeniye, iyiye, şimdi aklımızda olanı aramaya uzanan bir kapıdır, yol arayıştır ve geride kalanlar çoğunlukla aklımızda olmayanlar, varlığıyla bize yetmeyenlerdir.

Doğduğumuz andan itibaren sürekli bir anne, bir ev, bir memleket ihtiyacı ile debelenip dururuz. Kendi mutluluğumuzu bir başka yere ya da başka bir insana bağlama ihtiyacımızın, toplumsal ve psikolojik birçok nedeni olabilir. Ancak bu durumun en basit ifadeyle insana dair bir ait olma içgüdüsü olduğunu söylemek mümkün. Belli bir aileye, toplumsal tabakaya ve hatta sınıfa ait olmak demek biraz kendini, biraz da ‘yolu bulmaktır.’

“Bu sabah uyandığımda hangi şehirde olduğumu unuttum, burası kimin evi, ben hangi şehirdeyim ? Nerede uyandığını ve hangi şehirde olduğunu bilmemek, bu korkunç bir his… Gurbette gibiyim. ” demişti bir ses…

Nereden duydum bu cümleyi? Bir romanda mı okumuştum, yoksa bir filmden replik mi? Tam hatırlayamıyorum… Ancak şimdi durup düşününce bu aramak için yola düşme, sonra yoldan yorulma, geride kalana özlem duyma hissi ince bir sızı gibi işledi içime…  Hani, ‘biz nerede değilsek orada çok mutlu olacak gibiyiz’ dir, hikâye böyle.

Geçtiğimiz kış Denizli- Aydın treninde ayaküstü sohbet ettiğimiz gar çalışanı bir ağabeye,

-“Hiç eve gitmiyor musunuz siz? Hep buradasınız” dediğimizde

-“Burası benim ikinci evimdir” demişti.

Daha önce ev ve ait olmak üzerine pekte kafa yormamış olan bizler pek anlam verememiştik bu cümleye. Diğer anlam veremediğimiz şeylere yaptığımız gibi bu mühim meseleyi de daha sonra üstüne düşünmek üzere erteledik.

Şimdi –bugün- bana sorulsa; “ağaçların, çiçeklerin, ormanın olduğu her yer ikinci evim olabilir” derdim. Hangi şehirde, hangi ülkede olduğundan bağımsız dibinde oturup sırtını bir ağacın gövdesine yaslayabiliyorsa insan; derdini- telaşını sıraya dizebiliyorsa, eh bir de uzaklardaki sevgiliyi hayal edebiliyorsa, evinde demektir.

Nereden geldik bu ağaçlar meselesine?

“Öyle çamlar gördüm ki, fırtına sadece bir taraflarındaki dalların büyümesine izin vermişti, bazıları da tepelerindeki kayalara kızıl gövdeleriyle yılan gibi sarılmış, ağaç ile kaya birbirine yaslanarak ayakta kalmıştı. Bana savaşçı adamlar gibi bakıyor, yüreğimde korku ve saygı uyandırıyorlardı.

Bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız onlara benziyordu, sertti onlar da, kırış kırış, ketum, en hasları iyice ketum. Böyle öğrendim ben insanları ağaçlar ya da kayalar gibi görmeyi, onlar hakkında düşünmeyi, onları o sessiz çamlardan ne daha az saygıdeğer bulmayı ne de daha çok sevmeyi.”

Bu cümlelerin sahibi 1946’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan şair-yazar Hermann Hesse; yazar “Ağaçlar” isimli kitabında yer alan “Münzevi ve Mücadeleci” isimli düz yazısında çam ağaçlarını okura böyle anlatıyor. Bununla da kalmıyor, tüm kitap boyunca bir değil, birçok ağaçtan, yoldan ve arayıştan bahsediyor.

Ağaçlar, yazar Hermann Hesse’nin tüm eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan derlenerek hazırlanmış bir kitap. Geçtiğimiz aylarda Kolektif Kitap imzasıyla raflarda yerini aldı. İçinde Hesse’nin kısa öykü, deneme ve şiirleri mevcut. Özellikle Hesse’nin yazmaya başladığı yıllardan da yazıların kendine yer bulduğu kitap, geçmişten geleceğe bir köprü işlevi görüyor sanki.

Yazın hayatına başladığında Romantizm Akımı’ndan etkilenen ve şiirlerinde bu akımın izleri görülen Hesse, geçen yıllarla birlikte yönünü de değiştiriyor. Yakın arkadaşlarıyla birlikte Hint bilgelik öğretileri, Taoizm ve Hristiyan mistiği gibi alanlara kafa yoran Hesse, daha sonra yazınsal üretimlerinde de bu alandaki görüşlerini yansıtacak imgeler kullanarak, Romantizm Akımı etkisini gerisinde bırakıyor.

Ağaçlar’ın en önemli özelliği, yazar Hesse’nin farklı yazınsal dönemlerini içeren şiir, düz yazı ve deneme tarzı üretimlerinin kronolojik bir sıranın aksine, bir anlam bütünlüğü çerçevesinde derlenmesi bana kalırsa.

Ağaçlar’da, birçok duygunun ağaçlar konu edilerek, ağaçların bazı özellikleri ele alınarak ve insan olmakla bağı kurularak işlenmesi, -bu kitabı- hayallerimizi kıpırdatan bir şeye dönüştürmüş.

Kısa öykülerden deneme tarzı yazılara, yazılardan şiirlere mutlaka bir ağaca dokunarak koşar adım ilerliyorken Hesse’nin kelimeleri, Şiirleri biraz dağınık kalmış. Metinler arasına yerleştirilen kısa şiirler, okura ufak bir zihinsel mola yaptırsa da bazı şiirlerin kitabın ana akışını durağanlaştıran bir duruma sebep olduğunu  ayrıca belirtmek gerekiyor.

Militarizm ve faşizme karşı tutumu bilinen, birçok edebi üretiminde de politik tutumunu gizleme kaygısına yer vermeyen Hesse, Ağaçlar’da da modern çağa dair ince dokundurmalar yapmadan geçemiyor.

Hesse’ye, kendi döneminin eleştirmenleri tarafından yöneltilen; ahlaki, siyasi ve ruhani durumunu edebiyat alanında kullandığı, bu anlamıyla edebiyat dışı üretim yaptığı tarzı eleştiriler o dönem çok ses getirmiş olsa da yazarın kıtaları aşan başarısının önüne geçememiş görünüyor.

Yazar Hesse’nin,  Ağaçlar’da iki önemli duyguyu-durumu öne çıkardığı söylenebilir. Bunlardan birincisi özellikle ‘eve ulaşma’ ve ‘anneye kavuşma’ gibi derin bir hasreti işlemesi. Yazarın, 14 yaşında ailesinin ısrarıyla İlahiyat Okulu’na gönderildiği ancak oradaki sert ve baskıcı eğitime uyum sağlamayı reddederek, 6 ay sonra evine döndüğü biliniyor. Bu durum  özenle işlediği eve ve anneye özlemi etkilemiş midir ? Kuvvetli olasılıkla evet.

Yazarın ikinci vurgusu ise, kendini aramak, yola çıkmak, kendini bulmak fikrini bir düzlemde masaya yatırması olabilir. Savaş karşıtı fikirleri ve anti-nasyonalist duruşu sebebiyle 1937’den sonra Almanya’da kitapları ‘el altından’ satılan Hesse’nin bu duruma bir karşı çıkış olarak bir arayışa yönelmiş olması ihtimaller dâhilinde.

“Gurbette hissedenlere” merhem olur mu bilinmez, ancak Hesse okura şöyle sesleniyor:

“Yolun seni anandan ve yurdundan uzaklaştırdığı için endişelisin. Ama attığın her adım, her yeni gün seni anana yaklaştırır. Orası ya da şurası değildir yurdun. Yurt ya içindedir ya da hiçbir yerde.”

*Yazının başlığı yazar Hermann Hesse’nin Çiçek Çiçek isimli şiirinden alınmıştır.

KÜNYE: Hermann Hesse- Ağaçlar- Kolektif Kitap- Çeviri: Zehra Aksu Yılmazer- 104 sayfa