Türkiye siyasetindeki boşluk



24-03-2015 08:37


Erkin Özalp

“Hakça bir düzen olacaktır bu... Kimse kimseden insanca yaşama hakkını esirgeyemeyecektir bu düzende; insan insanı, yabancılar vatanı sömüremeyecektir.

“Herkes özgür olacaktır bu düzende. Özgürlük, eğitimdeki, gelirdeki dengesizliklerin sınırlamasından kurtulacaktır.

“Toplum yararı kişisel çıkarlardan önde gözetilecektir bu düzende, fakat toplum yararı gerekçesiyle de olsa kimsenin kişiliğini serbestçe geliştirmesi engellenemeyecektir.

“Halkın üstünde egemenlik olmayacaktır bu düzende. Devlete de servete de kul olmayacaktır hiç kimse...” (http://goo.gl/gwpDPn)

Bu satırlar, CHP’nin 1973 yılındaki “Ak Günlere” başlıklı seçim bildirgesinin sunuş bölümünden. Bu tür sözlerle halkta umut yaratan Bülent Ecevit liderliğindeki CHP, o yıl düzenlenen seçimlerde yüzde 33,3 oranında oy alarak birinci parti olmuş ve Milli Selamet Partisi’yle (MSP) koalisyon hükümeti kurmuştu. 

Siyasetin bazı basit kuralları var. 

İktidar alternatifi olabilmek için, daha iyi bir gelecek umudu yaratabilmek gerekiyor. 

Sadece sözle yaratılamaz tabii ki, bu umut...

Ama örneğin, Türkiye İşçi Partisi (TİP), 1965 yılı genel seçimlerinde yüzde 3’lük bir oy oranına ulaşmasını, biraz da, “köylüye toprak, herkese iş” vaat etmesine borçluydu. 

TİP, iktidara gelemedi. Ne var ki, Venezüella’da Chavez ya da Yunanistan’da Syriza, daha iyi bir gelecek umudu yaratabilmeleri sayesinde iktidara gelebildi. Bugünlerde Podemos’un İspanya’da yapmaya çalıştığı şey de bu... (Elbette, Chavez başkaydı, Syriza ve Podemos bambaşka.)

Günümüzün Türkiye’sine dönersek, karşımıza çıkan gerçeklik şu: Hiçbir siyasal özne, “AKP’yi zayıflatmak”ın ötesine geçen bir umut yaratmıyor/yaratamıyor.

Birleşik Haziran Hareketi, uyandırdığı ilgiyi, biraz da bu boşluğa borçluydu. Somut ve inandırıcı hedefler gösterdiğinden değil, gösterme olasılığının bulunduğu düşünüldüğünden! 

Açıkçası, “BHH’nin doğar doğmaz seçim gündemiyle karşılaşması şanssızlık oldu” türü değerlendirmelere katılamıyorum...

Bu hareketin kurulmasını sağlayan 30 Ağustos 2014 ve 21 Eylül 2014 tarihli ODTÜ Vişnelik Tesisleri toplantıları yapılırken, seçim tarihi biliniyordu. Ben dâhil 36 sosyalistin imzasını taşıyan ve somut öneriler sunarak bu hareketi seçim politikalarını belirlemeye çağıran bir metin 15 Ekim’de kamuoyuna duyurulmuştu (http://goo.gl/3hujJj). 

BHH, ittifak çağrılarının muhatabı olmadan çok önce (örneğin 27-28 Aralık’taki Türkiye Meclisi toplantılarında) kendi seçim platformunu ilan edebilseydi, ittifak tartışmaları da farklı bir şekilde yürütülebilirdi. “Önümüzdeki seçimlere şu talepleri ve şu ilkeleri merkeze yerleştirerek gireceğiz; bağımsız adaylar da gösterebiliriz, talep ve ilkelerimizi benimseyen ve bunları seçim çalışmalarının merkezine yerleştirmeyi kabul edecek olan güçlerle merkezî ya da yerel ittifaklar da kurabiliriz” diyen bir BHH, hem bağımsızlığını koruyabilir hem de Türkiye siyasetindeki ağırlığını artırabilirdi.

BHH, “en azından şimdilik, herhangi bir şey yap(a)mıyoruz” demiş oldu. 

Bunu dediği için de, pek doğal olarak, dışarıdan gelen eleştirilerin hedefi olmanın ötesinde, ciddi iç tartışmalar yaşıyor.

Bana kalırsa, bu tartışmalar yürütülürken, seçimlerden sonra Türkiye siyasetindeki boşluğu solun doldurması hedefinin gözetilmesinde yarar var. Özellikle de, düpedüz hakarete varan suçlamalar yöneltmeden önce...

Herhalde, Türkiye’nin gündeminde, “sosyalizme steril geçiş” bulunmuyordur. 

Evet, işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin, yani halkın çoğunluğunun çıkarlarını merkeze yerleştiren bir siyasal mücadele programına ihtiyacımız var. Ama herhalde, Türkiye’deki toplumsal ve siyasal muhalefet dinamiklerini yok sayma şansımız da bulunmuyor... Evet, halkın çoğunluğunun çıkarlarını merkeze yerleştirmeye, bu dinamikleri buluşturabilmek ya da en azından birbirlerine karşı kullanılmalarını engelleyebilmek için ihtiyacımız var. Ama herhalde, sırf biz halkın çoğunluğunun çıkarlarını merkeze koyduğumuzu söyledik diye, ülkedeki tüm muhalefet dinamikleri bize tabi olmayacaktır...

Hele, kendilerini cumhuriyetçi sayan kesimlere topluca “milliyetçi” damgasını vurarak ya da Kürt siyasal hareketini topluca “gerici ve emperyalizmin işbirlikçisi” ilan ederek sola iktidar yolunu açma şansımız hiç olamaz. 

Dolayısıyla, önümüzdeki seçimlerin tek konusu Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin geleceğiyken ve BHH somut bir seçim politikası belirle(ye)memişken, CHP’ye ya da HDP’ye oy vermeyi düşünen ve bunu savunan sosyalistleri mahkum etmek de, sosyalizm mücadelesine çok şey kazandırmayacaktır.

7 Haziran seçimleri, büyük olasılıkla, AKP’yi oy kaybına ve AKP ile Tayyip Erdoğan’ı meşruiyet kaybına uğratacak. Bunun da katkısıyla, cumhurbaşkanı-hükümet gerilimleri büyük olasılıkla devam edecek. Ama ne düzen partileri (kısa vadede) toplumun görece geniş kesimlerinde daha iyi bir gelecek umudu yaratabilecek durumda ne de Kürt siyasal hareketinin bunu başarması mümkün. 

Bir başka deyişle, Türkiye’nin geleceğinin belirsizleşeceği, AKP iktidarları döneminin yarattığı tahribatın ne şekilde giderilebileceğinin tartışılacağı ve farklı siyasal programların, farklı siyaset tarzlarının güç kazanma şansının artacağı bir döneme girebiliriz. 

Böylesi bir dönemin hakkını verebilecek durumda mıyız?