Türkiye'nin yenilmesi Türkiye'nin çıkarınadır!

"İşçilerin vatanı yoktur. Sahip olmadıkları bir şeyi onlardan almak mümkün değildir. Proletarya öncelikle siyasal egemenliğini ele geçirmek, kendisini ulusal sınıf konumuna yükseltmek, bizzat kendisini ulusal sınıf olarak kurmak zorunda olduğu sürece, hiçbir şekilde burjuva anlamıyla olmamak üzere, henüz kendisi de ulusaldır."* 

Erkin Özalp'in Almanca aslından yaptığı Komünist Parti Manifestosu çevirisindeki bu sihirli satırlar on yıllardır çok tartışıldı. 

Bazıları bu paragraftaki birinci cümleye takılır ve daha sonrasını okuma zahmetine dahi girmez: İşçilerin vatanı yoktur!

Oysa, işçi sınıfı mücadelesinde ulus-ülke ölçekli siyasetin ne büyük bir önemi olduğu bundan daha iyi nasıl anlatılabilir...

İşçi sınıfı mücadelesi, ulus-ülke ölçeğinde, siyasi mücadelenin aktörüdür. Birinci görevi de, ülkesindeki siyasal egemenliği ele geçirmek ve kendisini ulusa yön veren sınıf konumuna yükseltmektir. 

Siyaseti kabaca ve kısaca, ülke kaynaklarının hangi yönde kullanılacağı, seferber edileceği konusunda söz söylemek, bu konuda pozisyon almak olarak tanımlayalım. Bu tanımdan sonra devreye sınıflar giriyor. Eğer sınıf ve sömürü temelli bir dünya görüşünüz varsa, ister istemez siyasetin alanını da buna göre tanımlamanız gerekir. 

Yani kararlar, hangi sınıfın çıkarlarına uygun şekilde alınacak? 

Birkaç adım daha ileri gidelim:

Siyasi kararlarınız hangi sınıfın çıkarlarından yanadır? 

Sınıfınızın çıkarlarını toplumun bütününün çıkarları haline getirebilecek misiniz?

Sınıfınızı, ulusal sınıf konumuna yükseltebilecek misiniz?

Tarih, işçi sınıfını temsil eden/ettiğini iddia eden partileri işte bu sorularla sınar...

Bu sorulara yanıtlar vermek her zaman çok kolay değildir. Tarih, karar vermenin kolay olabileceğini düşündüğümüz anlarda bile yanlış adım atılmış örneklerle doludur. 

İkisini not edelim: 

- 1970'lerin sonlarından itibaren neo-liberal politikalara geçiş yapan burjuvazinin önemli politikalarından biri özelleştirmeydi. Şimdiden bakıldığında, hangi sınıfın çıkarına olduğu çok açıkça görülebilen bu politikaya karşı Avrupa'da işçi sınıfını temsil iddiasında olan birçok parti açıkça tavır alamadı. 

- İkinci örnek daha karmaşık bir tarihsel süreçten... 1900'lerin başlarından itibaren Avrupa'da esen savaş rüzgarlarına, o dönemin sosyalist/işçi sınıfını temsil etme iddiasında olan partileri yenik düştü. "Devrime Doğru" adlı kitapta Alexander Rabinowitch bakın bu durumu nasıl anlatıyor: 

"Britanya, Fransa, Almanya ve Avusturya-Macaristan sosyal-demokrat partileri, uluslararası sosyalizm ilkelerine bağlılıktan vazgeçerek yükselen milliyetçilik ve savaş dalgasına direnemediler ve hükümetlerinin talep ettiği savaş izinlerini hızlıca onaylamaya başladılar. (...) Rus Sosyal Demokratları arasında ise, savaşa karşı olan tutumlarında bir görüş birliği yoktu. Gerçekten de, savaş, Rus sosyalistleri için o kadar bölücü bir konuydu ki, eski dostları en büyük düşmanlar, eski düşmanları da yeni dostlar haline getirerek tüm ilişkileri değiştirdi. (...) Savunmacı (anayurdu savunma düşüncesiyle savaşa destek olma -y.n.) akım, şüphesiz Menşevikler ve Sosyalist Devrimciler arasında, Bolşevikler arasında olduğundan daha yaygındı."* Bu satırlardan Bolşevikler arasında dahi bir kafa karışıklığı olduğunu anlayabiliyoruz...

Ya Lenin?

Neredeyse bir tek Lenin, Rusya'nın yenilgisini istiyordu. Lenin için sınıfın çıkarları, Çar'ın giriştiği savaşta yenilmesini gerektiriyordu. Sınıfın çıkarlarının, ülke çıkarları haline gelebilmesi, sınıfın ulusa yön veren sınıf olması da bu değerlendirmenin bir sonucuydu.

***

Neden bu kadar uzun bir giriş yaptın diye soran olabilir...

Özellikle emperyalizm döneminde, uluslar arasındaki çatışma, altta yatan sınıf dinamiklerini ve buradan yola çıkarak sınıf çıkarlarını dönemsel olarak az görünür hale getirebilir.

İnsanın aklını başından alan rüzgarlar eser... 

Öte yandan, Türkçedeki çok güzel bir deyişle: "Sel gider, kumu kalır."

Bugüne dönelim...

Sosyalist mücadelede kimseye, hele ki halka küsülmez...

Bolşeviklerin dahi kafasını karıştıran savunmacı tutum, geniş toplumsal kesimlerin kafasını elbette karıştırabilir.

Ne mi olur?

"'Kürt bölücülere' karşı Türkiye'nin savunulması" gereklidir denir...

1914'ün Avrupa'daki sosyalist partilerinin benzerleri türer. "Hükümetimize savaş iznini verelim" diye ortalıkta dolanır. Ulusun çıkarlarını sınıfın çıkarlarının üzerine koyanlar, bunu bir de ülke çıkarı diye yutturmaya kalkışır.  

Tekrar söyleyelim: Sel gider kumu kalır...

Nasıl 1914 yazında Lenin, varını yoğunu Çar'ın bölge ve dünya politikasında yenilmesine adadıysa, bugün de durum aynıdır.

Sosyalistlerin varını yoğunu yatırması gereken şey Erdoğan'ın bölge ve dünya politikasında yenilmesidir. "Amerikan topu tüfeğiyle bile mi olsa?" denmemelidir. Bu sorunun, güncel ve gerçek bir karşılığı bulunmamaktadır.

Amerikan topu ve tüfeğinin Erdoğan'a alternatifi ikinci bir Erdoğan'dır. IŞİD'e alternatifi ikinci bir IŞİD'dir. Emperyalizm bölgede gericiliğe muhtaçtır. 

AKP Türkiyesi'nin giriştiği savaş, bölge halklarının bir arada kardeşçe yaşamasının önündeki en büyük engeldir. 

Bölgedeki halkların çıkarına değildir, ülkemizin çıkarına değildir. 

Bu politikanın sürmesi, yeni nefret, savaş ve gericilik tohumlarının atılması anlamına gelecektir. 

Tam da bu nedenle, AKP'nin politikalarına karşı tutumda ısrar, yarın karşılaşılacak daha büyük yıkımların sorumluluğunun da AKP'yle özdeşleştirilmesinin kapısını aralar. 

Ancak bu tutum ve bu tutumun sahipleri, kendilerini yalnız söylemsel bir ifadeyle sınırlı tuttuğunda, sınıf içinde ve toplumsal alanda örgütlenme ve büyüme perspektifine sahip olmadığında gerçek bir özne haline gelmeyi başaramaz. Sel gider, kum kalır belki ama o kumdan bir yapı inşa etmek mümkün olmayacaktır.

***

Bitirelim...

AKP'nin, devlet politikası haline getirdiği bölgesel adımları, sınıfın çıkarlarının tam karşısındadır. Bu politikalar, savaş, nefret, kan, gözyaşı ve giderek, ülke ve bölge halkları arasında düşmanlaşmaya neden olan, bu anlamıyla bölücü politikalardır. Ve yine bu anlamıyla ülke çıkarlarını da temsil etmemektedir. 

Güncel olarak, işçi sınıfını ulusa yön veren sınıf haline getirmek de bu tutumun ısrarla ancak örgütlenerek sürdürülmesiyle mümkündür. 

 

* Daktylos Yayınevi için sevgili G. Doğan Görsev'le birlikte yaptığımız Manifesto çevirisi çalışmasında "kendisini ulusal sınıf konumuna yükseltmek" ifadesi yerine şunu tercih etmiştik: "ulusa yön veren sınıf konumuna yükselmek." Zira Manifesto'nun ilk baskılarındaki "Nationale Klasse" (ulusal sınıf) kavramı, 1890 Almanca baskıda "führende Klasse der Nation" (ulusa yön veren sınıf) kavramı ile değiştirildi. Biz de çeviride bu kavramı kullandık. 

 

* Rabinowitch, Alexander, Devrime Doğru, Yordam Kitap, 2014, sf. 18-19.