Tuz kokarsa…



21-01-2016 08:15


Nurettin Abacıoğlu

Galiba bir şeyin giderek daha da fazla farkına varıyoruz. Bu memlekette çok ciddi bir savaş sürüyor. Her gün insanlar karşılıklı ve ayırımsız olarak ölüyor, öldürülüyor. Oysa ölenlerin hepsi bu ülkenin oğullarıdır…

Eğer bu ülkede, adını nasıl koyarsak koyalım, bir biçimde tırmanan bir savaş varsa, onun yarattığı yıkıcı acıya karşı en etkili insani duruş da, savaşı sonlandıracak bir barış talebi olmalıdır.

Geçtiğimiz günlerde, akademinin bir kesimince kaleme alınan bildiri, en masumane olarak, işte bu fasıldan okunmak durumundadır.

Bildiriyi kaleme alanları saymazsak, içeriğine katılanı da olmuş, katılmayanları, meşrebine uygun olarak, imzalayanına göre, kahir ekseriyeti oluşturmuştur.

İş bununla kalsa, dert edecek bir şey yokken, cumhurun reisi, akademisyenlerin bu çıkışına, çok sert bir tepki vermiş ve hem onları aşağılamış ve hem de soruşturulmalarını istemiştir.

Bu an, zamanın çarkını durdurmuş ve ardından, durumdan vazife çıkaran savcılar ve YÖK Beylerince yönetilen bir süreç başlamıştır. Andan sonra, fikir ve görüş açıklama özgürlüğünün bittiği, savaşın barış talebine galip geldiği, kritik faşizan bir aşamaya geçilmiştir.

Akademisyenleri tutuklama talebiyle gözaltına almalar, Türkiye’den dünyaya yayılan yeni manzaralar oluşturmuştur…

Kuşkusuz, bu ülkenin bir kısım insanına reva görülen bu muamele, ülkenin genel görüntüsü bakımından hiç de hak edilen bir görüntü sayılmamış ve bildiride imzası olmayan, Haziran direnişinin enerjisinden birleşik tutum çıkarmaya çalışan başka bir kısım akademisyen, yazar, çizer, sanatçı, kendi aydın tutumlarına yaraşanı gerçekleştirmiş, imzacı akademisyenlere özgürlük desteği vermiş, barış isteğini yinelemiştir.    

 ***

Denebilir ki, bu savaş değildir; Kürtler bindikleri dalı kesmiş ve ihanet etmiştir. Öyleyse ortada bir isyan hali vardır ve devlet de bu kalkışmayı kontrol altına almaya çalışmaktadır.

Bu gerçeğin resmi tarafı ve bir yarısıdır. Kumaşın yüzü ve düzü varsa, bir de onun tersi olacaktır. Kürtlere göre tutulmayan sözlerin ve siyaseten yok edilmeye çabalanan kimliklerinin meşru müdafaa hattı, şimdi ve yeniden silahtan geçmektedir. Kürt siyasetinin bütün kesimleri, muhtemeldir ki bu tespite mutlak olarak katılmasa bile, silahı elinde tutan kesim, bütün diğer siyasetler üzerinde başat bir nüfuz ve tahakküm de kurmuş vaziyettedir.

Yani olaya bu sade mantıkla bakılırsa, olgu bir kısır döngüdür. Ve 30 yıldır devam eden, kimi kez tırmandırılıp, çoğu kez alçaktan sürdürülen savaş ve silah, yeniden ve şimdi daha derin düşmanlık tohumları ekmekten başka bir şey yaramamakta ve her gün binlere bin katan karşılıklı telefatlar, gerçekte bir karşılığı olmayan hamasi kardeşlik edebiyatına da hiçbir fayda sağlamamaktadır. 

***

Görünen köy kılavuz istememektedir. Kürt meselesinin öznesi ve tarafı olan bütün kesimler, sorunu kapitalist emperyalizmin mekanizmaları ve kurumları dahilinde çözmeye eğilimli ve isteklidir. Dolayısıyla öteden beri yanlış kullanılan bir kavram ortada salınıp durmaktadır. Var olan olgu, bir çözüm süreci değil, aşikâr bir çözümsüzlük süreci durumundadır.

Çözümsüzlük daha da sert pratikleri zorunlu kılmaktadır. Bir yandan savaş travması memleketi kasıp kavururken, sokaktaki insanlar, sadece bir savaşın farkında olmaktan, çoktan başka bir noktaya evrilmiştir. Rahat rahat konuşulduğuna bakılırsa, halkı bekleyen yeni durum, anakentlerin göbeğinde gerçekleşme ihtimali artan, kanlı bir hesaplaşma kertesine varmıştır. Bu kâbus galebe çalarsa, Kürt ve Türk’ün birbirini boğazlama noktasına gelmeyeceğini de hiç kimse garanti edecek düzeyde değildir.

***

Halk sınıflarının esas görüntüsü örgütsüz ve kılavuzsuz olmalarıdır. Muhtemeldir ki, farkında bile olunmayan bir sınıfsal kimlik yıkımı da yaşanmaktadır. İkisinin bileşkesi, güncel dağınıklık ve çaresizliğin temel nedenidir.

Aşılması zor mudur; zorsa veya değilse “ne yapmalı” sorunsalı nasıl çözülecektir? Bakıldığında, bir siyasi öncülük gereksinimi had düzeydedir. Bu öncülüğü, Haziran Direnişinin içinde kendiliğinden şekillenen, ne ki o dönemde üstü örtük görüntüsüyle kendini dışa vuramayan gerçek bir halk cephesiyle aşmak gerekmektedir.

Bu cephenin asgari programatik yaklaşımı, cumhuriyeti laik ve aydınlanmacı tabanına yeniden kavuşturan ve bu kez, süreci ilerici bir hareket kılarak, toplumsal kurtuluş vaaz eden bir sınıf siyasana kapı açmak olmalıdır.

Kısacası ne cumhuriyetin yeniden kurgulanması ve ne de Kürt meselesinde çözüm süreci, burjuva siyasetine içerden ve dışarıdan teslim edilmemeli, makûs talihi yenecek temelli bir sınıfsal dinamik inşa edilmelidir.

Öyleyse halk sınıfları, kendi sınıfını ve kimliğini bilince çıkarmak ve stepne olmaktan kurtulurken, iktidarı ele alacak gerçek bir siyasal ve sosyal güce dönüşmek durumundadır.

Oysa emekçi kesimlerde sınıf kimliği hayli cılız ve asimile olmuş vaziyettedir. Buna karşın sermaye, tüm siyasal ve ideolojik kimliğiyle dimdik ayakta yer almakta ve sahici bir sınıf yapısıyla zaman ve mekânda egemenlik ve tahakkümünü kalıcı kılmaktadır. Bu bakımdan kılıktan kılığa bir çeşitlilik de gösterebilmektedir. Sınıf tahakkümünü sürdürmek adına, kimi kez dinci, kimi kez ulusalcı ya da etnisite temelli mikro milliyetçi ve bunların bütününde de, sınıfsal çıkarı gerektirdiğinde, bir gericilik aygıtı kurgulayıcısı veya payandası ve manipülatörü olabilmektedir.

Sermayenin verili durumdan, yani kendi hal ve gidişatından manzara olarak sıkıntısı olsa bile, kazanç ve kâr kapısı olan iktisadi istikrar bağlamında, ne savaşa karşı sesi çıkmakta ne de barışa dair bir soluk verebilmektedir.

Öyleyse adres her zaman olduğu üzere bellidir. Ya sol birbirinin üstünü çizmeyi bir kenara koyacak ve Haziran Direnişini adam gibi ayağa kaldıracaktır; ya da toplumsal algıdan sürgün edilmenin yasını, gözlerden ırak, kendi kendine tutacaktır.

nuriabaci@gmail.com