17 Ağustos'un 21. yılı: 'Deprem uyarısı yapınca bize kızıyorsunuz ama ölüyoruz'

17 Ağustos'un üzerinden 21 yıl geçti, tüm Marmara Bölgesi’ni etkileyen ve binlerce yurttaşın hayatını kaybetmesine neden olan depremden hâlâ ders alınmadı.



17-08-2020 10:08

İleri Haber

17 Ağustos 1999'daki tüm Marmara Bölgesi’ni etkileyen Kocaeli'nin Gölcük ilçesi merkezli 17 Ağustos depreminin üzerinden tam 21 yıl geçti. 45 saniye süren 7,4 büyüklüğündeki depremde, Kocaeli’nde 9 bin 477, Sakarya’da 3 bin 891, Yalova’da 2 bin 504, İstanbul’da 981, Bolu’da 270, Bursa’da 268, Eskişehir’de 86 ve Zonguldak il sınırı içinde de 3 kişi olmak üzere toplam 17 bin 480 yurttaş hayatını kaybetti, yüz binlercesi evinden oldu.

Depremin en önemli sonuçlarından biri ise 150 binin üzerinde kişinin kalıcı konutlar yapılana kadar prefabrik konut ve çadırlarda kalmasıydı. Ancak bugün İstanbul özelinde gelinen nokta daha da korkutucu. Beklenen İstanbul depremine ilişkin can ve mal kaybı 17 Ağustos Depremi'nden en az 10 kat daha fazla olacağı ifade ediliyor.

Marmara'yı bekleyen büyük deprem için zaman daralırken, uzmanların ve yurttaşların "Hazırlık yapın" uyarılarının karşılığında ise depreme karşı alınan herhangi bir tedbir yok. Öyleki konrolsüz yapılaşma nedeniyle İstanbul’daki binaların yüzde 85’inin depreme dayanıksız olduğu ifade ediliyor. Bir yandan da afet toplanma alanları imara açılıp yerine site, rezidans, AVM ve gökdelen dikiliyor...

'BİZE KIZIYORSUNUZ AMA ÖLÜYORUZ'

Yerbilimci Prof. Dr. Naci Görür, 17 Ağustos 1999 Gölcük depreminin yıldönümünde yaptığı açıklamada bir kez daha yaklaşan büyük depreme ilişkin uyarılarda bulundu. Görür, “Deprem uyarısı yapınca bize kızıyorsunuz ama ölüyoruz” şeklinde konuştu.

“Halkın ‘Biz depremde ölmek istemiyoruz’ demesi lazım. Talep olmazsa siyasetçi de depremi ciddi olarak gündemine almıyor" şeklinde konuşan Görür,  "Deprem kuşaklarında, binlerce insanın öldüğü yerlere gidin, yine aynı yapı tarzı, yine deprem güvensiz mimari, yine deprem güvensiz yapı malzemeleri kullanıldığını görürsünüz. Kendimize özgü bir toplumuz. Herhangi bir yerde büyük bir deprem olduğunda insanlar korkup dışarı çıkıyor. Televizyonlarda bilim insanlarını konuşturuyorlar; valilik, belediye bir şeyler söylüyor, teskin oluyor, üç gün sonra evlerine giriyorlar. Ondan sonra yine unutuyorlar" dedi.

Beklenen büyük deprem için  en iyi ve en kötü senaryolar hakkında konuşan Prof. Dr. Naci Görür, "Minimum 7,2 bekliyoruz. Ama 1766’daki gibi, üç ay arayla Marmara’nın tamamı kırılabilir. İşte bu en kötü senaryo... 1766’da, Kumburgaz ve Adalar hatları üç ay arayla kırılmış, her biri 7’nin üzerinde iki deprem olmuş. Bugün de zaten bu iki hat kilitlenmiş vaziyette. Beklediğimiz depremin 1999’dan itibaren her an olma kaydıyla, 30 yıl içinde gerçekleşme olasılığı yüzde 62 olarak hesaplandı. Artı-eksi 10-15 sene veriyoruz. İşin son demlerindeyiz" ifadelerini kullandı.

'21 YIL GEÇTİ, ÖNLEMLER YETERSİZ...'

Toplumcu Mühendisler ve Mimarlar Meclisi de 17 Ağustos Depremi'nin 21. yılında bir açıklama yayımlayarak, aradan geçen 21 yılda afetlere karşı alınan önlemlerin yetersiz olduğunu belirtti.

Hükümetin, afet ve salgın dönemlerinde önlemler almak yerine sermayedarların kârını artırmak için adım attığı belirtilen açıklamada "99 depremi sonrası geçici olarak alınmaya başlatılan deprem vergisi kalıcı hale geldi, bu vergilerle sağlıklı yapılar yapılmak yerine duble yollar yapıldı, hatta en zor zamanlarda kullanılması gereken ihtiyaç akçesi bile yaratılan bütçe açığını kapatmaya harcandı. 2011 Van Depremi sonrası 2012 yılında yasalaşan 6306 sayılı 'Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun' ile rant alanları yüksek bölgelere üst gelir grubu için rezidanslar yapıldı" denildi.

'BÜYÜK ŞİRKETLERİN KAZANMASI ODAKLI PLANLAR HAZIRLANDI'

AKP'li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın, 2012 yılında başbakan olduğu dönemde söylediği “Bedeli ne olursa olsun kentsel dönüşümü yapacağız. Türkiye'nin yüzde 66'sı deprem riski altındaki alanlarda yaşıyor. Nüfusumuza baktığımızda da yüzde 71 nüfusumuz deprem riski altındaki alanlarda ikamet ediyor" sözleri hatırlatılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Türkiye Afet Risk Azaltma Planı' hazırlamaktan ziyade amacı dayanıklı yapı stoğu oluşturmaktan ziyade büyük inşaat şirketlerinin kazanmasına odaklı 'Kentsel Dönüşüm Eylem Planı' hazırlandı. Kentsel dönüşüm uygulamalarına İstanbul’da baktığımızda ise 2012 yılında, dönemin İstanbul Büyükşehir Belediyesi yönetimince hazırlanan 'İstanbul İlçe Bazlı Toplam Risk Dağılımı' raporuna göre deprem esnasında en çok can ve mal kaybının yaşanacağı ilk üç ilçe sırasıyla Fatih, Bahçelievler ve Avcılar olmasına rağmen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın 2018’deki son ulaşılabilen verilerine göre 'afet riskli alan' ilan edilen alanlar arasında bu üç ilçeden hiçbir bölge yer almadı. Aynı şekilde Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı’nın İstanbul’da deprem açısından riskli tespit ettiği alanlar ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın afet bölgesi ilan ettiği alanlara kesiştirildiğinde Fatih, Bakırköy, Bahçelievler, Küçükçekmece, Avcılar deprem açısından riskli alanlar 6306 sayılı yasa kapsamına alınmamışken; Sarıyer, Gaziosmanpaşa, Maslak, Kadıköy’de bazı bölgeler riskli alan ilan edildi."

'TALEPLERİMİZİ YİNELİYORUZ'

“Türkiye’de ilgili yetkililer risk azaltmaya özgü bir politika ve strateji oluşturma kapsamında neler yapmıştır?”, “Afet anında su kaynakları, arazi kullanımı, sağlık, çevre, eğitim, planlama ve finans konularından sorumlu bakanlıkların eşgüdümünden sorumlu bir organ neden hala kurulmamıştır?”, “Kanal İstanbul’a harcanacak bütçe neden risk altındaki yapıların sağlamlaştırılmasına harcanmamaktadır?” diye sorulan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

"COVID-19 pandemisi dolayısıyla 'Evde Kal' çağırılarının yapıldığı bu zamanlarda tüm yurttaşların olası depremden daha fazla korktuğunu biliyoruz. Bizler Toplumcu Mühendisler ve Mimarlar Meclisi olarak siyasi iktidarlardan ve yerel yönetimlerden her türlü afete karşı dayanaklı kentler oluşturulması için kamuya ait sorumluluklarını yerine getirmeleri gereken taleplerimizi yineliyoruz.

- Toplumsal bir seferberlik ilan edilerek tüm ilgili kesimlerin iş birliği çerçevesinde çözüm yolları aranmalı ve kamu özel ayrımı yapılmaksızın hayata geçirilmelidir.

- Yerel yönetim, merkezi idare, STK’lar, meslek odaları, mahalle temsilcilikleri koordineli çalışmalıdır.

- Acil olarak Afete Yönelik Katılımcı Mekansal Plan, Mekansal Sakınım Planı, Acil Durum Eylem Planı ve Mekansal İyileştirme Planları hazırlanmalıdır.

- Çoklu risk bölgeleri belirlenerek en kırılgan bölgelerden başlayarak acil müdahaleler yapılmalıdır.

- Riskli yapılar mümkünse güçlendirilmeli, güçlendirmeye uygun değilse yeniden yapılmalıdır.

- Boş konutların sayısı ve durumu tespit edilmeli, riskli binalarda yaşayanların dayanıklı olan boş konutlara transferi sağlanmalıdır.

- Alt ve üst geçitlerin, köprülerin ve köprülü kavşaklar gibi ulaşım yapıları depreme dayanıklı hale getirilmeli; altyapı sistemi kontrol edilmelidir.

- Toplanma ve geçici barınma alanları arttırılmalıdır.

- Zincirleme afeti önlemek için enerji hatları ve tehlikeli atık yayma riski olan sanayi alanlarını kontrol altına alacak önlemler alınmalıdır.

Depremde can kaybı kader değil, bizzati iktidarın bilinçli tercihlerinin ve politikalarının sonucudur. Kentlerimizdeki afet kriz yönetiminin olmadığını her anlamdaki afette görmekteyiz. Yoğun yağışlar sonrası yıkılan binaların haberlerine 'doğa olayı' diyen, iş cinayetlerini 'fıtrat”'olarak kabul ettirmeye çalışan, köylerinde heyelandan kaçan yurttaşları dere yatağına inşa edilen afet konutlarına yerleştiren aklın karşısında bilimin, tekniğin toplumun çıkarına kullanılması gerekliliğini bir kez daha görmekteyiz."