Toplumsalın doğası, mücadelenin aygıtı



27-09-2017 07:03


Can Soyer

Geçen haftaki yazıda Türkiye’de siyasal bağlanma ile toplumsal bağlanma arasındaki açının büyüdüğünü ve mücadele konusunda tutukluk göstermeyen geniş kitlelerin mevcut örgütsel yapı veya öbeklerle organik ilişkiler kurmakta isteksizlik gösterdiğini belirtmiştik. Yine aynı yazıda, bu tutumun nedenleri arasında günümüzdeki toplumsal hareketliliğin ihtiyaçlarını karşılayacak bir örgütlülük tarzının yaratılamamış, diğer bir deyişle “mücadele aygıtı”nın inşa edilememiş olmasını işaret etmiş ve bu konuyu tartışmak için şu saptamanın anlamlı bir başlangıç noktası olabileceğini ileri sürmüştük: 

“Toplumsal hareketin ve devrimci yükselişin partiden başlayacağı, partinin bünyesinden doğacağı, buradan nüfusun farklı kesimlerine yayılacağı ve doğrusal biçimde büyüyeceği beklentisini; kısacası ‘partiden hareket yaratma’ efsanesini, bu efsaneyi yaratan çarpık öncülük mistisizmi ile birlikte rafa kaldırmak...”

Haliyle, bu başlangıcın ardından tartışmanın sürdürülmesi, mümkünse kimi ilk (veya ara) sonuçlara ulaşılması beklenecektir. Ancak, okuru hayal kırıklığına uğratmak pahasına da olsa, bu yazıda da derli toplu sonuçlara varmaya uğraşmak yerine, tartışmanın zeminine birkaç taş daha koymaya çalışacağız.

***

E. M. Wood Batı marksizminin (ve ardından Yeni Sol’un) 60’larla birlikte içine girdiği yönelimi iki izlek etrafında toplayabileceğimizi söylüyor: İdeolojiler alanı ile ideolojik mücadelenin özerkliği ve işçi sınıfı hareketinin yokluğunda aydınların rolüne aşırı vurgu. Wood’a göre, bir tür “düşünsel ikamecilik” anlamına gelen bu yönelimle birlikte, sosyalistler, kendilerini toplumsal bir hareketin öncüsü olarak görmekten çıkıp hareketin bizzat kendisi olarak algılamaya başlamıştır. Sonuçta, maddi bir güç olarak emekçi kitlelerin sosyalizm mücadelesindeki yeri ve ağırlığı, retorik olarak yerini korusa bile, fiiliyatta sosyalist düşüncenin taşıyıcı kadrolarının varlığı ve etkinliği ile ikame edilmiştir.

İşin ilginç yanı, Batı marksizmine rengini veren bu yönelimin etkisinin tahmin edilenden daha güçlü olmasıdır. Öyle ki, hem siyasal hem teorik açılardan bu yönelimle taban tabana zıt konumda yer alanlar bile Wood’un özetlediği iki izleği içselleştirmiştir. Kendi pratiğini ideolojik mücadelenin önceliklendirildiği bir tarzla tanımlayan ve öncülük nosyonunu emekçi sınıfların toplumsal hareketliliğini gereksizleştirecek ölçüde istismar ederek yorumlayan bu anlayış, Batı marksizminin genel çizgisiyle esasta uyumludur.

Dolayısıyla, romantik tatmini, iradeyi bilemesi, uzun vadeli mücadele sürecinde devrimci kararlılığı yeniden üretmesi gibi işlevleri bir yana, ideolojik mücadelenin altını sürekli çizen ve kitlesizliği/sınıfsızlığı öncülüğün doğal sonucu gibi cilalayan yaklaşım, Batı marksizminden Yeni Sol’a açılan kapının ta kendisidir.

***

Bir “mücadele aygıtı” dendiğinde bunun birden fazla biçimi ve türü olduğunu, farklı işlev ve hedeflerle donatılmış aygıtların aynı anda işe koşulabileceğini gözden kaçırmamak gerekir. Ancak her durumda, toplumsal hareketliliğin özgül doğası ve aygıtın bununla ilişkisi dikkate alınmalıdır.

Toplumsal hareketliliğin özgül doğası dendiğinde akla gelen ilk şey, kitlesel hareketlerin süreksizliğidir. Diğer bir deyişle, halk kitlelerinin kendiliğinden başkaldırısı kural olarak kısa süreli ve kesintilidir. Kitleler başkaldırı uğrakları arasındaki mesafeyi bilinçle kat etmez. Bir sonraki başkaldırı anı gelip çattığında bunun bir öncekiyle bağları oldukça zayıftır.

Egemen sınıfların en büyük avantajı da bu süreksizliktir zaten. Ancak aynı süreksizlik, bir “mücadele aygıtı”na duyulan ihtiyacın da ifadesidir. 

Bu yaklaşım iki yöne de uzanma kabiliyetine sahiptir. Yani bir yandan durağan dönemlerde, bir yandan da başkaldırı anlarında aygıtın rolüne işaret etmektedir.

Demek ki, bir “mücadele aygıtı”, başkaldırı anlarının olduğu kadar, süreksizlik dönemlerinin de ihtiyaçlarını karşılamalıdır. Kitlelerin harekete geçtiği, başkaldırı anının geldiği uğrakta geniş emekçi kesimlerle birlikte devinmeyen, onlarla organik ve kalıcı bağlar yaratamayan bir aygıtın ise, kesinti dönemlerinde hareketin “bilincini” taşıması mümkün değildir. 

Hareketin, başkaldırı anının bilgisini ele geçiremeyen, dolayısıyla kesinti dönemlerinde taşıyacak bir bilinci edinemeyen sosyalist hareketin ha bire kendini, kendi bilincini, hatta “kendinde bilincini” taşımaya ve aktarmaya çalışması kaçınılmazdır.

Türkiye’de sosyalist hareket içinde hayli yaygın olan öncülüğün pedagojik bir öğretme/belletme faaliyeti biçiminde kavranmasının altında da bu kaçınılmazlık yatmaktadır. Ancak, bu yaklaşımın altını da birazcık kazıdığımızda, yine tatsız bir figürle, Kaustky’le (hatta Bernstein’la) burun buruna geliriz. Zira öncü parti/aygıt ile işçi ve emekçi kitleler arasındaki ilişkinin bir pedagoji olarak anlaşılması, sosyalizmin artan bilinçlenme ve kültürlenme ile geleceğini düşünmenin doğal sonucudur. Oysa Rosa Luxemburg’un ifadesiyle söylersek, sosyalizm, birbirine bitiştirilen ilerleme uğraklarının değil, süreçteki ani ve radikal bir kopmanın ürünüdür. 

Bir aygıt, bu kopuş anını saptama ve harekete geçme ayrıcalığına sahip olduğu için vazgeçilmez önemdedir. Ancak bir aygıt, sadece final sahnesi geldiğinde değil, o ana kadar verilen bütün mücadelede işe yarar olmalıdır. Sadece kopuş anını bekleyen, süreci kopuş anına kadar ilerletmeyen, iteklemeyen bir aygıtın o son adımı atması hayli iyimser bir beklentidir.

***

Bu tartışmanın hala açılmamış başlıkları olduğu muhakkak. Şimdilik yalnızca “zemin temizliği” için niyetlenmiş durumdayız. Zira, daha önce de belirttiğimiz gibi, Türkiye’de sosyalist hareketin aygıt konusundaki sıkışmışlığı asıl olarak siyasal açmazlarının sonucudur. 

Konunun hızla “model” başlığına sevk edilmesi tartışmaya kısa devre yaptırmaktan başka bir anlama gelmeyecektir. Çünkü tartışmanın zemini esasen siyasaldır ve konusu devrimcileşmedir. Siyasal açmazların çözümü için devrimci bir yaklaşım geliştirilmediği sürece, aygıt sorunlarının devrimci çözümü de hayaldir.

Ve önümüzdeki dönemi devrimci mücadelenin yükseltilmesi çabasıyla geçirecek olanların, öncelikle devrimci olmayan yaklaşımları, bu yaklaşımların beslediği çarpık tarzla birlikte aşması bir zorunluluktur.