Ver başkanlığı al laikliği



07-01-2017 07:46


Metin Çulhaoğlu

Güncel durumları anlamaya çalışırken karşılaştırmalar ve benzerlik arayışlarında eskilere gitmeye gerek bırakmayan yoğunlukta bir dönemden geçiyoruz. 

Örneğin, bugünü anlamaya ve kestirimlerde bulunmaya çalışırken, kim kalkıp “tarihtir, ışık tutar, örüntü sunar” diye gerilere bakar ki? Hele kestirmeden gitme imkânı varken: 1 Haziran 2015 ile 7 Kasım 2015 arasına sıkışan olaylarla, “yenilenecek” seçimler bağlamında halka bir şantaj yapılmıştı; “bakın beni tek başına iktidar yapmazsanız böyle olur” denmişti…

O zaman, günümüzü de böyle okumamız mı gerekir? 

Bu kez de “beni başkan yapmazsanız görüp göreceğiniz budur” mu denmektedir? 

Bizce durum pek böyle değildir. 

***

Haziran-Kasım 2015 aralığında rejim, kendini belirli bir mevziye geriletilmiş görüyordu; her ne pahasına olursa olsun o mevziden ileriye sıçramak zorundaydı ve kontrol de büyük ölçüde kendi elindeydi. 

Bugün rejim kendi açısından Haziran 2015’e göre daha ileri bir mevziye gelmiş olsa bile bazı durumları bıçak sırtında görmektedir ve kontrolü tam elinde tuttuğunu söylemek de mümkün görünmemektedir. Şöyle de denebilir: Haziran-Kasım 2015 aralığında, Haziran’da kaybedileni geri getirmesi beklenen ve bu sonucu sağlayan şiddet ortamının, “başkanlık sistemi” ve referandum söz konusu olduğunda bu kez istenilen sonucu vermeyip ters tepme ihtimali fazladır… 

Bizce rejim bunu görmektedir; görmektedir, ama ne yardan ne serden vazgeçebilecek durumda, bir tür ikilem içindedir. 
Bir yanda, önce yeni bir darbe girişiminden, sonra da yeni bir Gezi patlamasından endişe etmektedir. Böyle bir endişe varsa, baskı ortamına, sokak hâkimiyetine, linç kültürüne, dinci-milliyetçi fanatizmin okşanıp hazır ve diri tutulmasına da ihtiyaç vardır. 

Diğer yanda ise, bıçak sırtında gördüğü ya da tam garantiye almak istediği “evet” sonucu için belirli bir sükûnete, aklıselim gösterilerine, “ölçülülüğe” gerek olduğunun da farkındadır. 

Bizce rejim bugün böyle “ikili” bir durum yaşamaktadır.

Yukarıdaki “birinci yanın” somut göstergelerini sürekli izliyoruz. 

“İkinci yana” ilişkin örnekler ise özellikle Reina katliamı ardından peş peşe gelmiştir. Erdoğan muhtarlara “ne kadar toleranslı” biri olduğunu anlatma gereği duymuştur… Numan Kurtulmuş, “Suriye politikalarının baştan yanlışlarla malul olduğunu” itiraf etmiştir… Yandaş basından “bu kadar da olmamalı” gibi sözler duyulmaktadır… 

Bir örnekten daha söz edeceğiz. 

Ana akım medya, doğrudan sözcüsü olmadığı durumlarda bile rejimin “hissiyatını”, yerine göre kaygılarını yansıtan önemli bir kanaldır. 

Örnekse, Murat Yetkin’in 3 Ocak 2017 tarihli “Türkiye laikliği (yeniden) mi keşfediyor?” başlıklı yazısıdır. Yetkin diyor ki: “Türkiye için laiklik varoluşsal bir sorundur ve ister teselli arıyorsun deyin, ya da demeyin AK Parti bünyesinde de artık ‘Laik devlet, yıkılacak elbet’ sloganının Türkiye gerçeğiyle örtüşmediğini görenler var.” 

(Zaten) Sümeyye Erdoğan Bayraktar 27 Aralık’ta Chicago-ABD’de sekülerizmin İslam’la bağdaşabilirliğini vurgulamıştı… 
(Zaten) Recep Tayyip Erdoğan daha 2011 yılında Arap dünyasına dönerek böyle demişti…

O zaman çok açık yazmak gerekiyor: Murat Yetkin’in kendi özel konumundan, misyonundan, neyi ne için demek zorunda kaldığından bağımsız olarak bunlar bir çizginin dışa yansımalarıdır:

“Ver başkanlığı al laikliği” çizgisi... 

***

“Ver başkanlığı al laikliği” çizgisinin bir aldatmaca olduğunu söylemeye gerek var mı? 

Bu çizgi, az önce sözünü ettiğimiz “ikinci yana” tekabül etmektedir. 

Peki, rejimin “birinci yandan”, yani kendi can suyu olarak diri ve hazır tutulan dinci-milliyetçi fanatizmi sürekli okşama tarzından, baskı-sindirme ortamlarından, sokak hâkimiyeti çabalarından vb. vaz geçmesi mümkün müdür? 

Kesinlikle değildir.

Rejimin kendi “ikilemi” budur. 

En önemlisi: İkilemin ömrü referandumla, AKP iktidarı ve saray rejimiyle sınırlı da değildir. Türkiye, köklü bir dönüşüme kadar, kim gelirse gelsin, ne tür bir rejim olursa olsun hep bu ikilemle yaşayacaktır. 

Bizimse, başkanlığı vermeme bir yana, “al işte” denilen sözde laikliğe de fit olmama, bir “değer” olarak laikliği başka ve daha kapsayıcı bir çerçeveye oturtma gibi bir görevimiz vardır.