TTB’nin üç onur davası ve bugün...



21-10-2016 08:00


Hande Arpat

Sadece hekimlik meslek etiği ve sorunlarının değil; emek, barış, demokrasi ve insan hakları mücadelelerinde kendi özgün yaratısı olan “hekimce tutum”un kalesi Türk Tabipleri Birliği tarihinde üç kez yargılandı.

İlk dava Kasım 1985’te Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi’ne açılmıştı. Bu davanın gerekçesi; dönemin Merkez Konseyinin idam cezasının kaldırılmasını istemesi idi. 13 Aralık 1980 günü 17 yaşındaki Erdal Eren’in idamıyla başlayan idamlar 25 Ekim 1984’te Hıdır Aslan’ın idam edilmesiyle son bulmuş; toplamda elli kişi, elli can, elli insan idam yoluyla katledilmişti. O dönem hekimler, idam sürecinde “idam edilmeye uygundur” şeklinde bir değerlendirme yapmakla görevlendiriliyorlardı. Dönemin TTB Merkez Konseyi Başkanı Dr. Nusret Fişek, Cumhurbaşkanı ve Milletvekillerine mektuplar gönderilerek TTB’nin idam cezasına karşı çıkma gerekçelerini anlattı. İdam cezasına iki nedenle karşı çıkılıyordu; ilki, hekimlik mesleğinin en temel kuralının insanları yaşatmak oluşu ve bu nedenle de hayatı sona erdirecek her eyleme karşı olunduğu idi. İkinci gerekçe, Dünya Tabipler Birliği’nin 1981 yılında hekimlerin ölüm cezasının uygulanmasında görev almalarının meslek ahlakına aykırı olduğu yönündeki bildiriyi kabul etmiş olmasıydı. TTB yargılandı; davanın sonucunda, TTB’nin idam karşıtı tavır almasının ve Cumhurbaşkanı ve Milletvekillerine mektup göndermesinin TTB’nin amaçlarına aykırı olmadığına karar verildi. Bundan tam 19 yıl sonra, 2004 yılında idam cezası kaldırıldı.

İkinci dava Aralık 2000’deki açlık grevlerinde toplumu bilgilendirdiği ve Hayata Dönüş Operasyonuna karşı çıktığı için yine TTB Merkez Konseyine dava açıldı. TTB, açlık grevleri öncesinde F Tipi cezaevleri ile ilgili toplumu bilgilendirmiş ve 19 Aralık 2000’de 22 kişinin ve takip eden günlerde toplamda 32 insanın katledildiği Hayata Dönüş Operasyonuna karşı bir basın açıklaması yapmıştı. Açlık grevleri boyunca istenmeyen olumsuz sonuçların doğmaması için TTB’li hekimler ellerinden geleni yapmışlar, bağımsız heyetleri ile açlık grevindeki tutsakları muayene edip takiplerini yapmış ve onları bilgilendirmişlerdi. Dönemin Dr. Füsun Sayek başkanlığındaki TTB yöneticileri açılan davaya karşı “Türk Tabipleri Birliği yöneticileri insan yaşamından daha değerli neyin olduğu sorusuyla yakından ilgilidir” demişlerdi. Bu dava 15. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından reddedilmiş ve ceza soruşturması da takipsizlik ile sonuçlanmıştı.

Bu üçüncü dava Haziran Direnişinde “hukuka aykırı yetkisiz ve kontrolsüz, revir adı altında sağlık hizmet birimler oluşturarak amaçları dışında faaliyet gösterdikleri” gerekçesiyle Ankara Tabip Odası Yönetim Kurulu ve Onur Kurulunun görevlerine son verilmesi talebi ile açıldı. Dünya Tabipler Birliği Genel Sekreteri Otmar Kloiber davayla ilgili İleri Haber’e verdiği demeçte “İlk duyduğumuzda şaka zannettik” diyordu. Bu dava da beraat ile sonuçlandı.

Şimdi yeni yargı süreçleri yolda. İdam cezasına karşı çıkmak, Hayata Dönüş Operasyonuna karşı çıkmak, ihtiyacı olan herkese gönüllü sağlık hizmeti sunmaktan sonra şimdiki dava konumuz savaşa karşı barışı, ölüme karşı yaşamı ve yaşatmayı savunmak... İstanbul Tabip Odası Başkanımız Prof. Dr. Selçuk Erez “barış istemekle, barışı savunmakla” suçlanıyor.

TTB’nin gazetesi Tıp Dünyası’nda yazmıştık; “...evet ülkemiz yangın yeri, sağlık ortamı keza farksız; ancak bizler, nice katliam günlerinde, darbelerde, afetlerde bayrağını hiç yere indirmemiş bir meslek örgütünün mensupları ve yöneticileriyiz. Bizler ayrıca, eğitimi ömür boyu süren “TTB Okulu”nun devamsızlığı olmayan öğrencileriyiz. Türk Tabipleri Birliği hiç bir zaman vazgeçmedi, umutsuzluğa kapılmadı, köşesine çekilmedi; asla da vazgeçmeyeceğiz. Gerek sağlık emek ortamımızın iyilik hali, gerekse ülkemiz genelindeki emek, demokrasi ve barış mücadelesi için her gün daha da güçlenerek yolumuza devam edeceğiz.”

Kararımız, irademiz, inadımız yeni değil, oldukça köklü; 85’te, 2000’de, 2013’te ne kadar haklıysak bugün de barış inadımızda, yaşam hakkı savunumuzda o kadar haklıyız ve haklı kalacağız.

Niyetimiz ciddi; bu karanlığa kurban verecek emek, barış ve demokrasi savunucusu tek bir insanımız dahi yok. Kan siyasetine karşı duran, işçi cinayetlerine baş kaldıran, çevre sağlığını önceleyen, toplu mezarları ifşa eden, bodrumlardan çocuk kemikleri çıkaran, yaralılara ambulans götüren, emek mücadelesi veren, kadın bedenine dil uzatanları susturan, çocuk tecavüzcüleri ile kavga eden, gericiliği def eden, sağlığımızı satılığa çıkaranlarla mücadele eden tek bir arkadaşımızı dahi vermeyeceğiz.

Davetimiz açık; “emek, demokrasi ve barış mücadelesi için her gün daha da güçlenerek yolumuza devam edeceğiz”. İştirakınızı bekleriz.